İslam toplumlarında bilim ve gelişmesi

İslam toplumlarında bilim ve gelişmesi

İslam Toplumlarında Bilim

İslam Bilimi deyince ne anlaşılmalı?İslam topraklarında bilimsel çalışmalar ne zaman başladı,ne zaman duraklamaya girdi ? İslam topraklarındaki bilime ivme veren nedir ? Kuran mı yoksa eski bilim mi ? Yunan klasiklerinin Arapça’ya çevrilmesinde Hıristiyanların, Süryanilerin ve çeşitli halkların katkıları olmuş mudur? Asiler, Gazali’nin ders notlarını görünce ne dediler de Gazali yeniden 4 yıl medreseye devam etti? Gazali,neyi savundu?

Katip Çelebi,Gazali’nin eseri İhyau Ulum’id-din için

” Eğer bu eser hariç, tüm İslami eserler tahrip olsaydı, İslamiyet yine de bir şey kaybetmezdi. ”derken kim “Gazali’nin tasavvufa dair İhyau Ulum’id-din adlı kitabı yalan hadislerle doludur” demiştir?

Büyük Selçuklu veziri Nizam-ül Mülk’ü öldüren sınıf arkadaşı kimdi? İslam topraklarındaki bilim İspanya’ya ne zaman ve nasıl geçti? İslam topraklarındaki ansiklopedistlerde ve bu arada Erzurumlu İbrahim Hakkı’da ilkel de olsa evrim kuramının izleri olduğunu biliyor musunuz? Erzurumlu İbrahim Hakkı hangi etkiler sonucu bilim dışı görüşleri savunmaya başladı? Ben sizi bir kısımını buraya yazabildiğim soruların yanıtlarıyla yüzyüze getireciğim.

Önce İslam Dünyasındaki Bilgelere ve İlgi Alanlarına Göz Atalım:

Cabir Ibn Hayyan (Geber)Kimya (Kimyanın babası) öl: 803
Al-Asmai Zooloji, Botanik, Animal Husbandry. 740 – 828
Al-Khwarizmi(Algorizm)Matematik,Astronomi,Coğrafya.(Algorithm,Algebra, calculus) 770 – 840
‘Amr ibn Bahr Al-Cahiz,Zoologi, Arap Grameri, Rhetoric,Lexicography
776 – 868
Ibn Ishaq Al-Kindi (Alkindus)Felsefe, Fizik, Optik, Tıp,Matematik, Metalurji.800 – 873
Sabit Ibn Kurra (Thebit)Astronomi, Tıp, Geometri, Anatomi.836 – 901
‘Abbas Ibn Firnas, Mechanics of Flight, Planetarium, Artificial Crystals. öl:888
Ali Ibn Rabban Al-Tabari,Tıp, Matematik, Caligraphy, Literature.838 – 870
Al-Battani (Albategnius),Astronomi, Matematik, Trigonometri.858 – 929
Al-Fargani (Al-Fraganus)Astronomy, Civil Engineering.C. 860
Al-Razi (Rhazes)Tıp, Ophthalmology, Smallpox,Kimya,Astronomi.864 – 930
Al-Farabi (Al-Pharabius),Sosyologi, Logic, Felsefe, Siyaset Bilimi,Muzik.870 – 950
Abul Hasan Ali Al-Mesudi,Geography, History.öl: 957
Al-Sufi (Azophi) Astronomi 903 – 986
Abu Al-Kasim Al-Zahravi (Albucasis),Surgery, Medicine. (Father of Modern Surgery) 936 – 1013
Muhammad Al-Buzcani,Matematik, Astronomi, Geometri,Trigonometri.940 – 997
Ibn Al-Haytam (Alhazen)Fizik, Optik, Matematik.965 – 1040
Al-Mawardi (Alboacen),Siyaset Bilimi, Sosyoloji, Jurisprudence, Ethics.972 – 1058
Abu Reyhan Al-Biruni,Astronomi, Matematik. (Dünyanın Çevresini ölçtü)973-1048
Ibn Sina (Avicenna) Tıp, Felsefe, Matematik, Astronomi.981 – 1037
Al-Zarqali (Arzachel)Astronomi (Usturlabı bulmuştur).1028 – 1087
Omar Al-Hayyam,Matematik, Şiir.1044 – 1123
Al-Gazali (Algazel)Sosyoloji, Teoloji, Felsefe.1058 – 1111
Müslüman Toledo’nun(1085), Korsika ve Malta’nın(1090), Provence ‘in(1050), Sicilya (1091) ve Kudüs (Jerusalem (1099)’ın düşması.Birkaç Haçlı Seferi Müslüman kaynaklarının,yaşamlarının,mülklaerini,kurumlarının ve alt yapısının yüzyıllık bir dönemin üzerinden birinci hasar dalgası.
Abu Bakr Muhammad Ibn Yahya (Ibn Bajjah)Felsefe, Tıp, Matematik, Astronomi,Şiir, Muzik.1106 – 1138
Ibn Zuhr (Avenzoar)Cerrahi, Tıp.1091 – 1161
Al-Idrisi (Dreses)Coğrafya (Dünya Haritası, İlk küre).1099 – 1166
Ibn Tufayl, (AbdubacerFelsefe, Tıp, Şiir.1110 – 1185
Ibn Ruşd (AverroesFelsefe, Law, Tıp, Astronomi, Teoloji.1128 – 1198
Al-Bitruji (Alpetragius)Astronomy öl: 1204
Müslüman kaynaklarının, yaşamlarının, mülklerinin, kurumlarının ve altyapısının yüz on iki yıllık bir sürenin üzerinde ikinci hasar dalgası. Haçlı Seferleri (1217 – 1291) ve Moğol istilaları (1219 – 1329). Haçlılar, Kudüs’ten Müslüman İspanya’nın batısına kadar Akdeniz boyunca etkindi. Müslüman Kordoba’nın (1236), Valencia’nın (1238) ve Seville’nin (1248) Düşüşü. Doğudaki en Müslüman sınırdan, Orta ve Batı Asya, Hindistan, İran ve Arap anavatanına kadar Moğolların hasarı. Bağdat’ın Düşüşü (1258) ve Abbasi Halifeliği’nin sonu. İki milyon Müslüman Bağdat’ta katledildi. Önde gelen Müslüman medeniyet merkezlerindeki başlıca bilimsel kurumlar, laboratuvarlar ve altyapı imha edildi.
Ibn Al-Baitar Eczacılık,Botanik, Öl: 1248
Nasir Al-Din Al-Tusi Astronomi, Öklitçi Olmayan Geometri.1201 – 1274
Celaleddin Rumi Sosyoloji1207 – 1273
Ibn Al-Nafis Damişki, Anatomi1213 – 1288
Al-Fida (Abdulfeda)Astronomi, Coğrafya, Tarih.1273 – 1331
Muhammad Ibn Abdullah (Ibn Battuta)World Traveler. 75,000 mile voyage from Morocco to China and back.1304 – 1369
Ibn Haldun,Sosyoloji, Tarih Felsefesi, Siyaset Bilimi.1332 – 1395

Ulug Bey,Astronomi,1393 – 1449

Müslüman kaynaklarının,yaşamlarının,mülklerinin,kurumlarının ve alt yapısının üçüncü hasar dalgası. İspanya’da Müslüman egemenliğinin sonu'(1492). Granada’da Vivvarrambla halk meydanında bilim, edebiyat,felsefe ve kültür üzerine bir milyon ciltten fazla eser yakıldı. Afrika,Asya ve Amerika’da kolonileşme başladı.

Herhangibr başka yerdeki kıyaslanabilir bir gelişiminden iki yüz yıl önce,Türk bilimadamı Hezarfen Ahmet Çelebi,Galata Kulesi’nden havalanıp Boğaz üzerinden uçtu.Elli yıl sonra,Çelebi ailesinin bir diğer bireyi Logari Hasan Çelebi,ateşleme yakıtı olarak 150 okka( yaklaşık 300 pound) barut kullanarak ilk insanlı roketi gönderdi.

Güney Hindistan’da Misore Sultanı Tipu (1783-1799) dünyanın ilk savaş roketinin mucididir. Srirangapatana’da İngilizler tarafından ele geçirilen roketlerden ikisi,Londra’daki Woolwich topçuluk müzesi’nde sergilenmektedir. Roket motor muhafazası çok gözenekli çelikten yapılmıştır. 50 mm çapında ve 250 mm uzunluğundaki roket,900 metreden 1.5 km’ye kadar menzil performansına sahiptir.

(Dr.A.Zahoor:http://users.erols.com/zenithco/index.html)

İslamın Yükselişi ve Düşünce/ Bilim

İslam’ın yükselişi birden bire oldu. 632 yılında Hz.Muhammed’in ölümünden daha beş yıl geçmeden izleyicilerinin orduları hem Pers ve hem de Roma ordularını kesin bir şekilde yenilgiye uğrattılar. Bundan sonra uzun yıllar, karşılarına hiçbir kuvvet çıkamayacaktı. 8. yy’da İslamiyet, Orta Asya’dan İspanya’ya kadar uzanan geniş bir alanda egemenlik kurdu. Afrika ve Asya’daki Roma sömürgeleri,büyük öneme sahip Küçük Asya’nın(Anadolu) dışında Arapların ellerine geçti. Orta Asya’dan Hindistan içlerine uzanan Pers İmparatorluğu da aynı durumda idi. O zamandan itibaren bu geniş bölgenin büyük bir kısmı ortak bir kültür,ortak bir din ve ortak bir dille,birkaç yüzyıl kadar da ortak bir hükümete ve serbest ticaret koşullarına sahip olacaktı. Daha da uzun bir zaman din ve hac, Fas’tan Çin’e kadar,bilgin ve şairlere serbest geçiş sağladı.

Bu yayılma, kısa vadede, kültür ve bilimi büyük ölçüde etkiledi. O zamanın Arapları, uygarlığın (medeniyetin) yabancısı değillerdi. Kendi kurdukları kentler vardı ve Roma İmparatorluğu’ nun doğu ticaretinin örgütlenmesinde esaslı bir işlev görmüşlerdi.Ayrıca savaşlar ve fetihler, onları yeni halklar ve kültürlerle tanıştırdı. Fetihlerin kolaylığı, Akdeniz’in kentsel uygarlığını yerli halkın rızası ile ele geçirdiklerini gösterir. O tarihlerde halkın çok azı,giderek etkisizleşen bir hizmet karşılığı boyuna ağırlaşan vergiler koymaktan başka bir işe yaramayan imparatorluk yönetimini savunmak yanlısı değildi. Hıristiyanlığın resmi din olması gerçeği,İmparatorluğun Asya ve Afrika bölgelerindeki nüfusun direnmesine yardım edeceği yerde bu direnmeyi engelledi.Çünkü dalalet mezheplerine bağlı olan büyük çoğunluk müslüman Halifeler yönetiminde,ortodoks imparatorlarca yönetilmdikleri zamanlara oranla cezalandırılma tehlikesinden daha uzaktılar.”

İslam güçleri, işgal ettikleri bölgelerde kendi memuriyet gelirlerini sağlama bağladıktan sonra yerel ve kentsel ekonomilere karışmak yanlısı değillerdi. Şam’daki Emevi Halifeliği, tamamen Yunan yönetmenlerce ve Yunanca yönetiliyordu. Buna bağlı olarak İslam’ın kendine özgü bir ekonomik sistemi olmadı.Askeri kumandanın önceleri tam-kan Araplara münhasır olduğu,fakat sonraları Roma’daki gibi herhangi bir becerikli maceracının eline geçtiği son aşamaların klasik kentsel ekonomisinin basit bir şekli idi. Kölelik ortadan kalkmadı; ama köle arzının azlığından,bunlar artık sadece ev içi hizmetlerde kullanılır oldu. Kölelerin sürü halinde olduğu yerlerde kitle isyanları eksik olmadı. Örneğin Basra Körfezindeki güherçile ocaklarında zenci Zanj’ların isyanı Roma devrinin Spartaküsçülerinin isyanı kadar dehşetli oldu. Arazi,serf durumundaki,ağır şekilde vergilendirilmiş reaya tarafından ekilip biçiliyordu. Bunlar da sık sık isyan ettiler. Toplumcu(komünist) Karmatianların böyle bir isyanı yüzyıldan fazla sürdü.

Ticaretin canlanması ile klasik çağlara oranla tüccarların önemi daha bir arttı. Gerçekten de İslamın birliği, Roma İmparatorluğunun sıkıntılarla dolu son yıllarında yitirdiği geniş bölgenin yeniden tek bir yönetim altında ve daha da genişleyerek birleştirilmesine ve ademi merkezileştirilmesine olanak hazırladı,bu da ticareti büyük ölçüde artmasına yolaçtı. Korodoba’dan Buhara’ya dek müslümanlarca fethedilen hiçbir yerde,Roma gibi imparatorluğun kanını emen ve ekonomisini baskı altında tutan bir merkez olmadı. Mekke siyasi,ekonim ya da kültürel değil daima dini merkezdi. Sardece İskenderiye, Antakya ve Şam gibi eski kentler,yaşamlarında yeni bir canlılığa kavuşmakla kalmadılar;her tarafta Kahire,Bağdat ve Kordoba gibi aynı tarzda yeni kentler kuruldu. Bütün bu kentler birbirleriyle sürekli ilişki içindeydiler ve ürünlerinin farklılığı hem ticaretlerinin hem de teknik gelişmelerinin bir dayanağını oluşturdu. Bunlardan başka ,İslam kentleri, Roma İmparatorluğundaki durumun tersine,geriye kalan Doğu dünyasından kopuk değildi. İslam, Asya ve Avrupa biliminin odak noktası olmuştu. Sonuç olarak Yunan ve Roma teknolojisi bakımından oldukça yabancı ve erişilmez bir dizi yeni icat,aynı pota içinde toplanabilidi. Bunlara çelik, ipek, kağıt ve porselen gibi maddeler dahildir. Bu maddeler de 17. ve 18. yy’larda Batının büyük teknik ve bilimsel devrimine yol açacak daha sonraki gelişmelerin temelini oluşturdular.”

(J. Bernal, BilimTarihi, s: 191-192)

Ünlü Bilim Kenti: Bağdat

8. yüzyıl ortasında Dünyanın en ünlü kentlerinin listesine bir şehir daha eklenmişti: Bağdat . İlk Hıristiyan yüzyıllarında Mezopotamya bölgesinin ortası ve güneyi Perslerin elindeydi ve bunların başkenti şimdiki Bağdat’ın yakınlarında olan Ktesiphon’du. Bağdat, Farsça “Tanrıverdi” anlamına gelir.Bağdat, 750 de kuruldu. 1258′ de yıkıldı. Kurucusu, Abbasi halifesi Mansur (Ebu Cafer). Dört yıl süreyle binlerce sanatkar, işçi, mimar, duvarcı, tuğlacı, marangoz, dekoratör, daire şeklinde bir modele göre bu güzel şehri oluşturdular. Şehri kuşatan üç sur vardı: Merkezinde halifenin sarayları ve konakları bulunuyordu. On yıl içinde bu genç başkent, huzurun, bilimin ve estetiğin kaynaştığı bir şehir oldu. Şairlerin anlattığına göre yerler, gül suyuyla yıkanıyordu. Yolların tozu miskti. Her yerden yeşillikler ve çiçekler fışkırıyordu. Kuşların cıvıltısı, huzuru besleyen doğal bir müzik şöleni gibiydi. Flüt sesleriyle hurilerin gümüş sesi birbirine karışıyordu. Bağdat, beşyüz yıl Doğu dünyasının parlayan bir kültür merkezi olarak kaldı.

( Bağdat bilgileri:S. Mahmud,İ.T., s: 112,Ortadoğu s: 18)

“Binbir Gece Masallarını ” okumayan, halife saraylarının ününü duymayan var mıydı?

Bağdat’ ta hafif yapılı kemerler, çöldeki serap gibi iç açıcıydı. Orada sanatçının eli, duvarların ağırlığını hantallığını kaldırmıştı. Şadırvanların suları, beyaz mermer kaplara akar ve insan, akanın su mu, yoksa mermer mi olduğunu anlayamazdı. Tüm duvarlar, tüm tavanlar, acaip nakışlarla cümlelerin çizilmiş ve yazılmış olduğu kabartma bir halı gibiydi. Arap yazısı, Arap nakışları gibi karışıktı, girintili çıtkıntılıdır. Yazıların yanında nakışlar, bilinmeyen bir dilde yazılar gibiydi. Yazılarda tanrı ve Muhammet övülür, halifelerin sarayı göklere çıkarılır ve insanların yaşadığı konutların en güzeli olduğu söylenir.”

Çocuklar İçin Oyuncak Seçimi Nasıl Olmalı?

Çocuğun beş duyusunu uyaran, bedensel, fiziksel ve sosyal gelişimini hızlandıran oyun materyallerinin seçiminde eğitici, güvenli ve yaşa uygun olması önem taşıyor.
Oyuncağın çocuğun zeka gelişimini olumlu etkilediğini söyleyen Memorial Hizmet Hastanesi Psikoloji Bölümü’nden Uz. Psk. Sevda Sevimli Yurtseven, uyaran çeşitliliğinin rolüne dikkat çekti, “Bu nedenle ne kadar çok çeşit ve özellikte oyuncak, gezilen görülen yer ve ne kadar çok insanla iletişim imkanı olursa çocuğun zeka gelişimi de o kadar olumlu etkilenmektedir.2-7 yaş arası simgesel oyunlar başlar, bunlar sanki varmışçasına oynanan oyunlardır. Evcilik oyunu, bir fincandan çay içiyormuş gibi yapılması, bir sopanın kılıç gibi hayal edilmesi bu dönemin başlıca oyunlarıdır.7-8 yaş sonrası kurallı oyunlar başlar, sosyalleşme burada belirginleşmektedir. Çocuk kurallara uymayı, beklemeyi, paylaşmayı, mücadele etmeyi, risk almayı, yani ötekilerle sosyal anlamda ilişki kurmayı deneyimlemektedir. Bunlar aynı zamanda kültürel deneyimlerde olmaktadır. Oyun iklimden, cinsiyetten, kültürden veyaşanılan çağdan etkilenmektedir” diye konuştu.

ÇOCUĞUN YETENEKLERİNİ VE İLGİ ALANLARINI TANIYIN

Özellikle 0-3 yaş arası dönemde çocuğun oyuncaklarını ebeveynlerin seçtiğini, 3 yaşından itibaren çocuk ilgi duyduğu oyuncağı tercih etmeye başladığını kaydeden Yurtseven, çocuklarda sağlıklı oyuncak seçimi hakkında şu bilgileri verdi: “Bu yaştan itibaren çocukların seçtikleri oyuncaklara saygı göstermek gerekmektedir. Çocuğun oynamayı tercih ettiği materyal yetenekleri, ilgi alanları, istekleri hakkında bilgi vermektedir.Çocuğun oyuncak seçimine katkıda bulunmak onun kişilik özelliklerini, zeka ve fiziksel özelliklerini, ilgi alanlarını saptayabilmekle mümkün olmaktadır.

HANGİ OYUNCAKLA OYNADIĞI DEĞİL NASIL OYNADIĞI ÖNEMLİ

Çocuk oynadığı oyuncakla kendini ifade etmektedir. Bu nedenle erkek veya kız oyuncağı gibi bir ayrım yerine çocuğun oyuncağıyla nasıl oynadığı, neleri yansıttığı ve neleri ifade etmeye çalıştığı önemli olmaktadır. Kronik bir şekilde aynı oyuncakla sürekli aynı oyunu oynuyorsa bu durum bir problem olabileceğini işaret etmektedir. Aksi halde çocuklar meraklıdır ve her materyali inceleme fırsatı istemektedir. Dolayısıyla oyuncak alırken cinsiyet ayrımı gözetmemek gerekmektedir. Çocuklar zaten okul öncesinde oyuncak seçimi konusunda farklılaşmaya başlamaktadır.”

KIYAFET SEÇİMLERİNDE ÇOCUĞA ÖRNEK OLUNMALI

Çocuklar 3-4 yaş arası dönemde kendi kendilerine giyinmeyi keşfettiklerini de aktaran Yurtseven, kıyafet seçimlerini de kendileri yapmak istediklerini ancak anne ile bu konuda zaman zaman çatışmalar yaşanabildiğini söyledi. Yurtseven, “Bu tür durumlarda çocuğu üzmeden, yeni becerisinin tadına varabilmesini sağlayarak, seçenekler sunarak rehberlik edilebilinmektedir. Cinsel kimliğin sağlıklı ilerlemesi adına da kıyafet seçimlerinde çocuğa örnek olmakta fayda vardır. Ebeveyni tarafından sürekli karşı cins kıyafetler giydirilen bir çocuğun psikolojisi etkilenebilir. Ancak kıyafetlere bağlı cinsel kimlik ve yönelim hakkında henüz genetik, biyolojik, psikolojik veya hormonal denilen bir sebep tam olarak bilinmemektedir” ifadelerini kullandı.

http://www.aktuelpsikoloji.com/cocuklar-icin-oyuncak-secimi-nasil-yapilmali-15026h.htm

Takıntı Hastalığı DNA’ya Zarar Veriyor

Halk arasında “takıntı” hastalığı olarak bilinen obsesif kompulsif bozukluğunun DNA’ya zarar verdiği ortaya çıktı.

Gaziantep Üniversitesi (GAÜN) Tıp Fakültesi Hastanesi’nde görevli Dr. Demet Alıcı, “Obsesif Kompulsif Bozukluk Hastalarında Oksidatif Metabolizmanın ve Oksidatif DNA Hasarının Değerlendirilmesi” konulu çalışmayla 42 hasta ve 38 sağlıklı insan üzerinde araştırma yaptı.

GAÜN Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyeleri Prof. Dr. Haluk Savaş ve Yrd. Doç. Dr. Feridun Bülbül’ün danışmanlığını yaptığı araştırma sonucunda takıntı hastalarının DNA’sında hasar oluştuğu belirlendi.

Prof. Dr. Savaş, yaklaşık 13 yıldır psikiyatrik hastalıklarla oksidatif stres(vücuttaki kimyasal işlemlerin sonucunda oluşan zehirli atıklar) ilişkisini araştırdıklarını belirtti. Çok sayıda klinik çalışmayla bulguları güçlendirdiklerini kaydeden Savaş, şunları söyledi:

“Çalışmamızda halk arasında takıntı, vesvese ve saplantı hastalığı olarak da bilinen obsesif kompulsif bozuklukta oksidatif stresin insan DNA’sında hasara yol açtığını belirledik. Bunun yanında ilaç kullanan hastalarda bu hasarın daha az olduğunu gördük. Yani bu hastalıklarda ilaç kullanmak hastalığın yol açtığı DNA hasarını engelliyor olabilir. İlaç tedavisi almayan grupta ise DNA hasarı daha yüksekti. Bu durum psikiyatrik hastalıklarda ilaç kullanmanın genetik hasarları engelleyecek katkıları olduğunu gösteriyor olabilir.”

Dünyada bu tür çalışmalar yapan sayılı merkezlerden olduklarını vurgulayan Savaş, “Çalışma, obsesif kompulsif bozukluğunda DNA hasarını gösteren dünyadaki ilk çalışmadır ve bu açıdan çok kıymetlidir” ifadelerini kullandı.

Savaş, çalışmanın, 16-20 Nisan’da Antalya’da düzenlenen ve yaklaşık 30 ülkeden 900 akademisyenin katıldığı 6. Uluslararası Psikofarmakoloji Kongresi’nde “en iyi araştırma” kategorisinde 2’ncilik ödülü aldığını söyledi.

Dr. Alıcı da insan beynine düşen günlük 10 bin düşünceden 2 bin 500’ünün olumsuz olduğunu belirtti.

Obsesif kompulsif hastalarının olumsuz düşünceleri gereksiz yere dikkate aldıklarını dile getiren Alıcı, “Saçma olduklarını bildikleri halde bu düşünceleri zihinden atamıyorlar. Gereksiz yere kirli olduklarını, dinin dışına çıktıklarını düşünebiliyorlar. ‘Ya böyle olduysa’, ‘yine mi öyle yaptım’ düşüncesi yıkıcı bir etki uyandırıyor ve bu da kaygı, endişe ve gerginliğe yol açıyor” diye konuştu.

Yrd. Doç. Dr. Bülbül ise düzenli uyku, doğru beslenme ve hafif sporun oksidatif stresi azalttığını belirtti.

Öte yandan çalışmaya Prof. Dr. Abdurrahman Altındağ, Doç. Dr. Ahmet Ünal, Doç. Dr. Osman Vırıt ve Yrd. Doç. Dr. Gökay Alpak’ın da destek verdiği belirtildi.

http://www.aktuelpsikoloji.com/takinti-hastaligi-dnaya-zarar-veriyor-15193h.htm

Kendiniz hakkında olumlu düşünün

Psikolog Niltem Hürfikir, özgüven eksikliğini yenmenin yolu olumlu düşünme ve kişinin kendine güvenmesinden geçtiğini söyledi.

Özgüven’in insana güç vererek en​erjisini, başarısını, mutlu olabilmesini büyük ölçüde etkilediğini belirten Hürfikir, “Özgüven, tüm insanlar için temel ve çok önemli bir duygusal gerekliliktir. Kendimiz ve yeteneklerimiz hakkında pozitif ve gerçekçi bir anlayışa sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Her insanın bazen kendine güvendiği, bazen de güvenmediği durumlar olabilir. Fakat , insanlar her alanda kendine güvenmeyi, açıkça kendini ifade edebilmeyi, yaptıklarından dolayı beğenilmeyi ve takdir edilmeyi, her ortamda rahat davranabilmeyi, becerilerini en iyi şekilde sergilemeyi ve başarılı olabilmeyi isterler. Bazı kişiler, bunları çok istemelerine rağmen gerçekleştirmekte zorlanır.

Kişi, kendinden şüphe duyarsa, pasif davranırsa , yalnızlık yaşıyorsa her söylenene boyun eğip kendini ifade edemiyorsa, eleştirilere karşı hassas ise , güvensizlik cümleleri kullanıyorsa, aşağılık duygu yaşıyor ve sevilmediğini hissediyorsa özgüven eksikliği yaşıyor olabilir. Bazı insanlar, güvensizlik veya özgüven eksikliğinin, doğuştan gelen bir kişilik özelliği olduğuna inanıp bu durumu kabullenirler. Bu tutum yanlış olmakla birlikte bunu değiştirmenin de kendi elinizde olduğunu unutmamak gerekir.

Özgüven, kişiliğin önemli parçalarından biri olmakla birlikte, hayatta karşılaştığımız sorunlarla baş etmede, bu sorunlarla gerçekçi bir şekilde mücadele etmede ve zorluklara karşı dayanabilmede büyük etkisi vardır. Özgüven insana; güç verir. Kişinin enerjisini, başarısını, mutlu olabilmesini büyük ölçüde etkiler” dedi.

Özgüven eksikliğini gidermek için önerilerde bulunan Hürfikir, “Kendiniz hakkında olumlu düşünün ve kendinize güvenmeye çalışın. Değişebilmek için cesaretinizi kaybetmemeli ve değişimi hoş karşılamalısınız. İlk yaptığınız hatada hedefinizden vazgeçmemeli, bunun süreç ve zaman içinde olacağını unutmamak gerekmektedir. Zayıf taraflarınız yerine, güçlü taraflarınıza ağırlık verin. Zayıf taraflarınızı geliştirmek ve iyileştirmek için de kendinize bir yol belirleyin.Duygularınızı ve düşüncelerinizi açıkça ifade etmeye çalışın.

Deneyimlerinizden ders çıkarmalı ve kendinizi geliştirmede açık olmasınız.Kendinizi yönlendirme ve bu eksikliği giderme konusunda sorun yaşıyorsanız konu ile ilgili uzman kişilerden yardım almalısınız” diye konuştu.

Kaynak : İHA

Utangaçlık sorunuyla nasıl başedilir?

Tanımadığınız ya da yeni tanıştığınız insanlara karşı utangaç mısınız? Bu soruya cevabınız “Evet” ise, telaşa gerek yok. Çünkü siz tamamen normal birisiniz.

Araştırmalara göre, her geçen yıl özellikle kadınlar daha çok utangaçlık problemi yaşıyor. Tanımadığınız ya da yeni tanıştığınız insanlara karşı utangaç mısınız? Bu soruya cevabınız “Evet” ise, telaşa gerek yok. Çünkü siz tamamen normal birisiniz.

Yüzünüz mü kızarıyor?

Eğer yeni iş ortamında, ayağa kalkıp kendinizi tanıtmanız istendiğinde, yüzünüz kızarıyor, sesiniz titriyorsa, kalabalık önünde konuşmanızı gerektirecek durumlardan uzak durmaya çalışıyorsanız, maalesef utangaçsınız. Ancak “herkes konuşkan, girişken olmak zorunda değil” gerçeğini de aklınızdan çıkartmamanız gerekiyor.

Kendinizi kontrol edin

Ama utangaçlığınız yüzünden bazı fırsatları kaçırdığınızı düşünüyorsanız, davranışlarınızı kontrol altına almanın zamanı gelmiş demektir. “Daimi Mutluluk” adındaki projesi sayesinde, kadınların birçok problemini çözerek, mutlu bir yaşam sürmesini sağlayan ABD’li psikolog Artest Battler, utangaçlığın çözülemeyecek bir problem olmadığını belirtiyor

Nedenini araştırmak gerek

ABD’de birçok bayan hastasının utangaçlık problemi yaşadığını belirten Battler, “Birlikte bu konuya yoğunlaşarak, her 100 utangaç hastamdan 85’inin bu sorununu çözmeyi başardık. Öncelikle utangaçlığın temelini bulmak gerekiyor. Bunu konuşarak başarıyoruz. Eğer siz de tavsiyelerime uyarsanız, eski utangaçlığınızdan büyük bir bölümünü attığınızı göreceksiniz” dedi. İşte Battler’ın tavsiyeleri:

Gereksiz bazı düşüncelerden kurtulmalısınız

Utangaçlıkla iç içe yaşamak zor bir duygudur. Çevredeki insanların gözünde utanılacak duruma, aptal durumuna düşme, onlar tarafından reddedilme ya da yetersiz görülme korkusu, sizi yıldırmasın. Utangaç kadın, daima kötü düşüncelerle kendisini daha zor durumda bırakır. Aşağıdaki düşüncelerden kurtulmaya bakın, çünkü bunlar size uygun değil.

– Eyvah, biraz daha konuşursam, kendimi aptal durumuna düşüreceğim.
– Ya burada bulunan herkes benim için “salak” derse.
– Söyleyecek bir şey bulamazsam ne yapacağım.
– Şu anda konuşursam mutlaka sesim tuhaf çıkacak.
– Ya kendimi kontrol edemez de saçmalarsam…
– Kızaracağım, titreyeceğim…
– Kalbim fena halde çarpmaya başladı, ya aniden kalp krizi geçirirsem…
– Çıldırabilirim.
– Acaba çok tuhaf görünüyor muyum?
– Şu ortamdan bir kaçabilsem.
– Herkes beni izliyor.
– Ne kadar sıkıcı olduğumu mu düşünüyorlar?

Probleminizi bol bol konuşun

Psikolog Battler, utangaçlıktan kurtulmanın ilk yolunun utangaçlık hakkında bol bol konuşmaktan geçtiğini belirtiyor. Eşinizle, dostunuzla utangaç olduğunuz konuları bol bol konuşun. Ancak bunların temelde, bu kadar büyütülecek problemler olmadığını unutmadan. Örneğin yeni bir ortamda bulunmak sizi utangaçlığa itiyorsa, korkmayın. Eşinizle veya sevdiklerinizle, yeni ortamlara girmeye gayret edin. Gerçekten isterseniz, utangaçlığı yenmeye başladınız demektir.

Arkadaşınızdan yardım isteyin

Eğer kendinizi insanlarla tanışamayacak kadar utangaç hissediyorsanız, daha konuşkan ve sosyal bir arkadaşınızdan bu konuda yardım istemeniz çok akıllıca olacaktır. Arkadaşınızın sizi yeni insanlarla tanıştırmasını sağlamalısınız. Ancak, sizin hakkınızda abartılı şeyler söylemesini değil, tam tersine sizin ifade edemediğiniz bazı önemli ve güzel özelliklerinizi söyleyerek işinizi birazcık kolaylaştırmasını söyleyin. Bunu dostlarınızdan kolaylıkla isteyebileceğinizi unutmayın.

Farkınızı ortaya çıkartın

Utangaç kadının ilk etapta karşı cinsin ilgisini çekmesi için biraz farklı olması gerekiyor. Kalabalığın içinde fark edilmenizi sağlayacak bir özelliğinizi öne çıkarın. Yoksa bunu yaratmak, sizin becerinize kalıyor. Farklı olduğunuzu hissettirdiğinizde utangaçlığınızı bir gizem perdesi arkasına bile saklamanız mümkün. Bu ilk bakışta biraz zor gözükebilir ancak siz artık utangaçlık probleminizden kurtulmak istiyorsunuz. Önünüze çıkan hiçbir olay sizi korkutmasın.

Doğru hamleler yapın

Kendinizi biriyle sohbet etme ile utangaçlığınız arasında sıkışmış durumda bulduğunuzda, karşınızdaki kişiye hemen bir soru yöneltin. Ancak dikkat edin soru, saçma olmasın. Hiç konuşmadan suratına bakmaktansa, sorduğunuz soru onun konuşmasını sağlayacak, böylece sohbet kesilmemiş olacaktır. Onun verdiği cevabın arkasından aynı soruya siz de kendi cevabınızı vererek, konuşmayı akıllı bir şekilde uzatabilirsiniz. Bunu kolaylıkla başarabilirsiniz. Çünkü bu imkânsız değil.

http://www.aktuelpsikoloji.com/utangaclik-sorunuyla-nasil-basedilir-6040h.htm

Çocuğun ‘Allah nerde?’ Sorusunun Cevabı

Pedagog Adem Güneş, okulöncesi dönemde ‘Allah nerede, neden göremiyoruz?’ gibi sorular soran çocukların aslında zihninde bu inancı somutlaştırmaya çalıştığını belirtiyor.

Küçük çocuklarla konuşurken basit ifadeler kullanmaya çalışan bazı ebeveynlerin ‘Allah baba şöyledir, Allah dede böyle yapar’ şeklindeki sözleri, çocuklarda zihin karışıklığına yol açıyor. İleri yaşlarında imanî meseleleri hakkıyla algılamalarını zorlaştırıyor. Bu tarz konuşma, çocuklarda itikadî sorunlara da yol açıyor.

Çocuklar yedi yaşından önce somut olmayan, göremedikleri, duyamadıkları, dokunamadıkları kavramları anlamakta zorlanır. Özellikle din ile ilgili imani mevzularda, Allah, melekler, ölüm, cennet, cehennem, peygamberler gibi konuları idrak edemezler. Ancak 3-4 yaşlarından itibaren ebeveyninin ve çevrenin tesiriyle bu kavramları duymaya başlarlar.

Çocukların her şeyi merak ettiği ve sorular sorduğu okulöncesi dönem, aynı zamanda her şeyi bilinçaltına kaydettikleri bir devredir. Bu yaşlarda verilen her yanlış bilgi, kullanılan her sakıncalı söz, çocuğun zihnine silinmemek üzere yerleşir. Küçük çocuklarla konuşurken basit ifadeler kullanmaya çalışan bazı ebeveynlerin ‘Allah baba şöyledir, Allah dede böyle yapar’ şeklindeki sözleri de çocuklarda zihin karışıklığına yol açar. İleriki yaşlarında imani meseleleri hakkıyla algılamalarını zorlaştırır. Allah’ı bir baba gibi büyük, saygı duyulması ve korkulması gereken somut bir figür olarak anlatmak ebeveynin işini kolaylaştırsa da, sonraki yaşlarda dini mevzuların hakikatini anlatırken çocuğun üzerindeki inandırıcılığını, itibarını zedelemiş olur.

Okulöncesi dönemde çocuğa algılayabileceğinin ötesinde bir Allah tanımı yapmamak, Allah’ı bir şekil içine sokmamak gerektiğini ifade eden pedagog Adem Güneş, bunun iki ayrı soruna sebep olacağını söylüyor. Birincisi, çocuk 8-9 yaşlarında yani soyut kavramları algılamaya başladıktan sonra kendisine ‘baba-dede’ diye anlatılan Allah anlayışı ile hakikatin farklı olduğunu görecek. Bunun üzerine ailesinin gözündeki itibarı zedelenecek ve diğer sözlerine inanması da zorlaşacaktır. İkinci sorun ise ailesinden doğru bilgi almayan çocuk büyüdükçe çevresinden, kitaplardan veya arkadaşlarından duyduğu farklı Allah tarifleri içinde bocalayabilir. Ayrıca ‘Allah baba’ tabirinin Hıristiyanlıktaki ‘baba-oğul-kutsal ruh’ (teslis) inancını çağrıştırdığına dikkat çeken Güneş şunları söylüyor: “Hıristiyanlar somutlaştırma çabası ile her şeyi resmettiler. Bugün kendi çocuklarımıza bile melek resmi çizmesini söylesek, kanatlı, uçan bir kız resmi çizer. Ayrıca birçok çizgi filmde karşılarına çıkan ‘Noel Baba’ figürü de ‘Allah baba’ söylemiyle benzeşiyor. Farkında olmadan Hıristiyanlığa ait kavramları çocuğumuzun zihnine sokmuş oluyoruz. Allah’ı ‘baba-dede’ diyerek şekillendirmeye çalışan tarifler çocuğu o tarafa yönlendirmeye de sebep olabilir. Çocuklarımız zaten çizgi filmlerle Batı kültürünün istilası altında olduğu için bu anlayış bilinçaltına normalleşerek yerleşir. Bir de biz bunu beslemeyelim. Çocuklarımızın imanını zedelemeyelim.”

Pedagog Adem Güneş, okulöncesi dönemde ‘Allah nerede, neden göremiyoruz?’ gibi sorular soran çocukların aslında zihninde bu inancı somutlaştırmaya çalıştığını belirtiyor. Çocuğun anlamayacağı cevapların zihnini daha çok karıştırdığını ifade eden Güneş, “Aileler, çocukları kendi gibi düşünüp uzun uzun izah etmeye çalışıyor, oysa 7 yaşına kadar soruların biraz geçiştirilmesi ve samimi olarak ‘bilemiyorum’ denmesi gerek. Bu cevap bilerek verdiği cevapların güvenilirliğini de artırır.” diyor.

İlahiyatçı-yazar Musa Kazım Gülçür de, çocukların Allah’ın varlığı ile ilgili sorularına tabiattan somut örneklerle, benzetmelerle cevap verilebileceğini ifade ediyor. Gülçür şunları öneriyor: “Cenab-ı Hakk’ı güzel isimleri, yüksek sıfatları üzerinden anlatmak sağlıklı bir yol olur. Çocukların dikkatini Cenab-ı Hakk’ın yarattığı görünen alemlere çekebiliriz. Bitkiler veya başka canlılar olabilir. Bir çiçeğin güzel desenlerini mutlaka bir yapanın, renklendirenin, tasarlayanın olduğu anlatılabilir. Bu metottan hareketle Cenab-ı Hakk’ın eşsizliği, varlığı, birliği rahatlıkla aktarılabilir. Böylece, çocuğun düşüncelerinin somuttan soyuta doğru gelişmesine yardım edilebilir. En küçük canlıda bile merhamet şefkat vardır, diye mukayeseye imkan vererek örnekler anlatılabilir. Bütün varlık aslında insanı Allah’a ulaştıran bir yoldur. Ayrıca insanların her şeyi bilemeyeceği, görmeyeceği de çocuklara açıkça söylenmelidir. Büyük alimler bile gayba ait konularda ‘İman ediyoruz ama nasıllığını, niceliğini bilemiyoruz.’ demişlerdir.” Gülçür, ‘Allah baba’ gibi sözler kullanmanın, çocuklarda ve gençlerde itikat açısından sorunlar oluşturacağını da vurguluyor.

http://www.aktuelpsikoloji.com/cocugun-allah-nerde-sorusunun-cevabi-8088h.htm

Dua Terapisi Üzerine Bir Analiz

Yeni Asya Gazetesi’nden Kazım Güleçyüz köesinde “Dua Terapisi” konusunu ele aldı. Önemli testiplerin yer aldığı yazının ayrıntıları şöyle:

California’daki Stanford Üniversitesi Antropoloji Profesörü T. M. Luhrmann, kendisini “seküler gözlemci” olarak niteleyen bir insan. Ancak evanjelik kiliselerindeki müşahedeleri, onu pek de “seküler olmayan” kanaatlere ulaştırmış. Ve “Terapist olarak Tanrı” başlıklı yazısında bu izlenimlerini aktarmış.

Meselâ “Bulgularıma göre insanlar ‘Tanrı’nın bana olan sevgisini doğrudan hissediyorum’ diyebildikçe, stres ve yalnızlıkları hafifliyor, şikâyet ettikleri psikiyatrik belirtiler azalıyor” diyor.

Keza duayı bir terapistle konuşmaya benzeten bir kadının “Özellikle yüreğimin ve ruhumun derinliklerindeki şeyleri, en dibe itip inkâr ettiğim şeyleri ifşa ettiğim ilk zamanlar bunu daha yoğun olarak hissediyordum” dediğini aktarıyor.

Yazara göre, “Trajediler ve görünüşte karşılıksız kalan dualar, inananların Tanrı’yla bağını güçlendirebiliyor. Çünkü Tanrı’ya en çok böyle zamanlarda ihtiyaç duyuluyor.” (Sabah’ın The New York Times International Weekly eki, 21.4.13)

Bu tesbitler bize Bediüzzaman’ın “ubudiyetin özü” olarak tavsif ettiği dua ile ilgili orijinal yorumlarını ve özellikle de şu ifadelerini hatırlattı:

“Duanın en güzel, en lâtif, en leziz, en hazır meyvesi, neticesi şudur ki: Dua eden adam bilir ki, Birisi var ki onun sesini dinler, derdine derman yetiştirir, ona merhamet eder. Onun kudret eli herşeye yetişir. Bu büyük dünya hanında o yalnız değil; bir Kerim Zat var, ona bakar, ünsiyet (yakınlık) verir. Hem onun hadsiz ihtiyacatını yerine getirebilir ve onun hadsiz düşmanlarını def edebilir bir Zatın huzurunda kendini tasavvur ederek bir ferah, bir inşirah duyup, dünya kadar ağır bir yükü üzerinden atıp ‘Elhamdülillahi Rabbi’l-âlemîn’ der.” (Mektubat, s. 508)

***

Şu manidar satırlar da ünlü Rus romancısı Dostoyevski’nin Karamazof Kardeşler’inden:

“İçten gelen her dua yeni bir duygunun ifadesidir; yeni, bilmediğin güçlü fikirlerin kaynağıdır. Her gün fırsat buldukça ‘Allah’ım, şu anda huzuruna çıkanlara merhamet eyle’ demeyi unutma. Zira yeryüzünde her saat, her an binlerce insanın ömrü sona erer, ruhları yüce Allah’ın huzuruna varır. Aralarında niceleri yalnızlık içinde, herkesçe unutulmuş, genel ilgisizlikten küskün, incinmiş olarak dünyadan ayrılmıştır. Belki tanımadığın bu insanlardan biri için dünyanın öbür ucundan yolladığın rahmet dilekleri Allah’a ulaşır. Rabbin huzuruna korku içinde çıkan ruh, yeryüzünde onu düşünen, yardımcısı olan birisi bulunduğunu duyunca nasıl duygulanırdı kim bilir! Allah ikinize de artmış bir sevgiyle bakar, merhametiyle sevgisinin sınırı olmadığı için, senin acıdığın birine bunları kat kat bağışlar, senin hatırına bağışlar onu.”

***

Ve bu manayı teyid eden birkaç hadis:

* Allah ile arasında perde bulunmayan iki dua vardır. Biri mazlumun duası, diğeri kişinin din kardeşinin gıyabında yaptığı duadır. (Taberanî)

* Bir kimse, gıyabında birine dua ederse, melekler aynı şekilde ona dua ederler. (Müslim)

* En makbul dua, gaibin gaibe yaptığı duadır. (Tirmizî)

Yeni Asya

http://www.aktuelpsikoloji.com/dua-terapisi-uzerine-bir-analiz-13831h.htm

Ders Çalışırken Dikkati Toplama Yöntemleri

Ders çalışırken çoğu zaman öğrenciler ders içeriğine konsantre olmakta güçlük çekerler. İşte ders çalışırken dikkati toplamak için uygulanabilecek pratik yöntemler…

Dikkat toplama yöntemleri:
Çalışmak için ilkönce gerekli kararları vermelisiniz:
Hangi ders daha önce çalışılacak hangi yöntemlerle çalışılacak vb. sorulara cevap bulduktan sonra çalışmaya başlayın.
Çalışma öncesi hem vücut hem zihin olarak yeterince dinlenmiş olun.
Çalışma amacınızı saptayın. Amaçsız çalışma olmaz çalışırken bir amacınız varsa derslerinizi daha iyi benimseyip dikkatinizi daha kolay yoğunlaştırabilirsiniz.
Çalışacağız konuya merak duyun. Bir şey ancak merak edildiği oranda öğrenilir.
Çalışma ortamınız düzenleyin. Sessiz bir oda da masanızın başında müzik dinlemeden çalışarak dikkatinizi toplayabilirsiniz.
Planlı ve sistemli çalışın.
Çalışma da bir hedef saptayın. Eğer gerçekçi hedefler belirler ve gerçekleştirirsek başarma duygusunu tadıp bu küçük başarılar da dikkati toplamaya yardımcı olacaktır.
Kendinize güvenin. Kendinize güvenmen,in o işi başaracağınıza inanmanızdan geçer. Kendine güven duygusu aynı zamanda güçlü bir iradeyi ve kararlılığı gerektirir bu kararlılık canınız çalışmak istemese de kendinize çalışmaya zorlamaktır.
Çalışma da dikkat dağıtan etkenler:
Önemsiz soruların zihni meşgul etmesi.
Duygusal sorunların olması.
Çalışırken gereksiz yarıntılara takılma.
Ortamın çok gürültülü olması.
Kendine güven eksikliği.
Bilgilerin karışık ve sistemsiz öğrenilmeye çalışılması.
http://www.aktuelpsikoloji.com/ders-calisirken-dikkati-toplama-yontemleri-14334h.htm

Türkiye’de dini hayat araştırması

Dini eğilimlerin ve bunların gündelik hayattaki yansımalarının belirlenmesi amacıyla Diyanet İşleri Başkanlığınca yaptırılan “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması” tamamlandı.

“Türkiye’de Dini Hayat Araştırması” tamamlandı. Buna göre nüfusunun yüzde 99,2’si Müslüman olan Türkiye’de nüfusun yarıya yakını vakit namazlarını her zaman kılıyor. Halkın tamamına yakını dini bilgilerini 16 yaş ve öncesinde öğrenirken, kadınların yüzde 71,6’sı dışarı çıkarken başını örtüyor.

Diyanet İşleri Başkanlığınca yaptırılan “Türkiye’de Dini Hayat Araştırması” tamamlandı. Yurt genelindeki 21 bin 632 kişiye uygulanan anketle vatandaşların dini eğilimleri ve bunların gündelik hayattaki yansımalarının belirlenmesi amaçlandı. Araştırmaya katılanların yüzde 50,9’unun kadın, tamamının ise 18 yaş ve üzeri olduğu belirtildi.

Buna göre, katılımcıların yüzde 99,2’si İslam dinine mensup olduklarını belirtti. Sadece yüzde 0,4’ü İslam dışındaki diğer dinlere mensup olduğunu ya da herhangi bir dine mensup olmadıklarını ifade etti.

İslam dinine mensup olanların yüzde 77,5’i Hanefi, yüzde 11,1 Şafi, yüzde 0,1’i Hanbeli, binde 3’ü Maliki ve yüzde 1’i Caferi mezhebine mensup olduklarını söyledi. Hiçbir mezhebe mensup olmayanların oranı yüzde 6,3. Ameli mezhebini bilmeyenlerin oranı ise yüzde 2,4 olarak belirlendi. Kenttekilerin yüzde 2,6’sı kırsaldakilerin ise yüzde 1,7’si Ameli mezhebini bilmediklerini ifade etti.

Allah’ın varlığına inanma durumlarına bakıldığında ise “Allah’ın gerçekten var ve bir olduğuna inanıp bundan hiçbir şüphe duymayanların” oranı yüzde 98,7 oldu. Soruya “Bazı şüphelerim olsa da Allah’ın varlığına inanıyorum”, “Bazen Allah’a inanmak bana makul geliyor”, “Allah’ın var olup olmadığından emin olamıyorum” veya “Allah’ın varlığına inanmıyorum” yanıtını verenler ise yüzde 0,8 olarak bildirildi.

Ülke genelinde “Kur’an’da anlatılanların hepsi doğru ve gerçek olup bütün zamanlarda geçerlidir” önermesine katılanların oranı yüzde 96,5, katılmayanların oranı yüzde 1 oldu. Katılımcıların yüzde 1,6’sı ise fikirlerinin olmadığını kaydetti.

Öldükten sonra yeniden diriltileceği ve yaptıklarının hesabını vereceğini düşünenlerin oranı yüzde 96,2 olarak tespit edildi. Buna inanmayanların oranı ise yüzde 0,9 çıktı.

Melek, cin ve şeytan gibi varlıklara ilişkin kanaatlere bakıldığında bunların gerçek olduğuna inananların oranı yüzde 95,3 oldu.

Namaz alışkanlıkları

Ülke genelinde vakit namazlarını her zaman kılanların oranı yüzde 42,5 olarak belirlendi. Hiçbir zaman vakit namazı kılmayanların oranı ise yüzde 16,9 oldu. Kırsalda yaşayanların yüzde 50,5’i vakit namazlarını her zaman kılarken bu oran kentte yaşayanlarda yüzde 39,4’e düştü.

Vakit namazlarını kılma sıklığı cinsiyete göre değerlendirildiğinde kadınların yüzde 49,8’i erkeklerini ise yüzde 34,8’i vakit namazlarını her zaman kıldıklarını belirtti. Yaş grubuna göre vakit namazlarını kılma sıklığı incelendiğinde ise yaş arttıkça vakit namazlarını kılanların da arttığı görüldü. 18-24 yaş grubunda vakit namazlarını her zaman kılanların oranı yüzde 26,2 iken bu oran 65 ve daha yukarı yaşlarda yüzde 69,9’a çıktı.

Eğitim seviyesi arttıkça vakit namazlarını her zaman kılanların oranının genel olarak azaldığı görülürken okur-yazar olmayan kişilerden vakit namazını her zaman kılanların oranı yüzde 69,3 oldu. Bu oran lisans ve üstü mezunlarda ise yüzde 27,4’e geriledi.

Cuma namazı

Ülke genelindeki erkeklerin yarıdan fazlası cuma namazını her zaman kıldıklarını belirtti. Katılımcıların yüzde 57,4’ü cuma namazını her zaman kıldıklarını söylerken hiçbir zaman kılmayanların oranı yüzde 7,2 oldu. Çoğunlukla kıldıklarını belirtenlerin oranı yüzde 17,6, ara sıra kıldıklarını söyleyenlerin oranı ise yüzde 12,7 olarak belirlendi.

Kentte yaşayan erkeklerin yüzde 54,6’sı cuma namazını her zaman kıldıklarını bildirirken kırsalda yaşayan erkeklerde bu oran yüzde 65 oldu. Yaş grubuna göre bakıldığında ise yaş arttıkça cuma namazını her zaman kılanların sayısı da arttı.

Erkeklerin cuma namazı kılma sıklıkları bölgelere göre değerlendirildiğinde ise her zaman kılanların oranı en yüksek orta Anadolu bölgesinde, en düşük ise batı Marmara’da çıktı.

Oruç ve zekat

Yurt genelinde “Sağlığım elverdiği sürece ramazanda oruç tutarım” görüşünü paylaşanların oranı yüzde 83,4 olurken “Hiç oruç tutmam” diyenler yüzde 2,5 oldu. Erkeklerin yüzde 80,7’si sağlığı elverdiği sürece ramazanda oruç tuttuğunu belirtti. Kadınlarda bu oran yüzde 86 çıktı.

Kişilerin zekat ibadetini yerine getirme durumları incelendiğinde maddi durumu uygun olduğunda her yıl zekat verdiğini belirtenlerin oranı yüzde 71,9 oldu. Maddi durumu uygun olsa bile zekat vermeyenlerin oranı ise yüzde 1,1’de kaldı. Katılımcıların yüzde 14,6’sı maddi durumunun zekat vermeye uygun olmadığını belirtirken yüzde 11,1 maddi durumu uygun olduğunda bazen zekat verdiğini söyledi.

Katılımcıların yüzde 83’ü ise maddi durumu uygun olduğunda her yıl fitre verdiklerini kaydetti.

Yaş ilerledikçe hacca gidenlerin sayısı artıyor

Anketle Türkiye genelinde hacca gittiğini belirtenlerin oranı yüzde 6,6 olarak belirlendi. Hacca gitmediğini ama imkanı olursa gitmek istediğini belirtenler yüzde 84,9 olurken katılımcıların 3,2’si hacca gitmek yerine muhtaç birine yardım etmeyi tercih ettiğini belirtti. Erkeklerden hacca gidenlerin oranı yüzde 7,3 kadınlarda ise 5,9 olarak görüldü. Yaş gruplarına bakıldığında ise yaş ilerledikçe hacca gidenlerin sayısının arttığı belirlendi. 18-24 yaş grubunda hacca gidenlerin oranı yüzde 1,5 iken bu rakam 65 ve üstü yaşlarda yüzde 26,6’ya çıktı. Kur’an-ı Kerim’i Arapçasından okumayı bildiklerini söyleyenlerin oranı yüzde 41,9 oldu.

Başını örtenlerin oranı

Ankette kişilerin dua etme sıklıklarına ilişkin soru da soruldu. Buna göre, katılımcıların yüzde 92,5’i bir sebebi olmaksızın her zaman dua ediyor. Yüzde 55,4 şükretmek istediğinde, yüzde 47,1 maddi ve manevi sıkıntıya düştüğünde dua ediyor. Yüzde 43’ü yakınını kaybettiğinde, dua ederken diğer dua etme sebepleri arasında dünyalık bir talepte bulunma ve mutlu olma yer alıyor.

Ankete göre dışarı çıkarken başını örten kadınların oranı yüzde 71,6 oldu. Örtmediğini belirtenler yüzde 27,2, soruya cevap vermeyenler ise yüzde 1,1 olarak açıklandı.

Kentte yaşayanlardan dışarı çıkarken başını örtenlerin oranı yüzde 65, kırsalda ise yüzde 88,9 oldu. Kadınların başlarını örtme sebepleri arasında ise sırasıyla dini inanç, aile isteği, gelenek- görenek, çevre baskısı yer aldı. Yüzde 91,8 dini inancı gereği başını örttüğünü belirtirken gelenek ve görenek nedeniyle başını örttüğünü belirtenlerin oranı yüzde 5,9, ailesi istediği için başını örtenlerin oranı yüzde 1,8 çevre baskısından başı örtenlerin oranı ise yüzde 0,1 olarak belirlendi.

Dini bilgiler

Ayrıca katılımcıların tamamına yakını dini bilgilerini 16 yaş ve öncesinde öğreniyor.

Söz konusu kişilerin bilgi sahibi olduğu kaynakların başında ise ailesi ve yakın çevresi geliyor. Katılımcıların yüzde 91,8’i ailesi ve din görevlilerinden dini bilgi sahibi olduğunu aktarırken bunu sırasıyla din görevlileri, televizyon ve gazete, Diyanet’e bağlı Kur’an kursları ile örgün öğretim kurumları izledi.

“Helal ve haram konuları günümüz şartları dikkate alınarak yeniden gözden geçirilebilir” diyenlerin oranı yüzde 46 olurken bu düşünceye katılmadıklarını belirtenler yüzde 44,5’te kaldı. Katılımcıların yüzde 8,4’ü ise bir fikirlerinin olmadığını kaydetti.

Yurt genelinde “Sarhoş olmayacak kadar içki içmek günah değildir” ifadesine katılanların oranı yüzde 6,4 olurken bu görüşe katılmayanların oranı yüzde 87,6 olarak belirlendi.

Kurşun döktürme

Nazardan kurtulmak için kurşun döktürmenin doğru olduğunu belirtenlerin oranı yüzde 11,7 yanlış olduğunu belirtenlerin oranı ise yüzde 79,3 olarak tespit edildi. Erkeklerde bu inanışı doğru bulanların oranı yüzde 9,6 iken bu rakam kadınlarda yüzde 13,7’ye çıktı.

Bir ihtiyacını türbe ve yatırdan dilemeyi doğru bulmayanların oranı yüzde 85,2 olurken günlük hayatında karar verirken bu tercihinden Allah’ın hoşnut olup olmayacağını her zaman düşündüğünü belirtenlerin oranı yüzde 77,3 olarak belirtildi.

Katılımcıların yüzde 87,1’i çocuklarını İslami hassasiyetlere uygun olarak yetiştirdiğini ifade etti. Misafirlikte kadın ve erkeklerin aynı ortamda bulunmamasını hemen her zaman tercih ettiğini belirtenlerin oranı yüzde 27,4 olurken ara sıra tercih ettiğini belirtenler yüzde 32,1, hiçbir zaman tercih etmediğini ifade edenlerin oranı 38,5 oldu.

Katılımcıların yüzde 68,9’u eş seçiminde önceliğinin dindarlık olduğunu belirtirken tamamına yakını resmi nikah kıyıldıktan sonra dini nikahın da gerekli olduğunu kaydetti.

Halkın yarısı dini grup ve cemaatlerin yararlı olduğunu belirtti. Bu görüşe kısmen katıldığını belirtenlerin oranı yüzde 19 olurken yüzde 16,7’si bu düşünceye katılmadığını kaydetti. Dini grup ve cemaat faaliyetlerini devlet tarafından denetlenmesi gerektiği fikrine ise yüzde 67,5 oranında katılım oldu.

Diyanet İşleri Başkanı Görmez

Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez ise kitap haline getirilen araştırmanın kaleme aldığı önsözünde, başkanlığın görevlerini bütün siyasi görüş ve düşüncelerin dışında kalarak ve milletçe bütünleşmeyi amaç edinerek gerçekleştirdiğini bildirdi.

Toplumun itikat, ibadet ve ahlak alanlarındaki ihtiyaç ve beklentilerini karşılamak için yurt genelinde çalışmalarını aksatmadan sürdürdüklerini belirten Görmez, “Başkanlığımızın TÜİK’in katkılarıyla kamuoyuna takdim ettiği bu araştırma aslında ciddi ve nitelikli bir alan çalışmasıdır” ifadesini kullandı.

Araştırma sonucunda ortaya çıkan verilerin birçok açıdan analize ve değerlendirmeye muhtaç olduğunu belirten Görmez, şunları kaydetti:

“Araştırma, ülkemizde yaşayan İslam dinine mensup vatandaşların inanç ve ibadetlerini yerine getirme ve dini bilgi durumlarıyla dinin gündelik yaşamdaki yansımalarına ilişkin tespitleri içermektedir. Bu veriler toplumu din konusunda aydınlatmakla görevli olan Diyanet İşleri Başkanlığının hizmet planlamalarında önemli bir dayanak olacaktır. Bu çalışma ayrıca ülkemizde yaşanan dini hayat hususunda araştırma yapan, fikir yürüten, sorumluluk sahibi her kişiye sağlam ve üzerinde zihin yorulabilecek bilgiler sunmaktadır.”

ANADOLU AJANSI

Hayata pozitif bakın

Kişinin hayattan aldığı zevkin yaşam kalitesini belirlediğini söyleyen Uzman Psikolog Nurten Sancak, mutluluğun insanın kendi elinde olduğunu söyledi.

PSİKOLOJİ alanında başarılı işlere imza atan, görüşleriyle fark yaratıp, bireylere yol gösteren Hedef Psikolojik Danışmanlık ve Eğitim Merkezi Kurucusu Uzman Psikolog Nurten Sancak, ‘Aysha Dergisi’nin Ağustos sayısının özel konuğu oldu. Danışmanlık ve eğitim mervkezinde çocuk, ergen, yetişkin, çift ve aile terapilerinin yanı sıra kurumsal hizmetlerin de olduğunu, holdinglere, bankalara seminerler, eğitimler ve danışmanlık hizmetleri verdiklerini belirten Uzman Psikolog Sancak, röportajda kişilerin yaşam kalitesini nasıl yükseltebileceklerini, mutluluk yolunda nasıl ilerlenebilineceğini ayrıntılarıyla anlattı. İşte Uzman Psikolog Nurten Sancak’ın mutluluk üzerine söyledikleri:

YAŞAM KALİTESİ BOZULUR

Yaşam kalitesi kavramı hayatın içinde birçok konuyla yakından ilgilidir. Bunlar ekonomi, siyaset, gündelik ilişkiler, fiziksel ve ruhsal sağlıktır. Bunların herhangi birinde yaşadığımız sorun, bizi ruhsal ve ya fiziksel olarak etkiliyorsa, bu durum bizim düzenimizde aksaklıklara yol açar. Bu negatif durumu yaşam kalitemizin bozulması olarak ifade ederiz. Kişinin hayattan aldığı zevk, doyum, yaşamından aldığı tatmin, kişinin yaşam kalitesini belirler.

HAZZIN PEŞİNDEN KOŞMAK

Yaşadığımız her şeyin iyi ve ya kötü mutlaka bir sebebi vardır. Burada asıl dikkat edilmesi gereken, yaşadığımız olaylar karşısında umutsuzluğa kapılmadan çözümler üretebilmektir. ‘Acıdan kaçmak, hep hazzın peşinden koşmak insanın doğasında var’ der filozof. Hep hazzın peşinden koşarak onu elde edemeyeceğimizi ve enerjimizi boşa harcayacağımızı düşünüyorum. Onun yerine nefsimizi terbiye ederek, ona hakim olarak başımıza gelen olaylardan dersler çıkararak olgunlaşmaya inanıyorum. Kimseyi incitmeyerek, kırmayarak, ihtiyacı olana yardım ederek, gereksiz öfkeler, kızgınlıklar, kıskançlık ve haseti bir kenara bırakarak sevdiklerimize onları ne kadar sevdiğimizi sık sık söyleyerek, en önemlisi şükrederek kendimizi özgürleştirebilirsek, yaşam elbette daha huzurlu, dingin ve güzel olacaktır. Benim hayata bakışım, insana bakışım, yaşam felsefem bu saydıklarımın bütünüdür.

ZITLIKLAR BİRBİRİNİ TAMAMLAR

Mükemmeliyetçiliğe bir kişilik özelliği diyebiliriz. Bu kişiler ne kendisinin ne de çevresindekilerin en ufak hatasına bile tahammül etmezler. Sürekli poh poh ve onay bekler. Almadığı zamanlarda ya da en ufak eleştiriye maruz kaldığında ise hayal kırıklığı yaşar. Ne mükemmeliyetçilerle ne de normal insanlarla olan ilişkilerimizde sonsuz mutluluktan bahsedemeyiz. Çünkü sonsuz mutluluk diye bir şey yoktur. Hayat içinde iyi ve kötü, güzel ve çirkin gibi zıtlıklar vardır ve bu zıtlıklar birbirini tamamlayarak bir bütünü oluştururlar. Mutsuzluğu yaşamadan, mutluluğun kıymetini anlamak mümkün müdür?

Mutluluğu getiren 10 madde

1- Ön yargılarla hayatı zehir etmeyin.
2- Negatif enerji yükleyecek insanlardan uzak durun.
3- Her şeyi kontrol altına almak için didinip durmayın.
4- İyi bir eş bulmuş olmak yetmez. Kişinin kendisinin de iyi bir eş olması gerekir.
5- Mükemmel olmaya çalışmayın.
6- Sevgi ve ilgi duyduğunuz bir hobi edinin.
7- Sürekli birilerini mutlu etmeye çalışmayın.
8- Mutlaka spor yapın ve iyi bir uyku düzeniniz olsun.
9- Kendinizi olduğunuz gibi kabullenin, sevin.
10- Sevgi kapasitenizi geliştirin

http://www.aktuelpsikoloji.com/hayata-pozitif-bakin-15468h.htm