ALLAH’I BİLİR MİSİN ?

ALLAH’I BİLİR MİSİN?

Abdullah bin Mübarek, bir gün yolda gidiyordu. Önünde birkaç koyunla bir çoban çocuk gördü. Ona acıdı ve; “zavallı, çocuklukta çobanlık yaparsa, büyüdükte Allah’ın ibâdet ve mârifetine nasıl erişir?” dedi. Sonra kendi kendine; “Gideyim, ona Allah’ı tanımakta bir mesele öğreteyim” deyip, çocuğun yanına geldi ve:

-Evlâdım, Allah’ı bilir misin? buyurdu.

Çocuk:

-Kul nasıl sâhibini bilmez?” dedi.

-Allah’ı ne ile biliyorsun?

-Bu koyunlarımla.

-Bu koyunlarla, O’nu nasıl bilirsin?

-Bu birkaç koyun çobansız işe yaramaz. Bunlara su ve ot verecek, kurttan ve diğer tehlikelerden koruyucu birisi lâzımdır. Bundan anladım ki, kâinat, insanlar, cinler, hayvanlar ve canavarlar ve bu kanatlı kuşlar bir koruyucuya muhtaçtır. Bu binlerce çeşit mahlûkatı korumaya kâdir olan, Allah’tan başkası değildir. İşte bu koyunlarla Allah’ı böylece bildim.

-Allah’ı nasıl bilirsin?

-Hiçbir şeye benzetmeden bilirim.

-Böyle olduğunu nasıl bildin?

-Yine bu koyunlardan.

-Nasıl?

-Ben çobanım. Onların koruyucusuyum. Onlar benim korumam ve tasarrufumdadırlar. Onlara dikkatle bakıyorum. Ne onlar bana benzerler, ne de ben onlara benzerim. Buradan, bir çoban koyunlarına benzemezse, Allah’ın elbette kullarına benzemeyeceğini anladım.

Abdullah bin Mübârek:

-İyi söyledin. İlimden bir şey öğrendin mi? buyurdu.

Çocuk:

-Ben bu sahrâlarda, nasıl ilim tahsîl edebilirim, dedi.

-Peki başka ne öğrenmişsin?

-Üç ilim öğrendim. Gönül ilmi, dil ilmi ve beden ilmi.

-Bunlar nelerdir, ben bunları bilmiyorum.

-Gönül ilmi şudur ki, bana kalp verdi ve kendi mârifet ve muhabbeti yeri eyledi ki, bu kalp ile O’nu bileyim. O’nun sevdiklerine gönülde yer vereyim, sevmediklerine yer vermiyeyim ve böylelerinden uzak olayım.

Dil ilmi şudur ki, bana dil verdi ve dili zikretmek, O’nun ismini söylemek yeri eyledi. Bununla O’nu hatırlatanları dile getirmeyi, O’ndan bahsetmeyen sözden onu korumayı, böyle sözden uzak olmayı îmâ etti.

Beden ilmi şudur ki, bana beden vermiştir ve onu kendine hizmet yeri eylemiştir. Böylece O’na hizmet olan her şeyi yaparım, hizmet olmayan şeyi ise bedenimden uzaklaştırırım.

Abdullah bin Mübârek, bunun üzerine:

-Ey çocuğum! Evvelki ve sonraki ilimler, senin bana bu öğrettiklerindir! dedikten sonra, ‘Ey oğul, bana nasîhat ver’ buyurdu.

-Ey efendi! Âlim olduğun yüzünden belli oluyor. Eğer ilmi Allah rızâsı için öğrendiysen, insanlardan istemeyi, beklemeyi kes. Yok, dünyâ için öğrenmişsen, Cennet’e kavuşamazsın.

SU, ATEŞ VE AHLAK

Bir gün su,ateş ve ahlak üç arkadaş beraber tehlikeli olan taşlıkların oralarda geziyorlarmış.
Ateş ve ahlak suya:
Eğer biz seni kaybedersek seni nasıl bulacağız? derler.
Su:Benim sesim şırıl şırıl hemen duyarsınız.Sonra,
ahlak ve su ateşe:
Peki seni kaybedersek nasıl bulacağız? derler.
Ateş:Ben her yere duman yayarım beni kolaylıkla bulabilirsiniz der.
Sonra;
Ateş ve su ahlaka:Pekala seni kaybedersek nasıl bulacağız?
Ahlak:Malesef beni bir kez kaybederseniz bir daha bulamazsınız der.

HOŞ GELDİN SULTANIM !

Hoş geldin Sultanım!

Kadı hazretleri! Bu adama geçen yıl bir mercan tesbih sattım. “Yüz kuruştan ibaret olan ücretini önümüzdeki Ramazan’da ödeyeceğim.” diye taahhütte bulunmuş idi. Ama şimdi sözünde durmuyor.

Kadı davalıya sorar:

– Öyle mi söyledin Efendi?

– Evet, kadı hazretleri. Sözümde de sadıkım. İllâ bu adam ücreti henüz Ramazan gelmeden istiyor.

Davacı itiraz eder:

– Asla kadı efendi! Hilâl görünmüş, binaenaleyh Ramazan gelmiştir?

– İspat edebilir misin?

– Evet! Dışarıda iki tane şahidim vardır. Müsaade olunursa içeri alıp dinleyiniz.

Bu konuşmalar fi tarihinin bir arefe gününde, İslâm şehirlerinin Babı Meşihat denilen makamında, dinî otorite sayılan kişiler (Şeyhülislâm, müftü, imam vb.) ile kadı efendinin huzurunda cereyan eder.

Kadı efendi iki şahidi içeriye aldırır. Bunlar o bölgede hilâli gözleyen pek çok kişiden, hilâli ilk gören ikisidir ve şahitlik ücreti olan hediyeyi almak için soluk soluğa koşup gelmişlerdir. Kadı sorar:

– Siz hilali görmüşsünüz, öyle mi?

– Evet!

Kadı, hilâlin nasıl olduğunu, tam olarak nerede görüldüğünü, inceliğini ve kalınlığını vs. iyice tetkik edecek suallerden sonra huzurda bulunan heyete döner:

– Sizler bu şahitlerin sözlerini inanılır buluyor musunuz?

– Evet!

– O halde Ramazan sabit oldu. Müddeinin iddia eylediği, senin de inkâr etmediğin mercan tesbih ücreti olan yüz kuruşu müddeiye eda eyle!

İstanbul’da her yıl tekrarlanan bu mahkemenin “Evet!”i karar defterine kaydedilir ve şehirde Ramazan başlar ve bu “Evet!”in sonu bayram olur.

Ramazanınız mübarek olsun, Allah bayrama eriştirsin!

İskender PALA

DUALARIN KABUL ZAMANI

HİKAYELER
CompactPaylaş

DUALARIN KABUL ZAMANI

Ebû Hüreyre radıyaîlahü anh’den anlatılır:

Peygamber aleyhisselâm şöyle buyurmuşlardır:

«Güneşin doğduğu günlerin en hayırlısı Cuma günüdür. Çünkü Adem aleyhisselâm o günde yaratıldı, o günde Cennete konuldu, o günde Cennetten yer yüzüne indirildi. O günde bir saat vardır ki; Allah’tan bir şey isteyerek, kıldığı namazı o saate isabet ettiren her müslim kuluna Allah istediğini verir.»

Ebû Hüreyre radıyallahü anh devam ederek derki:

Sonra Abdullah bin Selâm’a rastgeldim ve kendisine bu Hadîsi anlatınca; Abdullah bin Selâm:

— O saati biliyorum, dedi. Bunun üzerine kendisine:

— Hiç bahillik etme, onu bana haber ver, dedim. O da:

— ikindiden sonra güneş batıncaya kadar olan zamandır, diye söyledi.

Dedim ki: ,

— İkindiden sonra nasıl olabilir? Allah’ın Resulü: Müslim kul namaz kılarken o saate isabet etmez, buyurmuştu. Halbuki ikindiden sonraki vakit namaz kılınmayan bir zamandır.

Bunun üzerine Abdullah bin Selâm şöyle cevap verdi:

— Resûlullah, oturup da namazı bekleyen kimse namazdadır, buyurmamış mı idi?

— Evet, dedim. O da:

— İşte, bu o demektir, dedi.

Ebû Hüreyre ile Abdullah bin Selâm bu saatin güneş batmadan önceki saat olduğunu söylemişlerdir.
(Tirmizî, Ebû Davud, Neseî)
* * *

BEREKETLİ BOL YEMEK

Hz. Cabir r.a.’dan gelen bir rivayete göre, Rasulullah s.a.v. bir zaman yiyecek bir şey bulamadığından birkaç gün aç kalmış, bu durum kendisine pek zor gelmişti. Bir yiyecek bulma ümidiyle eşlerinin hanelerini dolaşmış, fakat hiçbirinin yanında yiyecek bir şey bulamamıştı. Nihayet kızı Fatıma’ya gidip: “Kızım, sende yiyebileceğim bir şey var mı? Çok acıktım.” dedi. Fatıma r.a. boynunu bükerek: “Sana canım feda olsun babacığım. Bende de yiyecek bir şey yok!” dedi.

Rasulullah s.a.v. onun yanından ayrıldıktan sonra komşu bir kadın Hz. Fatıma’ya iki ekmek ile bir parça et gönderdi. Fatıma r.a. onları bir tencereye koyup bekletti. “Vallahi ben bunu Rasulullah için kendime ve çocuklarıma tercih ederim” diyerek oğullarından birini Allah Rasulü’nü çağırmaya gönderdi. Rasulullah dönüp gelince Hz. Fatıma babasına:

-Canım sana feda olsun. Allah bize bir şey gönderdi, ben de onu sana bıraktım, dedi.

Rasulullah da:

“Getir kızım, buyurdu.

Hz. Fatıma tencereyi getirip kapağı açınca içinin et ve ekmekle dolu olduğunu gördü. Şaşırıp kaldı, bunun Allah tarafından bir bereket olduğunu anladı. Allah’a hamdederek Rasulü’ne salavat getirdi. Yemek tenceresini babası Rasulullah s.a.v.’in önüne koydu. O da yemeğin halini görünce Allah’a hamdetti ve:

-Kızım bu sana nereden geldi? dedi.

Fatıma r.a. ise: “O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah dilediği kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır” (Âli İmran, 37) ayetini okudu.

Peygamber s.a.v. Allah’a hamdederek dedi ki: “Seni İsrail oğullarının en üstün kadını (Hz. Meryem) benzeri yaratan Allah’a hamdolsun, ey kızım! Çünkü o da Allah kendisine bir rızık gönderdiği zaman, bunun nereden geldiği sorulunca: O Allah tarafındandır, şüphesiz Allah dilediği kimseyi hesapsız olarak rızıklandırır, derdi.”

Sonra Rasulullah s.a.v., yemeğe çağırması için Hz. Ali’ye birini gönderdi. Ardından Allah Rasulü o yemekten yedi. Ali, Fatıma, Hasan Hüseyin ve Peygamber eşleri ve bütün ehl-i beyti doyuncaya kadar yediler. Hz. Fatıma der ki: “Kap dolusu yemek hâlâ olduğu gibi duruyordu! Ben o artan yemeği komşulara da dağıttım. Allah o yemeğe tükenmez bir bereket ve bol hayır vermişti.”

İbn Kesîr, Tefsiru’l-Kur’ani’l-Azîm (Riyad 1997), 2/36.

HAPİSHANEDE KILINAN NAMAZ

Horasan vâlisi Abdullah bin Tâhir, çok âdil biriydi. Jandarmaları birkaç hırsız yakalamış, vâliye bildirmişlerdi. Getirilirken hırsızlardan birisi kaçtı. O sırada Hiratlı bir demirci, Nişapur’a gitmişti. Demirciyi, gece eve giderken, jandarmalar yakaladılar ve diğer zanlılarla beraber vâliye çıkardılar.

Vâli dedi ki:

– Hepsini hapsedin!

Bir suçu olmayan demirci, hapishanede hemen abdest alıp, namaz kıldı. Ellerini uzatıp:

”Yâ Rabbi! Bir suçum olmadığını ancak sen biliyorsun. Beni bu zindandan ancak sen kurtarırsın!” diye duâ etti. Vâli uyurken rüyâsında dört kuvvetli kimse gelip, tahtını ters çevirecekleri zaman uykudan uyandı. Hemen kalkıp, abdest aldı, iki rek’at namaz kıldı. Tekrar uyudu. Tekrar o dört kimsenin tahtını yıkmak üzere olduğunu gördü ve uyandı. Kendisinde bir mazlumun âhı olduğunu anladı.

Vâli hemen hapishane müdürünü çağırtıp sordu:

– Acaba bu gece hapishanede mazlum birisi kalmış mı?

Müdür dedi ki:

– Bunu bilemem efendim. Yanlız biri namaz kılıyor, çok duâ ediyor göz yaşları döküyor.

– Hemen adamı buraya getiriniz. Demirciyi vâlinin yanına getirdiler.

Vâli hâlini sorup, durumu anladı, ve dedi ki:

– Sizden özür.diliyorum. Hakkını helâl et ve şu bin gümüş hediyemi kabul et. Herhangi bir arzun olunca bana gel!

Demirci de cevabında dedi ki:

-Ben hakkımı helâl ettim. Verdiğiniz hediyeyi kabul ettim. Fakat işimi, dileğimi senden istemeye gelemem.

– Neden gelemezsiniz?

– Çünkü benim gibi bir fakir için, senin gibi bir sultanın tahtını birkaç defa tersine çevirten sâhibimi bırakıp da, dileklerimi başkasına söylemek kulluğa yakışır mı? Namazlardan sonra ettiğim duâlarla beni nice sıkıntılardan kurtardı. Pek çok murâdıma kavuşturdu. Nasıl olur da başkasına sığınırım? Rabbim, nihayeti olmayan rahmet hazinesinin kapısını, ihsân sofrasını herkese açmış iken, başkasına nasıl giderim? Kim istedi de vermedi? Kim geldi de, boş döndü? İstemesini bilmezsen, alamazsın. Huzûruna edeple çıkmazsan rahmetine kavuşamazsın!

Akıl isen nemâzı, çün saâdet tâcıdır.
Sen namazı şöyle bil ki, mü’minin mi’râcıdır.

İMAM-I AZAM’IN CEVABI

İmam-ı Azam’ın Cevabı

imam-ı Azam Ebu Hanife zamanında onu sevmeyen ve ona buğzeden muhaliflerinden bir tanesi, talebelerinin ve sevenlerinin huzurunda onu cevapsız bırakıp mahcup etmek için aldatıcı bir soru hazırladı. Ve büyük imamın bulunduğu meclise gelip bu aldatıcı ve karmaşık soruyu sordu.

-Bir adam var ki onun kamil bir Müslüman olduğuna herkes şehadet eder, fakat bazı sözleri var ki küfür kokuyor. Onun hakkındaki hükmünün ne olduğu öğrenmek istiyorum. Bu kimse şunları söylüyor:

“Cenneti ümid etmiyorum,

Cehennemden ve Allah’tan korkmuyorum.

Ölü etini severek yerim.

Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım.

Hakka buğzeder, fitneyi severim.

Yahudi ve Hıristiyanları da tasdik ederim.

Görmeden şahitlik ederim.”

Işte böyle bu kimse hakkındaki hükmünüz nedir?

Imamı Azam Ebu Hanife hazretleri bunu soran kimseye;

“Peki bu kimse hakkında senin bir fikrin var mı?” deyince, o; “Ben ne diyeyim, bunu sana soruyorum.”dedi.

Imamı Azam talebelerine döndü ve aynı soruyu onlara sordu. Talebeleri de; “bu söylenenler küfür alameti olduğu için, söyleyen kimsenin küfrüne delalet eder.” diye cevap verdiler.

Bunun üzerine Imam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri sözü aldı ve hafif bir tebessüm le bu söylenenlerin ne manaya geldiğini tek tek şöyle açıkladı:

“Bu adam gerçekten de kamil bir mümindir. Zira onun söylediği bu sözler hep mecazidir, tevili vardır. Şöyle ki: Bu kimse cenneti ümit etmiyor. Yani Cennetin sahibi olan Hz. Allah’ı ümit ediyor.

Cehennemden korkmuyor, Cehennemin sahibinden korkuyor.

‘Allah’tan korkmuyorum’ derken, Allah’ın adaletle hükmedeceğini bildiği için, Allah’ın kendisine zulmedeceğinden korkmuyor.

‘Ölü eti yerim’ derken, söylemek istediği balık etidir.

‘Rükusuz ve secdesiz namaz kılarım’ demekle, cenaze namazını kastediyor.

‘Hakka buğz ederim’ sözüyle kastettiği şey, ölümdür. Herkes için Hak (ölüm) vaki olacak. Mevla Teala’ya daha fazla kulluk yapabilmek için ölümü istemiyor.

‘Fitneyi severim’ derken fitneden kastı ise evlatlarıdır. Çünkü Mevla Kur’an-ı Kerimde Mal ve evladı fitne olarak zikredilmiştir. (Teğabun: 15)

Yahudi ve Hıristiyanları tasdik etmesinden murat ise onların birbirleri hakkındaki sözlerini tasdik etmesidir.

Görmeden şehadet ettiği ise, Allah’a ve ahiret gününe iman etmesidir.

Bu açıklamaları dinleyen adam Imam-ı Azam’a hayran kaldı. Kendi kendine: “Bu ne ilim, bu ne feraset, bu ne zeka … Demek ben böyle bir dahiye düşmanlık ediyormuşum.” diye düşündü. Hemen Imamı Azam’ın ellerine sarıldı. Ve bu güne kadar kendisine yaptığı düşmanIıktan dolayı af etmesini istedi ve helallik diledi.

İslâmsız Geçen Günlerime Acıyorum

İşkodra’nın bir ilçesi olan Koplik’e giderken bir hâdiseyle karşılaştık. Bizi çok etkiledi, bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.

Arabayla şehrin dışına çıktık. Köy yollarından geçerken karşımıza bir mescid çıktı. Biz, şoförümüzden mescidin önünde durmasını ricâ ettik. Hava çok soğuktu. Baktık, mescidin kapısı aralıktı. İçeriye girdik. Farklı yaşlardan birkaç küçük kız, ellerinde Elifbâ ve Kur’ân-ı Kerim’ler incecik halının üstünde oturmuşlar, o günkü derslerine hazırlanıyorlar. Hocaları daha gelmemiş. En küçükleri 6-7 yaşlarında, beş kişiler… Onlara selâm verdik. Yanlarında biraz durduk, hasbihâl ettik. Onların bu kış günü, ısıtma sistemi olmayan bir mescidde, incecik bir halının üzerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenmeye çalışmaları bizi derinden sarstı. Din uğruna bu kadar çile ve fedâkârlığı göze alan bu insanlara, Allah elbette kolaylık verecek, rahmetini esirgemeyecektir. Bir de kendi yaşadığımız topraklardaki maddî imkânlarımız gözümüzün önüne geldi; ve kendi kendimize, “Acaba hangimiz dinimizin kıymetini daha çok biliyor” diye sormadan edemedik.

Koplik’ten sonra Progres’te hanımlara bir sohbetimiz oldu. Peygamber Efendimiz’den ve onun mükemmel hayatından bahsettik. Âile hayatını, çektiği çileleri, ahlâkını, fazîletlerini anlattık. Ayrıca İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu, âile ve kızların eğitimin ne derece ehemmiyetli bir konu olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Burada büyük bir hanım cemaat bizi dinledi. Onların aktif olarak dînî hayat ve hizmetlerin içinde yer almasında Hayriye Begü Hanım’ın büyük bir rolü olmuş. Şebnem okuyucuları, Hayriye Hanım’ı yakından tanırlar. Kendisiyle Şebnem Dergisi’nin 9. sayısında bir röportajımız olmuştu. İşte bu Hayriye Hanım, mahalle mahalle, ev ev çevresindeki insanları ziyaret edip onlarla ilgilenmiş, her gönüle giden bir yol bulmuş ve hemen her akşam bir grupla birlikte olarak büyük bir müslüman hanımlar cemaatinin oluşmasına öncülük etmiş. Allah kendisinden râzı olsun, hizmetlerini meşkûr eylesin.

Progres, Altınoluk’un Arnavutçası olan Etika’nın hazırlandığı bir mekân… Arnavutluk hizmetlerinin merkezlerinden bir tanesi… Burada konferans salonu, kütüphane, bilgisayarlar vb. sosyal imkânlar da mevcud. Bu vesileyle Arnavutluk’ta emeği ve hizmeti bulunan herkesi tekrar minnet ve şükranla anıyoruz.

Bu konferans ve sohbeti müteâkip yakından tanışma fırsatı bulduğumuz bir hanımefendiden bahsetmek istiyorum. Kendisi, görüşleriyle yaşayış ve âile hayatıyla bizi çok etkiledi. Geçen sayımızda ismini duyurduğumuz Anila (Amine) Hanımefendi ile sizleri tanıştırıp aradan çekiliyorum:

Kendisi İşkodra İmam Hatip Lisesi’nde matematik öğretmeni… İslâmiyet’i yaşamaya başlamadan önce, sadece adı Müslüman olanlardan… Ama İslâmiyet’i gerçek mânâsıyla öğrenip yaşamaya başlayınca hayatı tamamen değişmiş. Her Pazartesi-Perşembe mutlaka oruç tutan ve gece namazlarını hiç aksatmayan Anila Hanım, birçok talebesinin de namaza başlamasına vesîle olmuş. Okulun en çok sevilen hocahanımlarından…

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

İsmim Anila Barbaroşi. 35 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. İşkodra İmam Hatip’te matematik öğretmeniyim. Üç sene önce dinimi yaşamaya başladım. Fakat her geçen gün yeni bir şeyler öğrenerek İslâmî yaşayışımda ilerlemeye gayret ediyorum.

Sizin dinimizi yaşamanıza vesîle olan hâdise nedir?

Şefkat ve merhamet duygusu, bence bir müminin en önemli vasfı olmalıdır. Bu duygularım, ben dinimi yaşamaya başlamadan önce de ruh dünyamda çok ağır basardı. Yine İslâm’ı yaşamaya başlamadan önce de Allâh’ın birliğine inanıyordum. Mesela yılbaşı kutlamalarına katılmaz, banyo yapar bir kenara çekilir ve sadece Allâh’ın birliğini düşünürdüm.

6 sene önce İmam Hatip’te vazifeye başladım. Orada bir talebem vardı, okulun en başarılı talebesiydi. Kapalı bir öğrencimizdi. Dersine girdiğim ilk zamanlardan itibaren bende farklı bir şeyler sezmiş. Benim gibi merhametli bir insanın, İslâm’dan uzak bir hayat içinde olması onu çok üzüyormuş. “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.” derler ya, o, bana yaklaşmaya çalıştıkça ben ona karşı çıkıyordum. Ama sonra pes ettim. Ve ona teslim oldum. Asıl sebep talebem oldu, ama sonra kendim araştırmaya başladım.

Önce sûreleri ezberlemeye başladım. İlmihal kitabına bakarak namaz kılmayı öğrendim. Tabiî bu önceleri çok zor oldu benim için… Biz, o zaman dört kişi, bir odanın içinde yaşıyorduk ve hâmileydim. Eşimin âilesi de evin diğer odalarında yaşıyordu. Onlardan hiçbiri İslâm’ı yaşayan insanlar değildi. Evde namaz kılacak bir yer bulamayınca evin bodrum katına indim. İlk namazlarımı orada kılmaya başladım. Onlar, bütün hayatım boyunca kıldığım en güzel namazlardı. Orada bulduğum mânevî heyecanı, başka yerlerde tam mânâsıyla bulamadım.

Bu arada İslâm’ı anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuduğum şeyden kalbim tatmin olunca, hemen yaşamaya başlıyordum. Okuduğum bir kitapta gece namazının fazîleti anlatılıyordu. Ondan sonra da gece namazlarına başladım. Bazen kendi talebelerime de söylüyorum:

“–Eğer size gece kalkıp yapılacak bir iş söylense, bunu yapınca da bin euro verilecek olsa ne yapardınız? Hemen kabul ederdiniz değil mi? Allah Teâlâ ise, o bin eurodan daha kıymetli ecirler veriyor. Cenâb-ı Hak, gece o vakitte kullarını görmek istiyor, onların istediklerini vermek istiyor. Ama insanlar arkasını dönüp yatıyorlar. Bunu düşününce Sübhânallâh, İnsan, Rabbinin dâvetine nasıl gafil kalır.” diyorum.

Çevrenizdekilere İslâm’ı nasıl tebliğ etmeye başladınız?

İslâm’a dönmesini istediğim ilk kişi, benim öz annem olmuştur. Onun kalbini tanıdığım için, ahlakını bildiğim için, onun İslâm’dan uzak olmasına çok üzülüyordum. Gerek annemle ilişkimde, gerek talebelerime karşı muâmelelerimde, İslâm’ı anlatırken hep yumuşak davrandım. Ama onlar benden, dinimin dışında bir şeyler istediklerinde sertleştim ve tâviz vermedim. Annem şimdi beş vakit namazını kılıyor elhamdülillaâh… Bütün talebelerim de namaza başladı. Sadece beş vakit değil, hepsi gece namazına da kalkmaya başladılar. Hepimiz Pazartesi, Perşembe oruçlarımızı beraber tutuyoruz. Bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm öğrenmeye başladık.

Şimdi düşünüyorum da, İslâmsız yaşadığım her an bana değersiz geliyor. Yaptığım her işi, Allah rızası için yapmıyorsam, bana değersiz geliyor. İslâm’la buluştuğumdan beri kendimde büyük bir enerji görüyorum ve hep okumaya gayret ediyorum. İslâm sayesinde insanları daha fazla etkilediğimi düşünüyorum.

Eşiniz, çocuklarınız da sizin gibi dini yaşamaya başladılar mı?

Üç çocuğum var. Oğlum 11 yaşında, beş vakit namazını kılıyor. Bazen cemaatle namaz kılabilmek için okuldan kaçıyor. Kızım altı yaşında sûreleri okumaya başladı. Küçük oğlum ise, iki yaşında, ama dört sûre biliyor. Yaşadıklarım içinde bana en zor gelen eşimin tesettüre girmeme izin vermemesi… O, namazıma, orucuma karışmıyor, fakat örtünmemi istemiyor. Dua ederseniz inşallah bir gün bu da olur.

Ben iki sene önce, uzun etek ve uzun kollu gömlek giymeye başladım. Bunda bile çok tepki gördüm. Gerek kendi akrabalarım, gerekse kocamın akrabaları çok karşı çıktılar. Sonra plaja gitmemeye başladım. En son plaja gittiğimde, kendimi çok kötü hissetmiştim. Kendimi saklamak, bir şeylerle örtmek istedim. Bu da son oldu, bir daha hiç gitmedim. Aslında insanda o utanma duygusunun olması şart… Bence bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi utanma duygusunun olmasıdır.

Çocuklarınız maşallah çok küçük yaştalar. Fakat muntazaman namazlarını kılıyor ve sûreleri ezbere biliyorlar. Onlara nasıl namazı anlattınız, nasıl sevdirdiniz?

Namaz kılmaya başladığım zaman kızım üç yaşındaydı. Önce ben namaz kılarken üstüme çıkıyordu, rahat vermiyordu. Bilirsiniz çocuklar, her şeyi taklitle öğrenirler. Kısa bir süre sonra beni taklit etmeye başladı. Çocuklar için dinimiz anlatan “cd”lerden aldım. Televizyon izlemiyorduk artık… Cd’leri beraber izliyorduk, ben de onların anlayacağı şekilde yavaş yavaş anlatıyordum. Kızım bir gün:

“–Ben de namaz kılarsam Rabbim beni de sever mi?” diye sordu. Ben de:

“–Tabii ki sever. Hem de çocuk olduğun için daha çok mükafat verir; içini de, dışını da güzelleştirir, iyi bir insan olursun.” dedim.

Namazını kılar kılmaz hemen aynanın karşısına geçip “Acaba daha güzel oldum mu?” diye bakıyor. Ayrıca başörtülü kızları çok seviyor. Onları sokakta bile görse tanımasa da koşup sarılıp öpüyor.

Oğlum ise, ben namaza başladığımda sekiz yaşındaydı. İslâm’ı, onunla beraber yaşamaya başladık. Oğlum biraz daha büyük olduğu için, onun arkadaş seçimine dikkat ettim. Benim İslâm’ı yaşamama vesîle olan talebemin bir nişanlısı vardı. Onunla görüşmesini sağladım. Çünkü O, İslâm’ı yaşamayı seven, gayretli bir müslümandı. Eşimin bir akrabası var. O da İslâm’ı yaşadığı için akrabaları onu dışlıyorlar. Oğlum, bu ikisiyle arkadaşlık kurup onlarla sohbet etmeye başladı. Bunun dışında ben okuduğum kitapları oğluma veriyordum. Anlayamayacağı yerleri, onun anlayacağı şekilde izah ediyordum.

Geçen sene bir hocaya sordum:

“–Benim oğlum imam olabilir mi? Böylece biz evde beraber cemaatle namaz kılsak!” diye…

“–Yaptığının farkındaysa, aklı başındaysa kıldırabilir.” dediler.[1]

Çok sevindim. Oğlum, beni en fazla tenkid eden kişidir. Çünkü bazen onu sabah namazına kaldırmıyorum. Kaldırmadığım zamanlar bana çok kızıyor. Benimle beraber Pazartesi-Perşembe günleri oruç tutmak istiyor. Abdest alırken çocuklarıma cevap verince hemen beni uyarıyor:

“–Abdest alırken konuşma!..” diyor.

Bazı şeyleri benden daha iyi öğrendi. Aslında onun için dini yaşamak daha zor… Okulunda neredeyse dinini yaşayan hiç kimse yok. Okulunda dindar bir tane öğretmeni var, sabahları o öğretmeninin yanına gidip kulağına eğilip:

“–Selamün aleyküm.” diyor.

Diğerlerinden kendisini saklıyor. Ben de sıkı sıkı dikkatli olmasını tembihliyorum, çünkü bizim etrafımızda hep din düşmanları var.

Oğlumun geleceğini bilemem, ama dinini iyi öğrenip, İlahiyat Fakültesi’ni bitirmesini isterdim.

İslâm, anne olarak benim işimi çok kolaylaştırdı. İslâm’da, bir ebeveynin evladına vermek istediği her şey, emir ve yasak olarak belirlenmiş. Ben İslâm’ı bir yarışma olarak düşünmeye başladım. Kimler daha çok sevap kazanırsa, yarışmayı onlar kazanacak… Her gece yatmadan önce kendimize sormalıyız, “Biz, bugün Allah için kazandık mı? Yoksa kaybedenlerden mi olduk?” diye…

Ben şimdiden Allah için yaptıklarımın karşılığını görmeye başladığımı hissediyorum. Talebelerimle konuştukça, daha çok kitap okuyup öğrenmeye ve yaşamaya gayret ediyorum. Çünkü her gün daha başka sorular soruyorlar. Duâ ederken de tek kendi talebelerim ve yakınlarım için duâ etmiyorum. Düşmanlarım için de dua ediyorum:

“–Yâ Rabbi! Bana güzel ilim ve yaşama gayreti ver ki, düşmanlarımın kalbine de girip onlara da İslâm’ı anlatabileyim.”

Âmine ismini neden seçtiniz?

Aslında ben seçmedim. Oğlum bir gün yanıma geldi:

“–Biz öldüğümüz zaman kendi isimlerimizle çağrılacakmışız. Neden bana güzel bir isim vermedin?” dedi ve sonra da:

“–Ben artık ismimi değiştiriyorum, kendime Muhammed ismini veriyorum.” diye ekledi.

Ardından benim ismim problem oldu. Yok Hatice olsun, Âişe olsun derken, oğlum:

“–Peygamber Efendimiz’in annesinin ismi «Âmine», senin ismin de Âmine olsun!..” dedi.

Aslında oğluma benim isim vermem gerekirken o bana isim vermiş oldu.

Elhamdülillah…

Birçok insan ezân okunan minarelerin altında yaşıyor, ancak namaz kılmıyor; tesettüre girebileceği bir ortama sahip, fakat örtünmüyor. Bu durumda olan kardeşlerinize neler tavsiye etmek istersiniz?

Estağfirullah, ben kimim ki, müslümanlara böyle bir konuda tavsiyede bulunayım. Benim de eksiklerim, hatalarım var. Ancak bu konuda kendi düşüncelerimi ve hissettiklerimi söyleyebilirim sadece…

Biraz önce sizin de, Peygamber Efendimiz ile ilgili seminerde bahsettiğiniz gibi, her insanın doğru bir örneğe ihtiyacı var. Ben de hayatımda ne bir siyasetçiyi, ne de bir sanatçıyı örnek aldım. Kendi fıtratımı, duygu ve düşüncelerimi, kısacası kendimi Allah’ın Rasûlü’nde bulduğum kadar hiç kimsede bulamadım. Hayatlarında huzur arıyorlarsa, Peygamber Efendimiz’e yönelsinler. Ben hayatım boyunca aradığım her şeyi O’nda buldum.

Ben talebelerime de hep söylüyorum:

“–Başka şeylerle uğraşmayı bırakın!.. Kendinizi tanıyın. On dakikalık tefekküre dalarsanız, nereden geldiğinizi, varlığınızı düşünürseniz çok fazla bir ilme bile gerek kalmadan hemen İslâm’ı bulabilirsiniz.” diyorum.

Kendilerinden bol bol Kur’ân okumalarını istiyorum. Okudukça aradığınız her şeyi bulacaksınız. On yaşında da olsan, yirmi yaşında da sana cevap verecektir. Onun için Kur’ân’a ve Peygamberimize sarılan aradığı huzuru bulur.

Bundan sonra hayatınızdaki hedefleriniz nedir?

Elhamdülillah seçtiğim yoldan emînim. Etrafımdaki insanlardaki yanlışlıkları gördükçe, İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünüyorum. Bunlar benim imanımı arttırıyor. Bu dünyada ne kadar misafir olduğumu düşünürsem, imanım ve azmim de o kadar artacaktır.

Şimdi en büyük isteğim, bir kere hac veya umre yapabilmek… Ama buradaki maddî imkânlarla çok zor… Haccı okuduğum her zaman çok heyecanlanıyorum. Kendimi oralarda hissediyorum. Bu röportajı okuyan kardeşlerimin de bu konuda bana çok duâ etmelerini istiyorum.
Sizinle tanıştığımız için çok mutlu olduk. İnşâallah bu röportaj, sizin haccınıza vesile olur. Ve nice hidâyetlere vesile olmanız duâsı ile…

Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 38. sayı
[1]Normalde bir insanın namaz kıldırabilmesi için âkıl-bâliğ olması şarttır. Büluğa ermemiş birisinin kıldırdığı namaz, kendisine farz olmadığı için; kendisine ibadetin farz olduğu birisine imamlık yapması doğru değildir. Burada söylenen şey, bölge şartları göz önünde bulundurularak talime yönelik bir cevazdır. Okuyucularımızın bu hususu göz önünde bulundurmasını önemle istirham ederiz.

KARINCA

Küçük bir karınca, her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı…

Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.

Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün kârı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi; eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı?

Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı.

Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve kârlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca, bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü ve bölüm başkanı olarakbaşarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabi ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısı Tavuskuşu’nu işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü.

Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.

Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve kârlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü fark etti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında üç ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi ve elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

BİR HİDAYET ÖYKÜSÜ

Bir Yahudi çocuğun Türk bakkaldan hırsızlığı ile başlar hikaye…
İbrahim Amca bir Türk. Fransa’da yaşıyor ve mütevazı bir bakkal dükkanı var, daha doğrusu küçük bir marketi…
O’ndan alışveriş yapan bir sürü site sakini var dükkânının çevresinde. Her milletten, her dinden, her renk ve ırktan pek çok insanlar…Bu evlerden biri de bir Yahudiaileye aittir.Olayımızın kahramanı Cad, 7 yaşında bu Yahudiailenin çocuğudur.Cad, her gün gelir ve İbrahim Amca’dan alışveriş yapar, her gelişinde de ona çaktırmadan(!) bir çikolatayı cebine indiriverir.
Bu aylarca böyle devam eder.Bir gün yine gelir, alışveriş yapar ama her zaman yaptığı gibi çikolata çalmayı unutur, Çıkar..
İbrahim Amca, arkasından seslenir şefkatle;”Cad, bugün çikolatanı almadın ” Ve uzatır ona her zaman Cad’ın aldığı çikolatayı…Şaşırır çocuk ve “Biliyor muydun?” der hayretle.
İbrahim Amca başını okşar Cad’ın ve “Sakın bir daha çalma Cad, hırsızlık büyük bir suçtur. Başkasının hakkına tecavüzdür! Söz ver bana bir daha kimseden almayacağına böyle. Buraya geldiğinde yine al çikolatanı, ama benden hediye olarak” der şefkatle..Bundan sonra Cad ile arkadaş hatta dost olurlar..İbrahim Amca 50 yaşında, Cad ise 7 yaşında bir çocuktur. Aradan yıllar geçer. İbrahim Amca bu Yahudiçocuğa hem arkadaş hem baba gibi davranır. Ne zaman Cad’ın bir sıkıntısı olsa, doğru İbrahim Amca’sına koşar Cad. O’nun şefkatli sinesine sığınır; Ailesiyle, arkadaşlarıyla vb. tüm sorunlarını anlatır bu dostuna ve nasihatlerini, çözümlerini hayranlıkla dinler, uygular.Ne zaman sıkıntıyla bir sorunla karşılaşsa İbrahim Amca’sına koşar Cad, İbrahim Amcası çekmecesinden bir kitapçıkarır ve Cad’a vererek;
“Hadi aç bir yeri” der, sonra Cad’ın açtığı yüzdeki iki sayfayı okur, Cad’a anlatır ve sorununu böylece çözümlerler birlikte. Hayrettir ki, her defasında da teşhis ve çözümler doğrudur! Dükkandan sıkıntıları bitmiş olarak ayrılır hep.Böylelikle tam 17 yıl geçer; Cad 24 yaşında koca bir genç delikanlı, İbrahim Amca da ötelere yürüyen bir fani… Ama dostlukları hep bu minval üzeri devam etmiştir..Bir gün emr-i Hakk vaki olur ve İbrahim Amca, Hakk’ın rahmetine kavuşur. Ölmeden önce çocuklarına bir vasiyeti vardır İbrahim Amca’nın;
“İçerideki küçük sandık kendisinden hediye olara bu Yahudigence verilecektir.”
Cad, bu en büyük dostunun ölümüyle yıkılır… Çok ağlar, çok yanar. Artık elinden yüreğinden tutan, sorunlarına çözümler bulan, sırdaşı dert ortağı yoktur.
Vasiyet üzerine sandık Cad’a ulaştırılır. Ama ilk anların hüznüyle açmak bile istemez
Neden sonra yine büyük bir sorunla baş başa kalır Cad ve içinden çıkamadığı, çok daraldığı bir vakit aklına İbrahim Amcası gelir, gözleri dolar; derken aklına sandık gelir. Koşar açar sandığı. Bir de bakar ki sandıktan, İbrahim Amca’sının eline verip açtırdığı ve okuduğu böylelikle sorunlarını her seferinde çözümlediği o Kitapçıkar. Kitabı anlamaz çünkü Arapçadır.
Koşar, okutmak için Tunuslu arkadaşına gider. Her zamanki gibi iki sayfa okumasını ve açıklamasını ister ondan. Sorun yine çözümlenmiştir o Kitapsayesinde..
Merak eder Cad, sorar.”Bu Kitapnedir?”
Tercüme eden Tunuslu;”Bu Kur’an-ı Kerim’dir, Müslümanların kitabı”
Cad şaşırır, şoktadır!Hiç tereddüt etmez Cad ve sorar hemen;
“Müslüman olmak için ne yapmalıyım?”
Tunuslu gerekeni söyler-öğretir-yönlendirir ve Cad Müslüman olur.
CadallahKur’an adını alır ve öyle ilerler, öyle kendini yetiştirir ki bu yolda, sadece Avrupa’da yaklaşık 6000 Hıristiyan ve Yahudi’nin Müslüman olmasına vesile olur… Her geçen gün artar, hidayetine vesile oldukları…
Bu eski Kitab’ı karıştırırken arkasında bir harita çıkar önüne orda, İbrahim Amca’nın not ettiği şu ayet vardır: “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle davette bulun.” Bunun Bir işaret olduğunu düşünerek Afrika’ya gider davetçi olarak. Önce Kenya’ya, sonra Güney Sudan’a oradan Uganda’ya ve komşu ülkelere. 30 yıla yakın dolaşır oralarda. Afrika’nın sıkıntıları bitmez. Allah’ın izniyle ve Onun davetiyle İslam’a girenler 6 milyona ulaşır. Ama o Afrika’da hastalanır ve 54 yaşında 2003 yılında Allah’a davet yolunda vefat eder.
Cad’ın annesi koyu Yahudive üniversitede hocadır. O da 2005’te Müslüman olur. yani oğlunun ölümünden 2 yıl sonra, 70 yaşında… Oğlunu Yahudiliğe döndürmek için ve ikna etmek için 30 yıl uğraşmış, bütün tecrübesini bilgisini ve gücünü kullanmış ama muvaffak olamamıştır. İşte budur hakiki din…
Neden Cad hemen Müslüman oldu?
Diyor ki: “İbrahim Amca 17 yıl boyunca bir kere bile bana “Yahudi” ya da “kafir” demedi hatta İslam’a gir bile demedi… Ama bir çocuğun kalbinin nasıl Kur’an’a bağlanacağını iyi bildi.”
Bir Arap kanalında Kur’an’ı, O’na sarılmayı, Kur’an’la amel etmenin lüzumunu anlatan Mısırlı Tebliğci, Dr. Saffet Hicazi konuşmasının sonunu onun kıssasına ayırmıştı. Gözyaşlarıyla İbrahim Amca’yı anlattı. Hele zerafetle, hiç örselemeden yetiştirdiği fidanının, dünyanın dört bir köşesinde, ab-ı hayat dağıtması hiç olacak şey miydi İbrahim Amca’nın?
Dr. Saffet Hicazi, Bizzat tanışır. Cadallah’la ve hikâyesini dinler, elinden hiç bırakmadığı hayli yıpranmış Kur’an’ı sorduğunda Cadallah;”Ammu İbrahim (İbrahim Amca)’nın Kur’an’ı işte bu” der, yanında gezdirmektedir hep..
Londra’da Darfur’a destek ve oradaki Müslümanların sorunlarıyla ilgili bir toplantı sırasında Hıristiyanlaştırılmak istenen Zulu kabilesinin reisiyle karşılaşan Dr. Saffet Hicazi kabile reisine “sen der Cadallah Kurani’yi tanıyor musun?” diye sorunca
Adam çok şaşırır ve heyecanla; “Evet!” der “Sen nerden tanıyorsun, yoksa gördün mü O’nu, konuştun mu Onunla?” peş peşe sıralar sorularını. “Evet der doktor, onunla İsviçre’de karşılaşmıştım.Bunu söyleyince Saffet Bey, ellerine sarılır, elini yüzünü öper, öper gözyaşlarıyla.. Dr: “Sen de onun etkisiyle mi İslam’a girdin?Ve der ki; “Ben O’nun sayesinde Müslüman olan birinin yardımıyla Müslüman oldum. Madem bu eller O’nun elini tuttu, madem bu gözler O’nu gördü, ben sanki O’nu öpüyorum”
AllahCadallah Kurani’ye rahmet etsin. Rabbim İbrahim Amca’ya da rahmet etsin, O gibilerin emsallerini arttırsın… Onların elinden kimler İslam’a girdi Allahbilir. Kapanmayacak bir amel defteri ile Allah’a kavuştu Cadullah ve onun İslam’a girmesine sebep olan İbrahim Amca..
Büyük fedakarlık onların ki.. Hele bu asırda!Herkesin maddeye meftun olduğu, herkesin “ben ben” dediği, kendi çocuklarını bile önemsemeyip, nefsinin bitmez tükenmez arzularının peşinde olduğu şu talihsiz asırda…