2007 Yaz Kuran Kursu

2007 yılındaki yaz kuran kursumuzda yapılan gezi faaliyetleri ve çeşitli programlardan kareler

FARKLI KARİKATÜRLER

 

BENZETTİLER

BENZETTİLER

Yeni bir afyondur yenen her lokma
Biber avrupalı, tuz avrupalı.
Gülücükler sahte kirpikler takma
Dudak Avrupalı, göz Avrupalı.

Bebeklikte benliğini yitiren
Tepe tepe tepemizde oturan
Bizi çıkmazlara alıp götüren
Ayak Avrupalı, iz avrupalı.

Birisi diskoda içer kıvırır
Birisi kulüpte konken çevirir
Yapmasını bilmez ki yıkar devirir
Ana avrupalı, kız avrupalı.

Kalıba uydurdu uyduklarımız
Yazmakla bitmez ki duyduklarımız
Paris modasıdır giydiklerimiz
Astar avrupalı, yüz avrupalı

En mahrem yerlerin kalktı örtüsü
Beş santim tırnaktır ellerin süsü
Bütün bunlar medenilik ölçüsü
Cilve avrupalı, naz avrupalı

İster sarı deyin isterse ırsi,
Büyük revaç buldu makbulün tersi
Duyduğumuz “okey, adiyös, mersi”
Ağız avrupalı, söz avrupalı

Her gün karşımıza on zıpır çıkar
Bağırır, çağırır, devirir yıkar
Dinler kulağımız gözümüz bakar
Şarkı avrupalı, saz avrupalı.

Başımız ayıkmaz binlerce halttan
Örf, adet gemimiz delindi alttan
Analar Muğla’dan, Van’dan, Tokat’tan
Bebek avrupalı, bez avrupalı

Sahnede ekranda hıyar dinleriz
Deliye, densize uyar dinleriz
Saçma çığlıkları duyar dinleriz
Şarkı avrupalı, saz avrupalı

Herkes soyunuyor açılmıyor ki
Sokakta boynuzdan geçilmiyor ki
Müslüman gavurdan seçilmiyor ki
Şekil avrupalı, poz avrupalı

Türklük bu mu desem bu diyecekler
Şampanyayı sorsam su diyecekler
Bir gün kökümüze hu diyecekler
Kabuk avrupalı, öz avrupalı.

Abdurrahim Karakoç

İLK HAC KAFİLESİ YOLA ÇIKTI

Kuyulu caminin de çatısı altında olduğu, Diyanet İşleri Başkanlığının 2012 hac organizasyonu kapsamında kutsal topraklara gidecek ilk kafileler 17 Eylül Pazartesi günü yola çıktı. Toplam 2 bin 400 hacı adayının yer aldığı 12 kafileyi taşıyacak uçaklar İstanbul, Ankara, Denizli, Gaziantep ve Hatay’dan havalanacak. Hacca gitmek üzere yola çıkacak son kafile, 20 Ekimde Türkiye’den ayrılacak.

30 Ekimde başlayacak dönüşler ise 29 Kasımda son bulacak.

YETİŞKİNLERE ARAPÇA EĞİTİMİ

DERYA KÜÇÜK HOCA İLE… …
KUYULU CAMİİ EĞİTİM KÜLTÜR SOSYAL YARDIMLAŞMA DERNEĞİNDE MEHMET YAĞCI HOCANIN 10 YILLIK ÖĞRENCİSİ OLAN, VE DERNEK BÜNYESİNDE 3 YILDIR YETİŞKİNLERE ARAPÇA DERSLERİ VEREN DERYA KÜÇÜK HOCA İLE DERSLER DEVAM ETMEKTEDİR . DERYA HOCA DERS ESNASINDA GÖRSEL MATERYALLERİ KULLANARAK DERSLERİ DAHA KEYİFLİ HALE GETİRMEKTEDİR.

NİSAN AYINDA AÇILACAK YENİ KURUMUZUN KAYITLARI BAŞLAMIŞTIR. MÜRACAAT : DERNEK YETKİLİLERİ

OKUMA YAZMAYI GEÇ SÖKEN ÇOCUKLARA DİKKAT

”Öğrenme güçlüğü” olan çocuklar akranlarından daha geç okuma-yazma öğreniyor.

Çocuk ve ergen psikiyatrisi uzmanı Prof. Dr. Elvan İşeri, ”öğrenme güçlüğü”nün erken fark edilmesinin bu çocukların okul başarısını olumlu etkilediğini, ailelerin ve öğretmenlerin dikkatli olması gerektiğini söyledi.

”Öğrenme güçlüğü”nü, ”Kişinin yaşı, zeka düzeyi ve eğitimi göz önünde bulundurulduğunda okuma, matematik ve yazılı anlatımının beklenenin altında olması” şeklinde tanımlayan Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri Ana Bilim Dalı öğretim üyesi İşeri, öğrenme güçlüğü olan çocuklarda zekanın normal olduğunu söyledi.

Buna rağmen bu çocukların farklı alanlarda öğrenme güçlüğü yaşadığını anlatan İşeri, ”Okul çocuklarında yüzde 2-10, toplumda ise 5-10 arasında görülür. Erkeklerde daha fazla rastlanır” dedi.

”Üç grupta görülür”

Öğrenme güçlüğünün ”okuma”, ”matematik” ve ”yazılı anlatım” bozukluğu olmak üzere 3 farklı grupta sınıflandırılabileceğini ifade eden İşeri, şu bilgileri aktardı:

”Bunların hepsinin bir arada ya da tek tek görüldüğü çocuklar da vardır. Tanı aşamasında öykü çok önemlidir. Aileden detaylı bir öykü alıyoruz. Okuma, yazma ve matematik alanıyla ilgili çeşitli sorular soruyoruz. Öyküden sonra bir takım testler yapıyoruz. Bunların içinde zeka testi de var. Zeka testinde ise ‘normal’ ya da ‘düşük normal’ çıkabiliyor. En fazla bu kadar düşüklük olabiliyor. Bu normal zeka düzeyindeki çocukların aldığı bir tanı.”

İşeri, okuma güçlüğü olan çocukların zeki ama okuma hızlarının çok yavaş olabileceğini söyledi. Bu çocukların doğru heceleme yapmalarına rağmen hızlı okuyamadıklarını, bu nedenle sorunun 1. sınıfın 2. döneminde ortaya çıktığını vurgulayan İşeri, tanı konulmadan önce bu dönemin beklenmesi gerektiğini kaydetti. İşeri, aynı çocukta hem dikkat eksikliği hem de öğrenme güçlüğünün olabileceğini söyledi.

Hiperaktivite ve öğrenme güçlüğü arasındaki fark

Hiperaktivite ve öğrenme güçlüğü arasında fark olduğunu bildiren İşeri, ”Dikkat eksikliği olan çocuğa ‘dikkat et’ dediğimiz zaman yanlışını hemen düzeltir. ‘Tekrar oku’ dediğimiz zaman hemen doğrusunu okur. Ama öğrenme güçlüğü bu kadar kolay düzeltilemiyor. Yani yine eksik okuma, tersten okuma, ya da okuduğunu anlayamama şeklinde o güçlük sürüyor. Dikkat eksikliğinde bir an kendini toplayıp düzeltebiliyor. Öğrenme güçlüğü yaşayan çocuk, sözcük atlama, hece atlama, satır atlama, harf karıştırma, parmakla takip ederek okuma gibi hatalar yapabiliyor” şeklinde konuştu.

Matematik bozukluğunda, çocukların ritmik saymalarda sorun yaşayabildiklerini anlatan İşeri, düzden ve tersten saymalarda sıkıntı olabileceğini söyledi. İşeri, alfabedeki harflerin sıralı bir şekilde yazılmasında, yer ve zaman bilgilerini vermekte zorlanan vakalar olduğunu kaydetti.

Yazılı anlatım bozukluğunda ise çocukların yazı karakterlerinin bozuk olabileceğini ifade eden İşeri, karakter bozuklukları dışında harflerin karıştırılarak yazılabildiğine dikkati çekti.

Özellikle sözel öğrenme güçlüğü yaşayan çocuk grubunda dil gelişiminin sorgulanması gerektiğini belirten İşeri, geç konuşmanın öğrenme güçlüğünün ön belirleyicisi olabileceğini kaydetti.

Sözel olmayan öğrenme güçlüğünün daha fazla görüldüğüne işaret eden İşeri, çocukların düğme ilikleme, çatal bıçak kullanma, iki tekerlekli bisiklet kullanma, bağcık bağlama, ip atlama, kıyafet çıkarma gibi becerilerinde sorun yaşadığını söyledi.

”Akademik başarıda düşüklük görülebilir”

Öğrenme güçlüğünün fark edilmemesi durumunda akademik başarısızlık görülebileceğini anlatan İşeri, ”Çocuk, sözel iletişim kurmada, ince motor koordinasyon becerilerinde, sosyal iletişim konularında zorlanabilir. Ama en çok akademik başarısı olumsuz etkileniyor. Burada çocuğun doğru yönlendirilmesi önemli. Matematik ile ilgili yoğun bir öğrenme güçlüğü olan bir çocuğu zorla matematiğe yönlendirmeyip, türkçe, sosyal alana kaydırırsanız çok daha başarılı olabilir” diye konuştu.

Çocuğun oyun, kurduğu ilişkiler, soruları, bakışları, davranışlarıyla kapasitesini ortaya koyacağını bildiren İşeri, öğretmenlerin bu durumları değerlendirmesi halinde öğrenme güçlüğü çeken çocuğu fark edebileceğini söyledi.

Öğretmenlerin böyle durumlarda aileyi uyarması gerektiğini ifade eden İşeri, öğrenme güçlüğü olup da çok iyi noktalara gelebilen çocuklar olduğunu kaydetti.

İşeri, şöyle devam etti:

”Çocukken zorlandığı alanı tespit edip üstünde duruyoruz, üzerinden tekrarlarla geçerek eğitimini sağlıyoruz. Mutlu olması içinde meslek seçiminde güçlü olduğu alanda tutunabilmesi önemli. Öğrenme güçlüğü tanısı konulmazsa ‘neden yapamıyorsun?, niye öğrenemiyorsun?’ gibi eleştiriler çok gelebilir. Bu sefer çocukta sosyal sorunlar, sosyal çekingenlik, okul korkusu, öz güven azlığı, depresyon gibi çeşitli ruhsal hastalıklar da ortaya çıkabilir. Burada bilinçli yaklaşmak gerekir. Birebir eğitim çok önemli. Eğitimin bilinçli bir şekilde çocuğun zorlandığı alana yönelik planlı bir şekilde verilmesi gerekir.”

Kaynak: AA

Hz. YÛSUF (a.s)

Kur’an’da ismi geçen Beni israil peygamberlerinden biri.

Hz. Yûsuf Kurân’da adi geçen peygamberlerden birisi olup, Yakub Peygamber’in ogludur. Nesebi Hz. ibrahim’e kadar varir (Kamil Miras, Tecrid Tercemesi, IX, 139).

Kur’ân-i Kerîm’de kendi adini tasiyan bir sûre vardir. Tamami 111 âyet olan bu sûrenin 98 âyeti (4-101) Hz. Yûsuf’tan bahseder. Bu âyetlerde anlatildigina göre Hz. Yûsuf’un hayat hikâyesi özetle söyledir:

Hz. Yûsuf’un on bir tane erkek kardesi vardi. Yûsuf fevkalâde güzel ve son derece zekî idi. Babalari Hz. Yakub en çok Yûsuf’u seviyordu. Bu sevgiyi agabeyleri kiskaniyorlardi.

Yûsuf (a.s) bir gece rüyasinda on bir yildizin, günes ve ayin kendisine secde ettiklerini gördü. Bu rüyayi babasina anlatti. Babasi rüyanin, Hz. Yûsuf’un büyük bir adam olacagina isaret oldugunu anladi ve Yûsuf’a rüyasini agabeylerine anlatmamasini tembihledi. Ancak, agabeyleri bundan haberdar oldular ve Yûsuf’u öldürüp bir yere atmayi planladilar. Babalarindan izin alarak, gezip eglenmek bahanesiyle Yûsuf’u alip kirlara,götürdüler. Onu bir kuyuya attilar, gömlegini da kana bulayarak, “Yûsuf’u kurt kapti” diye babalarina yalan söylediler.

Kuyunun yanindan geçmekten olan bir kafile Yûsuf’u buldu ve köle olarak satmak üzere alip, Misir’a götürdüler. Orada az bir fiyatla onu Azîz (maliye bakani)’e sattilar.

Azz’in hanimi Yûsuf’a göz koydu. Onu kendisiyle beraber olmaya çagirdi. Yûsuf (a.s) bunu kabul etmeyince, ona iftira edip kocasina sikayet etti ve hapse attirdi.

Hz. Yûsuf senelerce hapiste kaldi. Orada hükümdarin serbetçisi ve asçisi ile tanisti. Onlarin gördükleri dünyalarin yorumunu yapti. Birisinin, kurtulup efendisinin hizmetine devam edecegini, digerinin ise öldürecegini söyledi. Sonunda dedigi çikti. Hz. Yûsuf, kurtulana, kendisini efendisinin yaninda anmasini istedi.

Hükümdar bir gece rüyasinda yedi zayif inegin yedi semiz inegi yedigini ve yedi yesil basakla yedi kuru basak gördü. Bu rüyanin yorumunu yaptirmak istedi. Hz. Yûsuf’un rüya yorumu yaptigini ögrendi ve onu hapisten çikarip, rüyasini anlatti. Hz. Yûsuf, yedi sene bolluk olacagini, pesinden gelen yedi senenin ise kitlikla geçecegini söyledi. Bunun üzerine hükümdar, Hz. Yûsuf’u maliye bakanligina getirdi. Yûsuf (a.s) bolluk yillarinda bütün ambarlari zahire ile doldurttu; kitlik yillari gelince bu zahireyi halka dagitmaya basladi. Ayni kitlik, Hz. Yûsuf un babasinin memleketi olan Ken’an diyarinda da yasandi.

Yûsuf (a.s)’un kardesleri de zahire almak için iki kez Ken’an ilinden Misir’a geldi. Sonunda Yûsuf (a.s) kardeslerine kendini tanitti ve onlari affettigini belirterek, “Bugün azarlanacak degilsiniz, Allah sizi bagislar, o merhametlilerin merhametlisidir” (Yûsuf, 92) dedi. Yûsuf (a.s), babasi, annesi ve kardeslerinin tamamini Misir’a davet etti.

Ailesi Misir’a vardiginda Yûsuf (a.s) anne ve babasini tahta oturttu; diger onbir kardesi ise Hz. Yûsuf’un önünde egildiler. O zaman Yûsuf (a.s); “Babacigim, iste bu vaktiyle gördügüm rüyanin çikisidir; Rabbim onu gerçeklestirdi. seytan benimle kardeslerimin arasini bozduktan sonra, beni hapisten çikaran, sizi çölden getiren Rabbim, bana pek çok iyiliklerde bulundu. Dogrusu Rabbim, dilegine lütufkardir. O süphesiz, bilendir, hâkimdir” (Yûsuf,100) dedi. Bu sekilde israil ogullari, Filistin’den Misir’a gelip yerlesmis oldu. Bir süre sonra Yakub (a.s) vefat etti. Yûsuf (a.s), Allah Teâlâ’ya söyle münacatta bulundu: “Rabbim, bana hükümdarlik verdin, rüyalarin yorumunu ögrettin. Ey göklerin ve yerin yaratani! Dünya ve âhirette koruyanim sensin! Benim canimi, Müslüman olarak al! Ve beni iyilere kat!” (Yûsuf, 101). Yûsuf (a.s)’un hayat hikayesi Kur’ân-i Kerîm’de “Ahsenü’l-Kasas, Kissalarin en güzeli” ünvanini aldi. Pek çok olaylari içeren bu hayat hikâyesi için Allah Teâlâ söyle buyurdu: Ândolsun ki, Yûsuf ve kardeslerinin olayinda, soranlara nice ibretler vardir” (Yûsuf, 7).

Yûsuf (a.s)’un defnedildigi yer, rivâyetlere göre, Ibrahim (a.s)’in medfun bulundugu Kudüs yakinlarinda Halilü’r-Rahman kasabasindadir.

Mefail HIZLI

Kaynak: Sâmil Islam ansiklopedisi

EFENDiMiZ (SAV) ZAMANINDA KUR’AN IN KORUNMASI

“Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz hiçbir peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allah, şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir”

“Korunmuşluk”la, Kur’an vahyinin Hz. Peygamber’e sâlimen ulaşmasını ve nüzulünden itibaren aslını muhafaza ederek günümüze dek intikal etmiş olduğunu anlamak mümkündür. Bilindiği üzere Kur’an diğer İlahi kitapların uğramış olduğu tahrif1 ve tebdîle2 maruz kalmamıştır. Bu sebeple Kur’an’ın hiçbir âyeti, hiçbir kelimesi, hatta hiçbir harfi herhangi bir değişikliğe uğramadan, vahyedildiği orijinal dil üzere günümüze kadar gelebilmiştir. Halbuki diğer kutsal kitaplar için aynı şeyi söylemek zordur. Söz konusu kutsal kitaplardaki tahrife karşı, Kur’an’ın aslını muhafaza etmiş olması, bu korunmuşluğun önemini daha çok arttırmıştır. Elbetteki bunun sebebini Allah’ın “Doğrusu Kitâb’ı biz indirdik, onun koruyucusu da biziz” 3 va’dinde aramak gerekmektedir.

Mahiyeti itibariyle tamamen gaybî bir durum olan vahiy, kurumsal anlamda Allah’tan peygambere doğru bir faaliyettir. Bu faaliyet Kur’an’a göre vahiy meleği aracılığıyla meydana geldiğinden, Kur’an’ın korunarak Hz. Peygamber’e sâlimen intikalinde söz konusu meleğin rolü büyüktür. Bu bakımdan Kur’an vahyinin korunmuşluğu, her şeyden önce onu Hz. Peygambere indiren aracı meleği ve onun güvenilirliğini önemli kılmaktadır4. Böylece vahiy meleği, kendisine eşlik eden o koruyucu meleklerin gözetimi ve koruması altında vahyi getirip peygambere ulaştırmıştır. Bu husus vahy meleğinin ağzından şöyle ifade edilmektedir: ” Biz ancak yüce Rabbin emriyle ineriz. Önümüzde, arkamızda ve bunların arasında olan her şey O’nundur. Rabbin asla unutkan değildir”5.

Vahiy meleğini şeytanın her türlü kötülüğünden koruyan Allah, Kur’an vahyini de tebliğ esnasında şeytanların tasallutundan korumuştur. Bunu açıklayan Kur’an ayeti mealen şöyledir: “Ey Muhammed! Senden önce gönderdiğimiz hiçbir peygamber yoktur ki, bir şeyi arzuladığı zaman şeytan onun arzusuna vesvese karıştırmamış olsun. Allah, şeytanın karıştırdığını giderir, sonra Allah kendi âyetlerini (lafız ve mana bakımından) sağlam olarak yerleştirir. Allah hakkıyla bilendir, hüküm ve hikmet sahibidir” 6.

Olaylara uygun olarak zaman aralıklarıyla inen Kur’an-ı Kerim’in tebliğ aşamasında mevcut olan ilahi koruma Hz. Peygamber tarafından alınan beşerî önlemlerle, tebliğ sonrasında da devam etmiştir. Kendisine nâzil olan vahiyleri Hz. Peygamber derhal vahiy katiplerine yazdırmıştır. Hz. Peygamber okuma yazma bilmeyen bir ümmi idi. Bu hususu Kur’an-ı Kerim şöyle ifade etmektedir “Sen bundan (yani Kur’an’dan) evvel bir kitap okumamış ve sağ elinle de yazmamıştın” 7. “Onlar ki ümmi olan rasul ve nebiye tâbi olurlar”8…Onun ümmî olduğunu tarih bütün açıklığıyla göstermektedir.

Şunu belirtelim ki, Kur’an diğer semâvi kitaplar gibi muayyen bir topluluğa geçici bir süre için indirilmiş değil, kıyamete kadar bütün insanlığa hitab eden evrensel nitelikte bir kitâb olduğu için elbette ki onun hiçbir tebdil ve tahrife uğramadan nâzil olduğu gibi muhafaza edilmeye ihtiyacı vardı.

Kendisine nazil olan vahiylerin bir kitapta toplanmasının ilahi bir murad olduğunu bilen Hz. Peygamber, meleğin tebliğ ettiği vahyi ezberliyor, sonra da vahiy katiplerinden birini çağırarak, gelen kısmı, ait olduğu yeri de tayin ederek yazdırıyordu9. Kaynaklardan anlaşıldığı üzere, Hz. Peygamber, muhtemel bir yanlışlığı düzeltmek için, gelen vahyi yazdırdıktan sonra katipten okumasını istiyordu. Kendisine okunarak mukabele edilmiş olan Kur’an metni, Resulullah’a teslim edilip hâne-i saadette muhafaza ediliyordu10. Yalnız vahiy devam ettiği için, sırayla toplamaya imkan olmadığından bu yazılanlar dağınık haldeydi. Bu arada yazılan Kur’an tümüyle ezberlenmekteydi.

Bilindiği gibi Allah Resulu hem “vahy-i metluv/Kur’an vahyi”ne hem de “vahy-i gayri metluv/sünnet vahyi” ne muhatap idi. Ancak O, kendisine gelen Kur’an’la ilgili bütün metinleri yazdırtır, fakat sünnet vahyini bunun dışında tutarak yazıya geçirtmezdi. Zira O “Benden Kur’an’dan başka bir şey yazmayınız” buyurarak Kur’an’ı Kerim’in yazılması hususunda olağanüstü bir gayret göstermiştir. Hz. Peygamber’in Kur’an’ı öğrenmeye ve öğretmeye teşvik eden hadisleri, bu yöndeki gayretlere hız katmıştı. Sahabîler arasında Kur’an’ı ezber bilenlere “Kurrâ” adı verilirdi11.

Kur’an vahyinin tesbitinde ilk sırayı, hıfz yoluyla yapılan tesbit usülü almaktadır. Zira vahyin Hz. Peygamber’e intikali ancak bu yolla olmuştur. Hz. Peygamber zamanında Kur’an vahyinin tesbiti için resmi bir tedvin yapılmakla birlikte, ezberlemeye daha çok önem verilmekteydi. Çünkü Resulullah’ın ve vahyin muhatabı olan toplumun hakim vasfı, ümmilikti ve o dönemde yazı vasıtalarını teminde de zorluk vardı. Ayrıca, Araplar kuvvetli bir hafızaya sahip oldukları için Kur’an bölümlerini kolayca ezberliyorlardı.

Hz. Peygamberden vahyi işiten sahabiler ya hıfz, yahut ta kitâbet yoluyla dinledikleri bölümlerini tesbit etmeye çalışıyorlardı. Yazı bilenler Peygamber’in tebliğ ettiği vahyi yazıyorlar, ve o yazdıkları metinlerden ezberliyorlardı. Yazı bilmeyen, yahut yazı malzemesini temin etme imkanına sahip olmayanlar ise, Hz. Peygamberin namaz, va’z veya başka vesilelerle okuduğu Kur’an-ı Kerim’i bizzat kendisinden dinleyerek ezberlemeye gayret ediyorlardı. Ancak bu onun eksiksiz olarak tesbit edilip sonraki nesillere nakledilmesinde elbetteki yeterli görülemezdi. Bunun içindir ki, Resulullah Kur’an metninin yazılmasına en az ezberlenmesi kadar önem vermiş ve her vahiy geldiğinde onu hemen yazdırmıştır. Çünkü yazı, hem unutmayı ve yanılmayı, hem de eksiksiz nakli gerçekleştiren yegane vasıtadır12.

Kur’an vahyinin indiği dönemde henüz kağıt mevcut değildi. Bu bakımdan vahiy katipleri gelen vahiyleri kendi imkanlarıyla elde ettikleri malzemelere yazıyorlardı. Bu malzemeler içinde deri ve bez parçaları yazı için en uygun olmakla birlikte diğerlerine göre, temin edilmesi daha zordu. O yüzden bunlar temin edilemeyince taşa, kemiğe, tahtaya ve hurma dallarına yazılırdı. Resulullah’ın tashihinden geçen Kur’an metni, yine onun emriyle çoğaltılıyor, Müslümanların bir kısmı bu çoğaltılan nüshaları alıyor, bir kısmı da tashih edilen metinden kendileri için yazıyorlardı. Kaynaklar, Kur’an’ın tamamının Hz. Peygamber zamanında yazıldığını ve sahabe tarafından muhafaza edildiğini kaydetmektedirler13.

Kendisine nazil olan vahiylerin bir kitapta toplanmasının ilahi bir murad olduğunu bilen Hz. Peygamber, meleğin tebliğ ettiği vahyi ezberliyor, sonra da vahiy katiplerinden birini çağırarak, gelen kısmı, ait olduğu yeri de tayin ederek yazdırıyordu

Kur’an vahyi, Hz. Peygamber’in hayatının yirmi yıldan fazla bir bölümüne yayılmıştır. Yaklaşık çeyrek asra yaklaşan bir süre içerisinde zaman aralıklarıyla gelen kur’an bölümlerini büyük bir titizlikle hıfz, kitâbet ve arza (mukabele) usulüyle tesbit eden Allah Resulü, hayatta iken Kur’an’ı bir cild haline getirememiştir. Zira Hz. Peygamber hayatta olduğu sürece vahiy devam ediyordu. Bazı ayetlerin neshedilme ihtimali mevcuttu. Kitap haline getirilmesi bir takım karışıklıklara sebep olabilirdi. Ayrıca aralıklı olarak indiği bilinen âyetler, bir cilt halinde toplansaydı, bu durum yazmaya, ezberlemeye ve neşre çalışanlara bir takım zorluklar yaşatabilirdi. Diğer taraftan sureler nüzûl tarihine göre tertip edilmediği için inen âyetlerin daha önce inen bir sûreye ilave edilmesi gibi durumlar söz konusu olduğundan kitap haline getirme girişimi karışıklıklara sebep olabilirdi. Vahyin tamamlanmasıyla Hz. Peygamber’in vefatı arasında geçen zaman da Kur’an’ın bir cilt halinde toplanmasına yetecek kadar değildi. Hem hafızalarda ve hem de yazı ile sağlam bir şekilde muhafaza altına alınmış olan Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber’in vefatından sonra Hz. Ebu Bekir ve Hz. Osman zamanında cem’ edilerek bir kitap haline getirilerek günümüze kadar korunmuştur.

Şunu belirtelim ki, Kur’an diğer semâvi kitaplar gibi muayyen bir topluluğa geçici bir süre için indirilmiş değil, kıyamete kadar bütün insanlığa hitab eden evrensel nitelikte bir kitâb olduğu için elbette ki onun hiçbir tebdil ve tahrife uğramadan nâzil olduğu gibi muhafaza edilmeye ihtiyacı vardı. Bu da Hz. Peygamber’in, onu bir takım usûllerle tesbit ettirmesiyle mümkündü. İşte Allah Resulünün de yaptığı, bu görevi kusursuzca yerine getirmekten ibaretti. Onun diğer peygamberlere olan üstünlüklerinden biri de, kendisine vahyedilen kitâbı en sağlam usüllerle tesbit ve muhafaza etmiş olmasıdır.

Kur’an’ın günümüze kadar aslını muhafaza edebilmiş olması, onun ilâhî himaye altında olmasının yanında nebevî tedbirler ve onun izleyicileri olan sahabe ve sahabe sonrası İslâm toplumlarının, Kur’an’ın tahriften korunmasına yönelik sürdürdüğü kesintisiz etkinlikler de söz konusudur. Şayet Hz. Peygamber, Kur’an’ın muhafazası konusunda “Kırâ’at”, “Hıfz”, “Kitâbet” gibi metodlar uygulamasaydı, belki de bugün elimizde tahriften uzak bir Kur’an bulunmayacaktı. Bu yüzden Hz. Peygamber’in Kur’an’ı yazdırmasını İlâhî korumaya yönelik bir talimâtın sonucu olarak değil, tamamen Nebevî bir tedbir olarak anlamaktayız. Dolayısıyla Hz. Peygamber, Kur’an vahyinin inmeğe başladığı andan itibaren gerekli tedbirleri eksiksiz olarak almış ve böylece ona zarar verebilecek ve tahrife götürecek bütün kapıları kıyamete kadar bir daha açılmamak üzere kapatmıştır.

Kur’an metninin Hz. Peygamber tarafından tebliğ edildiği Mîlâdî VII. yüzyıldan beri her türlü tahrifattan, ilave ve kısaltmalardan uzak kaldığı ve hangi türden olursa olsun bu kadar uzun süre benzer biçimde korunan başka bir kitap olmadığı, ilim adamlarının ortak görüşüdür. Hz. Peygamber ve sahabe tarafından Kur’an’ı korumaya yönelik tedbirler, sahabe sonrası İslam toplumları tarafından da günümüze dek yoğun beşeri çabalar halinde kesintisiz bir şekilde sürdürülmüştür. Kur’an’ın tarihi bir gerçek olarak korunmuşluğu, onun diğer kutsal kitaplardan farklı bir konumda olduğunu göstermektedir. Hala ilk günkü parlaklığı, göz kamaştırıcılığı ve manevi etkileyiciliğini korumaktadır.

___
1-Bakara, 2/75; Nisâ, 4/46.
2-Bakara, 2/59.
3-Hicr, 15/9.
4-Elik, Hasan, “Kur’an’ın Korunmuşluğu Üzerine”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul,1998, s: 4.
5-Meryem, 19/64.
6-Hacc, 23/52.
7-Ankebut, 29/48.
8-A’raf, 7/157.
9-Hamidullah, Muhammed, “Kur’an-ı Kerim Tarihi”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul, 1993, s:42.
10-Soysaldı, Mehmet, “Nüzûlünden Günümüze Kur’an İlimleri ve Tarihi”, Elazığ, 1996, 70.
11-Demirci, Muhsin, ” Kur’an Tarihi”, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Yayınları, İstanbul-1997, 104.
12-Demirci, a.g.e., 106 vd.; Derveze, İzzet, “Kur’an’ül-Mecid”, Ekin yayınları,İstanbul-1997, 97-98.
13-Demirci, a.g.e.,133.