SEVGİ SEPETİ AİLESİ’NİN YENİ ÜYESİ

Kuyulu Cami Eğitim Kültür ve Sosyal yardımlaşma derneğinin Sevgi sepeti ailesine yeni bir üye eklendi.Sevgi sepetinin yeni üyesi Kuyulu cami ailesinin dernek hocalarından olan Şüheda DURMUŞ hocamızın ilk çocuğu 03.05.2012 tarihinde dünyaya merhaba diyen Bera Eymen bebek…

Bera Eymen ve ailesini ziyaret ettik ve ziyaretimizde kendisi için hazırladığımız hediyelerimizi takdim ettik.

Bera Eymen’in ve onun nezdinde sevgi sepeti ailesinin bütün bebeklerinin Rabbimize layık bir kul Rasulullah efendimize hayırlı bir ümmüt olmaları temennisiyle…

ÖMER MUHTAR

Ömer Muhtar (1862 – 1931)

Libya’daki direnişin öncüsü ve sembolü Ömer Muhtar, 1862 yılında Libya’nın Defne bölgesinin Batnan kasabasında doğdu. Annesinin ismi Aişe binti Muharib’tir. Ömer Muhtar ilk öğrenimini babası Muhtar’dan aldı. Babası 1878 yılında Hac vazifesini yerine getirirken vefat edince onun ve kardeşi Muhammed’in yetiştirilmesini babasının yakın arkadaşı Seyyid El Giryani üstlendi. Giryani, Ömer Muhtar’ı ve kardeşini Cağbub’taki İslâmi Bilimler Akademisi’ne yazdırdı ve Ömer Muhtar burada sekiz yıl köklü bir din eğitimi aldı. Öğrenim görürken bir yandan da kendisini sanat dallarında yetiştirdi ve marangozluk, ziraatçılık, demircilik ve duvar ustalığı gibi el becerilerini elde etti.

Muhtar’ın liderlik vasfı ve saygın kişiliği kendisine önemli görevler verilmesini sağladı. Cağbub Üniversitesi’nin temsilcisi olarak Sudan ve Mısır’a gönderildi. Çeşitli heyetlere başkanlık da yapan Ömer Muhtar, kabilelerin arasında çıkan anlaşmazlıklarda arabulucu olarak görev aldı. Çağbub Üniversitesi’ndeki eğitimini tamamladıktan sonra Kasur zaviyesinin başına getirildi. Daha sonra güneydeki Ayn Kalak zaviyesi şeyhliğine atandı. Gayretleri ile bu bölgeye Fransız işgal güçlerinin girmesini engelledi. Daha sonra tekrar Kasur zaviyesi imamlığına getirildi ve bu görevini İtalya’nın Libya’ya saldırdığı 1911 yılına kadar sürdürdü.

SENUSİ HAREKETİ
Ömer Muhtar birçok Kuzey Afrikalı Müslüman gibi Senusi tarikatına mensuptu. 19.yy’da Kuzey Afrika’da teşekkül eden bu tasavvuf ekolu kısa zamanda çok hızlı bir inkişaf göstermiş, içinde barındırdığı dinamizm ile Sömürgeci güçlere karşı Afrika Müslümanların soluğunu daima diri ve taze tutmuştur.

Bir tasavvuf ekolünden ziyade bir ıslahat hareketi olarak görülebilecek Senusi hareketi, tarikat ve tasavvufu asli güzelliğine döndürmeyi, onu bir miskinler ocağı olmaktan çıkarıp, hayatın her yönünü kucaklayan bir hizmet kurumuna dönüştürmeyi hedef almıştı. Merhum allame Üstad Ebul hasen en Nedvi “Hakiki tasavvuf” adlı eserinde Senusiliğin tasavvufla cihadı, mücahedeyle mücadeleyi birleştirmenin en parlak örneği olduğunu dile getirmekdir. İslâmi diriliş hareketleri adlı eserinde Mustafa İslamoğlu’nun tespiti de aynı istikamettedir: “Mücadele ve mücahede alanlarının hepsinde birden seferberlik ilan edip iki kanatla birlikte uçabilme iftiharı son iki yüzyıllık İslami diriliş tarihinde sadece Senusilere aittir.”

İTALYA’NIN LİBYA’YA SALDIRMASI
Batılı devletlerinin sömürge kurma yarışında çok geç kalan İtalya uzun zamandır Libya topraklarına göz dikmiş, fakat Abdülhamit’in dirayetli idaresi sayesinde buna fırsat bulamamıştı. İtalyanlar, Abdülhamid’in tahttan düşürülmesinden sonra bu fırsatı bulabilmişti. Mısır’ın İngiliz işgalinde olması, Osmanlı devletinin deniz gücünün neredeyse olmaması vs. gibi sebeblerden dolayı, İtalyanlar, 27 Eylül 1911’de Osmanlı hükümetine verdikleri ültimatomla Trablusgarb’a çıkartma yaptılar. İtalya askeri yetkililerinin hesabı işgalin 15 günde tamamlanacağı yönündeydi. Fakat bir avuç Osmanlı kuvveti ile dayanışma içindeki Libya halkı büyük bir direniş sergiledi. İtalyan askerleri kıyıdaki sahil kentlerinin çevresinde sıkışıp kaldı. Savaş çıkmaza girdi.

Balkan harbinin başlaması ile İtalya ile uzlaşma yoluna giden Osmanlı devleti’nin zaten az sayıda olan kuvvetlerinin çekilmesi ile Libya halkı İtalyan güçleri ile başbaşa kaldı. Bu sırada umum Senusi mücahidinin başı Seyyid Ahmed eş Şerif es Senusi idi. Senusi hareketi ilgili bir çalışma hazırlayan Kadir Özköse bey, Seyyid Ahmed için şunları söylemektedir: “Kuzey Afrika’nın sömürgeci yöneticilerine, hiçbir isim, onun ki kadar uykusuz geceler geçirtmedi. Hatta 19. yüzyılda Cezayirli kahraman Emir Abdülkadir’in veya Fransız yönetiminin başına büyük belalar açan Faslı Abdülkerim’in ismi bile.”

İtalyan güçlerini kıyıya sıkıştıran mücahidler, son darbe için hazırlık yapıyorlardı. Kendisine yapılan barış tekliflerini elinin tersi ile iten Seyyid Ahmed şöyle haykırıyordu: “Gençleri ihtiyarlatacak kadar şiddetli ve uzun sürecek bir savaş istiyoruz; günden güne şiddet ve ciddiyet kazanmakta olan bu savaş yalnız yöresiyle sınırlı kalmayacaktır. Etrafımda “La ilahe illallah Muhammed’un Resulullah” hükmünü kabul eden bulundukça, ruhum bedeninde kaldıkça, hatta Trablus’un dışında bile cihadı sürdürmemiz mümkün olcaktır. Şimdiki gibi binlerce,milyonlarca sadık mücahid bulunduğu zaman değil, belki yanımda bir gülle, bir fişek kaldığı zaman bile barışa gelemem.”

Tam bu sırada Senusi hareketinin ve de Libya halkının kaderini etkileyecek bir olay gerçekleşti ve I. Dünya Savaşı patlak verdi. Seyyid Ahmed, bu savaşa girme taraftarı değildi. Zira Libya’nın tek yardım kapısı olan Mısır’da hareketlerine göz yuman İngilizlere hücum etmek intiharla eş anlamlıydı. Osmanlı devlet erkanının planı ise, Mısır üzerine yapılacak kanal harekatında, Senusi güçlerinin Libya tarafından vurmasıyla İngilizleri Mısır’da boğmaktı. Senusi kamplarına gelen Osmanlı subayları, Seyyid Ahmed’i iknada çok zorlandılar. Almanya’nın gücünü, Mısır’ın Osmanlı idaresine geçmesi ile mücahidlerin Libya’da rahat bir nefes alacağını izah etmeye çalıştılar. Fransız ve İtalyanlar’la birlikte bir üçüncü cephe açmak istemeyen şeyh, sonunda gittikçe artan ısrarlar karşısında kerhen de olsa, Senusi mücahidlerine İngiliz hududuna saldırı emrini verdi.

İngiliz güçlerinin şaşkınlığı sebebiyle hızlı bir ilerleme gösteren Senusi kuvvetleri, İngilizlerin karşı hücuma geçmesi ile ağır kayıplara uğrayıp, Trablus’un iç kesimlerine çekilmek zorunda kaldılar. Öte yandan, Süveyş kanalı civarında Cemal paşa emrindeki Osmanlı birliklerinin başarısız harekatları bütün planları suya düşürdü. Ve bu anlamsız hücum Senusilerin Mısır erzak yolunu tehlikeye düşürmekten başka hiçbir işe yaramadı. Senusi şeyhi, bu ağır yenilgiden sonra bir kere daha Osmanlı devlet adamlarının iknasına boyun eğdi ve halifenin çağrısı üzerine mücadeleyi yarıda bırakarak bir denizaltı ile payitahta geldi ve 1933’te vefatına kadar bir daha Libya’yı göremedi. İstanbul’da büyük şâşâ ile karşılanan, yoğun ilgiye mazhar olan bu büyük mücahidi daha sonra Kuva-i milliyeye destek için Anadolu’yu karış karış gezerken görüyoruz. (Seyyid Ahmed’in hayatı için bkz.Muhammed Senusi-Kadir Özköse-İnsan yayınları-İstanbul-2000)

Seyyid Ahmed’in ayrılması ile yerine Seyyid Muhammed İdris geçti. Bu sıralar İtalya büyük çalkantılar içindeydi. 1922’den itibaren Benito Mussolini liderliğinde Faşistlerin İtalya’da egemenliği ele geçirmesi, Libya üzerindeki kara bulutların daha da artmasına sebeb oldu. İtalya’yı Roma imparatorluğu devrindeki azametine döndürme hülyaları kuran İtalyan “Duçe”si, Trablusgarb’taki direnişin ezilmesini, Senusi mukavemetinin kırılmasını birinci öncelikli iş olarak görüyordu. Evvel emirde İdris Senusi ile yaptıkları tüm anlaşmaları fesheden İtalyanlar, 1923 yılında ikinci işgallerine başladılar.

Merhum Muhammed Esed’in ifadesiyle “eline kılıçtan çok kalemin yakıştığı” Emir İdris ise beklenen İtalyan saldırısı öncesi Libya’yı terk ederek Mısır’a yerleşti. Yerine kardeşi Muhammed Rıza ile amcazadesi seyyid Seyfeddin’i vekil bıraktı. Fakat onlar da, kendisi gibi cihadın yükünü ve liderliğini yapabilecek şahsiyetler değillerdi. Ani İtalyan baskını ile bir an afallayan mücahidler, kısa bir süre içinde bir büyük liderin etrafında toparlandılar. Daha önceki muharebelerde askeri dehası ile Osmanlı subaylarının dahi dikkatini çeken ve bir Senusi liderinin “Onun gibi on insan olsaydı, bize yeterdi” dediği bu kahraman Ömer Muhtardı.

ÖMER MUHTAR’IN HAREKETİN LİDERLİĞİNİ ÜSTLENMESİ
Ömer Muhtar direnişin liderliğini üstlendikten sonra, emrindeki kabileleri 100-300 silahlı atlı ya da yaya olarak küçük grublar halinde organize etti. Bu güçler birer vurucu tim şeklinde idi. Çok hızlı ve seri hareket kabiliyetleri ile İtalyan askeri kollarına, nakliyelerine, karakollara baskınlar yapıyor ve bir anda ortadan kayboluyorlardı. Ömer Muhtar, emrindeki güçler ile İtalyan kuvvetleri arasında, 1923’ten 1932’ye kadar her yıl en az elliden fazla muharebe, ikiyüzden fazla küçük ölçekli çatışma cereyan ediyordu.

İtalyanların savaştığı sadece organize edilmiş bir kısım Senusi birlikleri değildi. Topyekün Libya halkına karşı savaşıyorlardı. Tam bir abluka ve çember içindeki halk bir ölüm-kalım savaşı vermekteydi. Ömer Muhtar, hereketin merkezi olarak karargahını Calu vahasının Cebel-i Ahdar (Yeşil dağ) bölgesine kurdu. Her başarılı lider gibi Ömer Muhtar da istihbarata çok önem vermekteydi. Korkuyu kaçışı akıllarından silmiş bulunan Senusi kuvvetleri, İtalyan garnizonları arasında mekik dokumaya başladılar. Hatta bedevi çoban kılığına girerek İtalyan birliklerinin arasında dolaşmakta ve onların hareket stratejilerini daima kontrol etmekteydiler. Senusilerin giriştikleri çarpışmalar belirsiz ama yaygın bir hal arz etmekte, saldırılar akıl almaz bir halde sürmekteydi.

İtalya’nın Sireneyka valisi Teruzzi, İtalyan birliklerinin içine düştüğü çıkmazı şöyle anlatmaktaydı: “İtalyanların, Senusiler karşısındaki askeri üstünlükleri beş para etmemekteydi. Çünkü savaştığımız güçler düzenli bir ordu değildi. Karşı güçler bir insicam içerisinde hareket etmekteydi. Güçler aynı pozisyonda olsa, ayaklanmaların bastırılması sözkonusu olabilirdi. İtalyan birliklerin çoğu hep savunma durumunda kaldı. Senusilerin direnişi karşısında 5000-10.000 kişilik ordularımız başarılı olamamaktaydı. Çünki mücahidler hiçbir kayıt ve engel tanımamaktaydılar. Zaten kaybedecekleri neleri kalmıştı ki?…Onlar için, esaret ölümden daha beterdi. Yaşadıklari topraklarda boyunduruk altında bulunmayi zulüm saymaktaydılar. Bugün bir yerde ortaya çıksalar, yarın 50 km ötede, ertesi gün 100 km ötede gün yüzüne çıkarlardı. Bir ay ortadan kaybolur, bir süre sonra masum bedevi kılığına girdikleri olurdu. Ya da ormanlıklara dalarak izlerini kaybettirirlerdi. Küçük grublar halinde bulunan, yakalanması mümkün olmayan, çevik, atak, hızlı hareket eden bu ateş parçalarına karşı güçlü askeri birliklerin ne anlamı vardı ki…Gündüzleri biz İtalyanlar, geceleri Senusiler hakim oluyordu.”

Mücahidlerin kesin başarısı için iyi bir teşkilatlanma gerekiyordu. Bu da bir kısım ekonomik ve askeri yardımları gerektiriyordu. Ömer Muhtar, bir ara bunu temin için gizlice Mısır’a gitti ve İdris senusi ile bir takım görüşmelerde bulundu. Ancak İdris, Mısır ve İtalyan hükümetlerinin arasını açmamak için böyle bir yardımı kabul etmedi. Ömer Muhtar’ın Mısır’da olduğunu öğrenen İtalyan gizli haber alma örgütü, onun barış masasına oturması için ikna etmek üzerine bazı ajanlarını Mısır’a gönderdi. Bu ajanlar Ömer Muhtar’ı Mısır’da bulup ona kendilerine göre cazip tekliflerde bulundular. Eğer cihad hareketinden vazgeçer ve teslim olursa kendisine Bingazi’de en güzel bir köşk, hayatının sonuna kadar rahat yaşayacağı yüklü bir maaş, ve ekonomik yardımlar teklif ettilerse de, bu büyük dava adamından tarihi bir şamar yiyerek elleri boş dönmek zorunda kaldılar. Şöyle kükremişti Çöl Arslanı: “Ben her isteyenin böyle kolayca yutabileceği bir lokma değilim…beni kimse imanım, davam ve cihadımdan alıkoyamayacaktır. Allah onların iştahlarını kursaklarında bırakacaktır.”

İdris es Senusi ile yaptığı görüşmelerden ümidini kesen Ömer Muhtar, Mısır’lı müslümanların kısmi yardımlarını alarak, beraberindeki heyet ile Cebelü’l-Ahdar’a döndü. Dönüş yolunda İtalyanlar tarafından planlanan bir suikast da başarısızlıkla sonuçlandı.

1 Şubat 1924 tarihinde Seyyid Ahmed eş Şerif’e yazdığı mektupta haklı olarak şunları ifade ediyordu: “Selamdan sonra…Biliniz ki biz vatanımızın acıklı ve ıstırablı bir hayat yaşayan evlatlarıyız. Vatan, istila kuvvetlerinin çizmeleri altında inliyorken, İdris es Senusi çıkıp Mısır’a gitti. Arkasından İtalyanlar, yapılan bütün anlaşmaları iptal ettiler. İdris, bizi bırakıp Mısır’a iltica etti. Biz ise, kendimizi son derece dağınık bir vaziyette bulduk. Gittiği yönü, doğu ve batısını bilmeyen ve denizin ortasında yüzen bir gemi gibi terkedildik. Sen de aynı şekilde bizi bırakıp Türkiye’ye gitmeyi tercih ettin. Şunu bilin ki, vallahi, vallahi ve sümme vallahi sizi yakalarınızdan yakalayacağımız günler olacak… Sübhanallah… Tatlı olduğu ve meyve verdiği günlerde vatanınıza sahip çıkıyordunuz da, acıklı günlerde nasılda terkedip gidiyorsunuz? Mısır’a, İdris’in yanına vardık. Ondan yardım istedik. Fakat bize, “gidin, kendi başınızın çaresine bakın, bizim size yapabileceğimiz hiçbir yardım yoktur” diye bizi eliboş gönderdi. Yanaklarımızı sulayan acı gözyaşlarımızla, Mısır’dan cephemize döndük. Ancak, şunu iyi biliniz ki, biz Allah’a tevekkül ederek vatanımıza geri döndük ve kanımızın son damlasına kadar dinimizi, vatanımızı ve canlarımızı savunarak asla düşmana teslim olmamak üzere ahdettik. Ancak yine de bir çok şeye muhtacız. Özellikle silah, sonra para, yiyecek ve giyeceğe şiddetle muhtacız. Yardımcımız Allah’tır, Allah…Acele edin…Yardımda süratli davranın imkanınız ne elverirse, az veya çok demeyin.”

Mücahidler binbir yokluk içinde kıvranırken, işgal güçleri, modernize olmuş birlikleri ile artık kesin bir darbe için hazırlanıyorlardı. Kuvvet dengesi olmayan bu çirkin savaşta, İtalyanlar için her şey mübahtı. Direniş güçlerinin halktan yardım görmelerini engellemek için bölgedeki hayvanlar telef edilmekte, mahsuller, ürünler zarara uğratılmakta ve ormanlar yakılmaktaydı. İtalyanlar bu ikinci işgal döneminde hava kuvvetlerini ve zırhlı araçları azami bir şekilde kullandı. Bu da mücahid kayıplarının giderek artmasına sebep oluyordu. Ormanlıkların ateşe verilip, ortadan kaldırılması sonucu, gerilla güçlerinin seyri kolaylıkla kontrol edilebilir hale gelmişti. İtalyanlar sadece 1923-1929 yıllları arasında 141.766 küçük ve büyük baş hayvanı katlettiler. Yine bu yıllar şehid edilen mücahid rakamı İtalyan verilerine göre 4329’du.

Fakat bütün önlemlere rağmen Libya halkının direnişi, Senusi mukavemeti kırılamıyordu. Roma hükümeti beş sene içinde Sireneyka’ya beş vali göndermek zorunda kaldı;Bongiovanni, Mombelli, Teruzzi, Siciliani ve son olarak meşhur Graziani.

“Biz asla teslim olmayız. Ya kazanırız,ya ölürüz. Bizden sonraki nesillerle de savaşacaksınız. Bana gelince. Ben, cellatlarımdan daha uzun yaşayacağım.” Ömer Muhtar

ÖLÜM KALIM SAVAŞI
İtalyanların üstün silah ve insan gücüne karşı mücahidler inatçı bir direniş sergilediler. Çatışmaların dozu gün gittikçe arttı. Bazı araştırmacılar sadece 20 aylık bir zaman diliminde Senusi güçleri ile İtalyan ordusu arasında 263 çarpışma geçtiğini belirtmektedirler ki, bu da mücadelenin şiddeti konusunda bize bir fikir vermektedir. İtalyan kuvvetleri ilk yıllarda ciddi kayıplara uğradılar ve mücahidîne karşı bir üstünlük sağlayamadılar. Mesela Haziran 1923’de Sirte’de meydana gelen bir çatışmada İtalyanlar 13 subay ve 300 asker kayıp verdiler. Genel itibarıyla mücahidler karşısında perişan olan İtalyanlar hınçlarını masum halktan çıkarıyorlardı. Bu ise direnişe olan desteğin gittikçe artmasına sebep oldu ve Mussolini’nin dediği gibi “Siri, yeşil bitki örtüsüyle kan rengine bulandı.”

1927 yılı mücahidler için zaferlerle dolu olarak geçti. Mart ayında İtalyanların 7 taburundan 50 askeri araç pusuya düşürüldü. Üç yüzden fazla İtalyan askerinin öldürüldüğü bu çatışma ile alakalı İtalyan general Mezetti şöyle demektedir: “Mart 1927’de gerillalar bize karşı önemli bir başarı kazanmıştır. Toplam 1200 piyade ve 400 süvari gücüyle, Kaulan-Gerrari-Maaua-Gerdes Abid boyunca uzanan hatlarımızı yararak Cebelü’l Ahdar’ın merkezini ele geçirdiler. Cebel’den Bir Gandula, Sira, Kasr Benigdem, Gergerumma ve sahile kadar uzanan karakollarıyla bizim işgal kuvvetimizi iki kısma böldüler. Kuf bölgelerinde 200 faal asker gerillaların emrinde bulunuyordu.”

Yine bu dönemdeki çatışmalarda mücahidler pek çok düşman uçağını düşürdüler, çok sayıda üst rütbeli subayı öldürdüler. Ve fazla miktarda cephane ve topu ganimet olarak kazandılar. Buna karşı İtalyanlar da yeni tedbirler düşünmeye başlamışlardı. Öncelikle cepheyi içten çökertmenin yollarını aradılar ve kesenin ağzını açtılar. Böylece 13 tane kabile şeyhini satın aldılar. Bu işlerin gerçekleşmesinde Ömer Muhtar’ın çocukluk arkadaşı, Senusi davasına ihanet eden Senusi şeyhi Şerif el Giryani önemli bir rol oynadı.

CEPHEDE SARSINTI
Savaşın gittikçe uzaması, katliam ve kıtlığın insanları telef etmesi, İtalyanların bazı kabile reislerini vaatlerle kandırması mücahit cephesinde bir karışıklığa sebep oldu. Çeşitli kabile şeyhleri Ömer Muhtar’a İtalyanlara teslim olmasını ve bölgelerinden çekilip gitmesini, aksi takdirde kendisi ile savaşacaklarını ilettiler. Böyle tehlikeli bir vaziyette metanetini elden bırakmayan Ömer Muhtar bütün kabile reislerini umumi meşverete davet etti. Kasr el Mecahir’de akdedilen geniş çaplı toplantıda herkes özgürce reyini ortaya koydu. Ortamın alabildiğine gergin ve elektrikli olduğu bir anda Ömer Muhtar sürekli cebinde taşıdığı küçük mushafını çıkararak elini onun üzerine koydu ve tarihe geçen şu mükemmel sözlerle herkesi susturdu: “Vallahi, Ya zafer veya şehadete ermeden bu dağları terk etmeyeceğim ve İtalyanlara karşı devam eden bu savaşı asla durdurmayacağım. Mısır’a gitmek isteyenler buyurup gitsinler, İtalyanlara teslim olup ölümden kurtulmak isteyenler de teslim olsunlar, hiç kimse onları tutmuş değildir.”

Liderin bu kesin azmi ve kararlılığı karşısında teklif sahipleri özür dilediler ve bu toplantı büyük bir vahdet havası içinde sona erdi.

ARTAN BASKILAR
İtalyanlar bir halk hareketi karşısında olduklarının farkındaydılar. General Mezzetti bir raporunda buna şöyle değiniyor: “Direniş buralarda tarihe mal olmuştur ve kural tanımayan bu insanlara tarih boyunca silahlı kuvvet zoruyla kanun ve nizam empoze edilebilmişti. Cihad ruhuna sahip bu göçer insanları çiftlik sahalarına ve şehirlere çekmeden pek fazla bir şeyin değişmeyeceğini söyleyebiliriz.”

İtalyanlar Senusi mukavemetinin kaynağını kurutmak üzere halkı sahil şehirlere yakın yerlerde kurdukları esir kamplarında toplamaya başladılar. 1929 yılına gelindiğinde durum şu vaziyette idi; sahildeki bütün şehirler ve Cebel-i Ahdar’ın kuzey tarafları İtalyanların sıkı kontrolü altındaydı. İtalyanlar bu tahkim edilmiş noktalar arasında hava filoları ile, mekanize birlikleriyle ve özellikle sömürgeleri olan Eritre’den getirdikleri zavallı insanlardan oluşturdukları piyade askerleri ile sürekli devriye geziyorlardı. Artık gerillaya karşı onun usulüyle çarpışıyorlardı. Senusi mukavemetinin belkemiğini oluşturan bedevilerin beklenmedik saldırılara, hava baskınlarına uğramadan bölgede dolaşmaları hemen hemen imkansız gibiydi. Bir bedevi kampını keşfeden keşif uçakları çoğu zaman telsizle durumu en yakın İtalyan birliğine haber veriyor ve uçaklardan açılan makineli tüfek ateşi kamp sakinlerinin toparlanıp bir yere sığınmalarını önlerken, nereden çıktığı belli olmayan bir kaç zırhlı araç kampı kuşatıp, namlularını dosdoğru çadırlara, develere, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı gözetmeksizin insanlara çevirerek kampları yerle bir ediyorlardı. Bu katliamdan sonra sağ kalan canlılarsa sürüler halinde zırhlı araçların önüne katılıp kuzeye doğru, İtalyanların sahil yakınlarında kurdukları müstahkem toplama kamplarına götürülüyorlardı.

Buna rağmen mukavemet durmuyordu. General Mezzetti, 1 Aralık 1928’de yazdığı raporunda şöyle diyor: “Bölgede siyasi ve askeri bir organizasyon gerçekleşmeden, Ömer Muhtar’ın siyasi ve askeri örgütünün çökertilmesi ve bölgenin kontrol altına alınması mümkün değildir.”

MÜTAREKE GÖRÜŞMELERİ
1929’da Valiliğe atanan Badoglio, genel af ilan etti ve teslim olmayıp direnişe devam edecekleri, kötü bir şekilde bastıracağını bildirdi. Öyle ki, Badoglio, “Berka Kasabı” namıyla anılır oldu. Ama ne halka karşı savurduğu tehditler, ne de af söylentisinin çok büyük bir tesiri görülmedi. Şubat-Mart 1929’da gerilla saldırıları daha da arttı. Ömer Muhtar, İtalyan güçlerinin yoğun bombardımanları altında büyük bir direniş sergiledi. Fakat savaşa kısa bir süre ara verilmesi mücahidlerce de uygun olacaktı. Ömer Muhtar ve arkadaşları 13 Haziran’da vali yardımcısı Sciliani, 18 Haziranda Badoglio ve 28 Haziranda tekrar Sciliani ile Cebel’in değişik yerlerinde görüşmeler yaptılar. İki aylık süren mütarekenin sadece bir oyalamadan ibaret olduğunu gören Ömer Muhtar, Ekim ayında mütarekeyi bozdu ve çatışmalar tekrar başladı.

8 Kasım 1929’da Mücahidler Bingazi’deki İtalyan karargahına saldırı düzenlediler. Buradaki İtalyan birliğini tamamen ortadan kaldırıp, karargahı havaya uçurdular. Bu ise sömürgeciler arasında büyük bir şaşkınlık doğurdu. Sonunda Mussolini duruma el attı ve harekatın başına general Rodolfo Graziani getirildi.(10 Ocak 1930)

GRAZİANİ
Graziani sömürgelerde özel olarak yetiştirilmiş, komutanların en tecrübeli ve en acımasız olanıydı. Önce bir analiz yapan General, durumu şöyle özetlemekteydi: “Savaş hali kızışmıştır. Müslümanların kayıpları cüzidir. Ömer Muhtar yaralanmasına rağmen, hala yeni taktiklerle saldırılarını düzenlemektedir. Direniş Senusi kaynaklıdır. Bu hareket, bir grup veya bir şahsa indirgenemez. Gerektiğinde yeni kitle ve dipdiri başka bir liderle hareket devam edecektir.” Bu analizleri yapan Graziani şu tedbirleri aldı:

1-Senusi tekkelerini kapattı, şeyhlerini yurt dışına sürdü, malvarlıklarına el koydu.
2-Halkın silahsızlandırmasına büyük ağırlık verdi, silah aramalarını arttırdı.
3-Seyyar mahkemeler kurdurup halka kan kusturdu. Bu mahkemelerin çoğu idam ile neticelendi.
4-Toplama kamplarını genişletti ve bütün bir ülkeyi abluka altına aldı. Kamplardaki yaşama koşulları tam bir vahşet örneğiydi. Bu kadar insanın dörtte birini bile doyuracak erzak yoktu. Esirler ve gasp edilen hayvanlar arasında ölüm oranı tüyler ürperticiydi.
5-Mısır hududunda 300 km’lik bir alanı dikenli tel örgülerle sardı.
6-Çöl yollarını uçak devriyeleriyle sürekli gözetim altında bulundurdu
7-İtalyan hükümetinin emrinde çalışan yerli memur ve askerleri hainlikle suçlayıp pasifize etti.
8-Mısırla olan her türlü ticareti yasakladı, Cebel-i Ahdar halkının ekonomisini kontrol altına aldı.

Bütün bu tedbirlerden sonra müslümanlara karşı ard arda bir çok baskınlar ve saldırılar düzenlendi. Baskınlar sürmesine rağmen Ömer Muhtar hala operasyonlarına devam ediyordu. 11 Nisan 1930’da El Faidiyye üzerinde büyük bir saldırı düzenleyen mücahidler, İtalyanları unutamayacakları bir hezimete uğrattılar. Graziani, bu hususta hatıralarında şunları kaydeder: “Bu hezimet bizim moralimizi bir hayli bozup kalplerimize büyük bir sıkıntı verdi. Buna karşılık bu yenilgimiz, mücahidlere büyük bir moral verip, maneviyatlarını bir hayli kuvvetlendirmişti. Bunun üzerine Ömer Muhtar, mücahidlere hitaben şöyle seslenmişti. “Şayet Bingazi’den Cebel’ül Ahdar’a doğru gürleyen bir aslan sesi işitirseniz, sakın korkmayın. Zira olaylar ve zafer dolu günler size aslan kürkü içinde yatan bir eşşeğin olduğunu gösterecektir.”

Graziani bunun üzerine, 16 Haziran 1930’da bizzat koordine ettiği birliklerle(13.000 kişi) Fayed bölgesindeki Ömer Muhtar’ın üzerine yürüdü. Başaracağından o kadar emindi ki, Vali Badoglio’yu zaferini kutlamaya davet ediyordu. Fakat çok güçlü bir istihbarata sahip Ömer Muhtar, mücahid kuvvetlerini küçük gruplara ayırarak birbirinden uzak noktalara pusuya yerleştirdi. Sonuçta müslümanlar çok az bir kayıp vererek Graziani’yi eli boş gönderdiler.

Bu şok yenilgiden sonra Badoglio, Graziani’ye gönderdiği mektupta şöyle yazmaktaydı: “Şimdiye kadar Siri’de “uzun menzilli” diye adlandırdığınız, uzak noktalardan gelip bir hedefe hareket eden harekatlarınız hep başarısız olmuştur. Ve mevcut şartlar değişmedikçe de her zaman başarısızlığa mahkum kalacaktır. Çünkü, bu son olaydaki yenilgi ilk olan yenilgi değildi. Halk ve sahradakiler, zaten güçlü bir istihbarata sahip direnişçilerle öyle bir iş birliği içindedirler ki, bizim attığımız adımdan anında haberdar olmaktadırlar. Ömer Muhtar’ın başarısını bu haber alma servisine bağlamak gerektir.”

Badoglio, düşmanı Ömer Muhtar’ın dehası içinde şu itirafları yapmak zorunda kalmıştı: “Bu direniş bir kişinin omuzlarındadır. Ömer Muhtar, bu işi kimseye bırakmamaktadır. Bir çok başlı durumlarda kıskançlık ve iç çekişmeye imkan olsa da, Ömer Muhtar’ın disiplinli dava arkadaşları buna fırsat bırakmıyorlar. Her zaman ve durumda, sözü emir sayılmaktaydı. Savaş aleyhine geliştiğinde, güçlü haber alma servisi sayesinde, savaşa ara veriyor. Bize gelen bilgileri dahi yönlendirebiliyor.”

HAREKATTA DÖNÜM NOKTASI:KUFRA’NIN DÜŞÜŞÜ
Graziani, hem prestijini kurtarmak hem de mücahidlerin Mısır hududundan yardım almalarının önünü kesmek için seleflerin yapamadığı bir işe karar verdi. Libya’nın güneyinde İtalyanların ulaşamadığı tek toprak parçası olan Kufra’yı işgal etmek. 1930’un sonlarında yapılan hazırlıklardan sonra, 1931 Ocak ayında çöl aşıldı ve Kufra düştü. İtalyanların burada yaptığı katliam, işkence ve tecavüzler dillere destandır. Graziani, teslim olan halkın gözleri önünde Kur’an-ı Kerim’i paramparça edip, ayaklarının altında çiğneyerek “Haydi, çağırın da (hâşâ) bedevi peygamberiniz yardımınıza gelsin” demiş, ertesi günü şehrin ileri gelen uleması uçaklardan atılmış, vahadaki bütün hurma ağaçları kesilmiş, kuyular yakılmış, Mehdi Senusi’ye ait tarihi kütüphane alevlere teslim edilmiş ve insanların namusları kirletilmişti.

Kufra’nın elden çıkmasıyla mücahidlerin elinde korunmasız Cebel’ül Ahdar kalıyordu ki, burası da İtalyanların gittikçe sıklaşan kontrol ve gözetimleri altında her gün adım adım elden çıkıyor,yavaş yavaş fakat geri dönülmez bir biçimde çember daralıyordu.Artık Cebeldeki savaşın son devresi başlamıştı… Ömer Muhtar, bu durumu 1931 Ocağının son günlerinde Mısır hududunu gizlice geçip, kendisiyle görüşen Muhammed Esed’e şöyle ifade etmişti: “Sen de görüyorsun ya evlat, gerçekten biz artık bize tanınan vadenin sonuna gelmişiz. Savaşıyoruz, çünkü düşmanı bu topraklardan söküp atıncaya kadar ya da bu uğurda ölünceye kadar imanımız ve özgürlüğümüz için savaşmak zorundayız. Başka yolu yok. Allah’a aidiz ve O’na döneceğiz. Kadınlarımızı, çocuklarımızı Mısır’a gönderdik ki, Cenab-ı Allah bizi ölüme çağırdığı zaman arkamıza dönüp bakmayalım.”

ESİR DÜŞMESİ VE VEFATI
Ve 11 Eylül 1931…Ömer Muhtar ve yanındaki bir kısım mücahidîn Sılanta mevkiinde bulunan Hz. Muhammed (S.A.V.)’ın sahabelerinden Sidi Rafi hazretlerinin kabrini ziyaret etmeye karar verdikleri zaman İtalyanların tuttuğu bölgenin içersine girmişlerdi. İtalyan istihbaratı onun varlığını haber almıştı. Vadiyi her yönden saran kuvvetlerin oluşturduğu çemberi yarmanın imkanı yoktu. Mücahidler son nefeslerine kadar çarpıştılar. Son anda Seydi Ömer’in de atı vurulup yıkıldı ve onu yere düşürdü. Ama bu yetmişini geçkin ihtiyar aslan yılmadı, kendini toparlayıp tüfeğini ateşlemeye devam etti. Elinden yaralananınca tüfeği diğer eline aldı. Artık yapacak bir şey kalmayınca, askerler üzerine çullandılar ve onu esir ettiler. Önce Sûse’ye sonra Bingazi’ye 60 km uzaklıktaki Suluk’a götürüldü. Burada İtalyan birliklerinin genel kumandanı Graziani’nin karşısına çıkartıldı. Bu görüşmedeki tavırlarından etkilenen general onun hakkında şunları yazacaktır: “Odama girdiği andan çıkıp gittiği ana kadar onun vakar ve haysiyetine son derece hayranlıkla bakıp durdum. Onun tavır ve davranışlarını çok beğendim ve hayran kaldım.”

Graziani, hatıralarında Ömer Muhtar hakkında şunları demekten kendini alamaz. “Ömer Muhtar inancına, akidesine son derece bağlı bir adamdı. Onun bu inancına saldırmaya kalkışana kim olursa olsun büyük bir heyecan ve azimle karşı koyardı. O, vatanına saldıranlara karşı da korkusuzca savaşıyordu. Vatanına yapılacak herhangi bir saldırıyı karşılıksız bırakmayı kabullenecek bir şahsiyet değildi.” “ O karşısındakine anında cevap verecek üstün bir zekaya sahipti. Aynı zamanda Ömer Muhtar ileri seviyede dini kültüre sahipti. Onun kesin tavırlı bir huyu vardı. O, dinine ait hiçbir şeyi ihmal etmeyecek ve dinini herhangi bir maddi menfaat karşılığında satmayacak üstün bir kişiliğe sahipti. Dünyevi hiçbir çıkar peşinde olmayan bir kişiydi. Üstelik hayli fakir bir adamdı. Din ve vatan sevgisinden başka hiçbir dünyevi şeye de malik değildi.” “Ona canlı ve hazır bir zeka bahşedilmişti. Dini konularda iyi bir eğitim görmüş, hareketli,mütevazı ama tavizsiz…”

Mücahidlerin teslim olması teklifini red eden Ömer Muhtar, 15 Eylül 1931 günü İtalyan sıkıyönetim mahkemesi tarafından göstermelik bir duruşmaya çıkarıldı ve Graziani’nin daha önceden emrettiği gibi idam kararı veren mahkemenin yüzüne şu tokadı savurdu: “Hüküm ve karar yalnız Allah’ındır. Sizin bu sahte ve uydurma hükmünüzün hiçbir geçerliliği yoktur. İnna lillah ve inna ileyhi raciun(Biz Allah’ın kullarıyız ve sonunda ona dönücüleriz)”.

Aynı gün, toplama kamplarından getirilen binlerce Libyalının gözleri önünde gayet sakin ve korkusuzca idam sehpasına çıktı. Fecr suresinin son ayetlerinden “Ey huzura ermiş nefis! Razı edici ve razı edilmiş olarak Rabbine dön” ayetleri dilinde virdi zebandı… Özgürlüğü için her şeyi göze aldığı yeşil dağlarına son bir kere daha baktı ve bir milleti yetim bırakarak ebed alemine doğru kanatlandı. Yer Suluk çarşısı idi.

Son olarak Muhammed Esed’in 1932’de Medine’de onun şehadetini haber aldığında ağzından dökülenleri nakledelim: “Ömer el Muhtar öldü ha…Şu Sireneyka aslanı, yetmiş şu kadar yaşına rağmen halkının özgürlüğü için yılmadan sonuna kadar savaşan Ömer el Muhtar öldü demek…On uzun yıl boyunca, on uzun ve çileli yıl boyunca en modern silahlarla donatılmış mekanize birliklerle, uçaklarla, topçu bataryalarıyla takviye edilmiş düşman ordularına, kendinden en az on kat daha kalabalık İtalyan kuvvetlerine karşı halkın umutsuz direnişine bayrak olan Ömer el Muhtar…Piyade tüfeklerinden ve birkaç attan başka bir şeyleri olmayan, yarı aç mücahidlerinin başında kocaman bir esir kampına dönüştürülen bir ülkede son kurşununu sıkıncaya kadar umutsuz bir gerilla savaşı sürdüren koca Ömer el Muhtar…”

Özgüven Geliştirmenin ve Özgüveni Arttırmanın Yolları

Özgüven Nedir?

Özgüven; kendimiz ve yeteneklerimiz hakkında pozitif ve gerçekçi bir anlayışa sahip olduğumuz anlamına gelmektedir. Diğer taraftan, özgüven eksikliği ise; kendinden şüphe duymak, pasiflik, boyun eğme, aşırı uyum gösterme, yalnızlık, eleştirilere karşı hassas olma, güvensizlik, depresyon, aşağılık duygusu ve sevilmediğini hissetme gibi kavramlarla tanımlanabilir.

Özgüveninizi Nasıl Arttırırsınız?

Kendinize güvenmeye çalışın, kendiniz hakkında olumlu düşünün.
Etrafınızdaki kişileri kendinizden üstün görmeyin, onlardan daha düşük olarak düşünmeyin. Çünkü onlarda insan sende insansın ve onlarında böyle günleri yaşadıklarını göz önünde bulunduralım.
Gerçekçi olan ve beklentilerinizi karşılayan hedefler belirleyin. İlk hedefleriniz başlangıç seviyesinde olsun her ne kadar o hedefte başarılı olsanız bile o hedefle yavaş yavaş ilerleyip yükselin. Her yükselişteki başarı bir sonraki adımda başarılı olmanızda faydalı olacaktır, motivasyonunuz artacaktır.
Zayıf taraflarınız yerine, güçlü taraflarınıza ağırlık verin.
Fikirlerinizi savunun. Diğer bir ifadeyle, başkalarının haklarını ihlal etmeden, kendi duygularınızı, düşüncelerinizi, inançlarınızı, ihtiyaçlarınızı, dürüst ve net bir şekilde ifade etmeyi öğrenin.
Haklı olduğunu düşündüğünüz konularda söz sahibi olun konuşmaktan çekinmeyin.
Yaşamınızda önemli olduğuna inandığınız sorunların bir listesini çıkartın. Daha sonra bunları iyileştirmenin veya değiştirmenin yollarını yazın. Bütün sorunlarınız tabii ki kolay ve hızlı bir şekilde çözülemez ama hemen harekete geçebileceğiniz bazı alanlar da olacaktır.
Son olarak da kim hakkınızda ne derse desin olumsuzlukları aldırmayın çünkü gereksiz yorum gizli hayranlıktır ve bu da demek oluyor ki özgüveninizin yavaşça arttığını ve daha iyi seviyelere gelmeye başladığıdır.
Özgüveni İyileştirmek İçin Hatırlanması Gerekenler:

Kötü şeyler yerine iyi şeylere ağırlık verin.
Kendiniz hakkında olumlu düşünün.
Deneyimlerinizden ders çıkartın.
Gerçekçi hedefler belirleyin.
Cesaretli olun.
Öğrenmeye devam edin.
İşe yarar şeyler yapın.
Basitliğe önem verin.
Değişimi hoş karşılayın

RECEP AYI HAKKINDA BİLMEDİKLERİNİZ

Recep Ayı Hakkında Uydurulmuş Hadisler
Üç aylar diye meşhur olan Recep, Şa’ban ve Ramazan aylarına yaklaşmış bulunuyoruz. Halk arasında bu aylar ve bu aylar içinde bulunan önemli gün ve gecelerle ilgili birçok hadis dolaşmaktadır. Bunlardan bazıları sahih, bazıları zayıf ve maalesef birçoğu ise uydurmadır. Hurafelerin halk nezdindeki itibarı ve oldukça yaygın oluşu göz önünde bulundurulduğunda, bu gibi konularda uydurma hadislerin sahihmiş gibi bilindiği görülmektedir. Bu itibarla, üç aylar hakkında halk arasında oldukça yaygın olan fakat hadis uleması tarafından uydurma olduğu kesin bir şekilde ortaya konulan hadislerden bazılarını tespit etmeye çalıştık.

Üç ayların ilki Recep olduğu için, bu yazıda Recep ayı hakkında uydurulmuş hadisler üzerinde durulacaktır. Şa’ban ve Ramazan ayları hakkında uydurulan hadislerin tespiti ise bir başka araştırmaya bırakılmıştır.

Araştırmada kaynak olarak uydurma / mevzû hadisler hakkında yazılmış olan ve ulema tarafından kabul gören kitapları kullandık. Bunlar İbn Kayyim el-Cevziyye (ö. 751 h.)’nin el-Menâru’l- Munîf, İmam Suyûtî (ö. 911 h.)’nin el-Leâli’l-Masnûa, İbn Arrâk (ö. 963 h.)’ın Tenzîhu’ş-Şerîa, Aclûnî (ö. 1162)’nin Keşfu’l-Hafâ ve Şevkânî (ö. 1250 h.)’nin el-Fevâidü’l-Mecmûa adlı kitaplarıdır.

Öncelikle bu vb. konularda uydurulmuş olan hadislerin genel özelliklerine kısaca bir göz atalım:

GENEL KAİDE 1: Bazı gün ve gecelerde kılınması gereken namazlarla ilgili hadisler uydurma hadislerdendir. Mesela Pazar günü ve gecesi, Pazartesi günü ve gecesi ve haftanın diğer gün ve gecelerinde kılınması gereken (sadece bu günlere mahsus) namazlarla ilgili hadisler bunlardandır.1

GENEL KAİDE 2: Recep ayının ilk Cuma gecesi kılınması gerektiği söylenen Regaip namazı ve bu ayın diğer gecelerinde kılınması gerektiği söylenen namazlarla ile ilgili hadisler de uydurma hadislerdendir. Hepsi yalandır ve Allah resulüne yapılmış birer iftiradır.2 Aclûnî’nin tabiri ile “bu hadislerin Kûtu’l-Kulûb, İhyâu Ulûmiddîn, Tefsîr-i Sa’lebî gibi (tasavvuf ağırlıklı) kitaplarda yer almasına aldanılmasın.”3

Aclûnî de bu kaideye değindikten sonra şöyle diyor:

“Her ne kadar İhyâu Ulûmiddîn, Kûtu’l-Kulûb adlı kitapların yazarları (İmam Gazali ve Ebû Talib el-Mekkî) bu hadisleri zikretse de bu konuda ne sünnette ne de hadis imamlarının yanında herhangi bir (sahih hadis) bulunmaktadır. Çünkü sünnet (onların demesiyle değil) ancak Peygamberin sözü, fiili ve takriri ile sabit olur.”4

Bu uydurma hadislerden bazıları şunlardır:

1. “Recep Allah’ın, Şa’ban benim Ramazan ise ümmetimin ayıdır.”

2. “Recep’in ilk Cuma gecesinden gafil olmayasınız. Zira o gece, meleklerin “Regâib” ismini verdikleri gecedir.”5

GENEL KAİDE 3: Recep ayında tutulması gerektiği söylenen oruç ve bu ayın bazı gecelerinde kılınması gerektiği söylenen namazla ilgili bütün hadisler yalandır, iftiradır.6

Bu tür hadislerden bazıları şunlardır:

1. “Her kim Recep’in ilk gecesi akşamdan sonra yirmi rekat namaz kılarsa … o kişi Sırat’ı sorgusuz sualsiz geçer.”

2. “Her kim Recep ayında bir gün oruç tutar ve dört rekâtlık bir namaz kılarsa ve bu namazın ilk rekâtında yüz defa Ayetü’l-Kürsî, ikinci rekâtında yüz defa İhlâs suresini okursa o kişi Cennetteki yerini görmeden ölmez.”

3. “Her kim Recep ayında şu kadar oruç tutarsa ona şu kadar…” diye başlayan hadislerin hepsi yalandır, uydurmadır.7

Araştırma esnasında yararlandığımız kaynaklardan en son kaleme alınanı, Şevkânî’nin el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa adlı kitabıdır. Bu kitap, kendisinden önce yazılan ve uydurma hadisleri tespit eden kitaplardan daha şanslıdır. Bu şansın ne olduğunu, ülkemizin yetiştirdiği değerli hadis alimlerinden M. Yaşar Kandemir Hoca şöyle açıklamaktadır:

“Bir hayli müteahhir oluşunun (geç dönemde yazılmış oluşunun) sağladığı imkân dolayısıyla Şevkânî, İslam âlimlerinin mevzû hadislere karşı açtıkları çetin savaşların semeresi olarak vücut bulan eserlerin hemen hepsinden faydalanmıştır.”8

Şevkâni konuyla ilgili hadisleri, yukarıda adı geçen diğer kitaplara göre daha sistemli bir şekilde ele almıştır. O, el-Fevâidü’l-Mecmûa’da Recep ayı ile ilgili olarak uydurulmuş hadisleri şöyle sıralamıştır:

1. “Recep Allah’ın, Şa’ban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. Her kim Recep ayında iki gün oruç tutarsa ona iki kat ecir vardır. Bu katlardan her biri (nin büyüklüğü) dünyadaki dağlar kadardır.”9

Şevkânî, bu hadisin râvîsinin daha sonra “her kim dört gün”, “altı gün”, “yedi gün”, “sekiz gün” ve nihayet “on beş gün” oruç tutan kişinin ecrini anlattığını söyledikten sonra şu açıklamayı yapmaktadır:

“Bu, uydurma bir hadistir. Bu hadisin isnadında yer alan ravilerden Ebû Bekir b. Hasan en-Nakkâş (hadis uydurmakla) itham edilmiş, el-Kisâî ise mechûldür / tanınmamaktadır. Bu hadisi el-Leâlî yazarı (Suyûtî) Ebu Saîd el-Hudrî (ra)’den rivayet etmiştir.”10

Şevkânî’nin, Suyûtî’nin kitabında da yer aldığını bildirdiği hadise, uzun olduğu ve alıntı bütünlüğünün dağılmaması için aşağıda değinilecektir. Şimdi Şevkânî’nin uydurma olduğunu belirttiği diğer hadislere devam edelim:

2. “Her kim Recep ayında üç gün oruç tutarsa, ona bir aylık oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayında yedi gün oruç tutarsa, Allah o kişi için Cehennemden yedi kapı kapatır. Her kim Recep ayında sekiz gün oruç tutarsa, Allah o kişi için Cennetten sekiz kapı açar. Ve her kim Recep ayının yarısını oruçlu geçirirse, Allah onu çok kolay şekilde hesaba çeker.”

Bu hadisin senedinde yer alan ravilerden Ebân adlı kişinin metrûk olduğu, yani kendisinden hadis rivayet edilmediği, Amr b. el-Ezher’in ise hadis uydurduğu belirtilmiştir.11 Bu hadisi başka bir yolla Hüseyin b. Ulvân babalarından rivayet etmiştir. Fakat bu Hüseyin b. Ulvân’ın da hadis uydurmacısı olduğu bildirilmiştir.12

3. “Muhakkak ki Recep ayı, çok büyük bir aydır. Kim o aydan bir günü oruçlu geçirirse, ona bin senelik oruç (sevabı) yazılır.”13

Bu hadisin devamı, el-Leâli’l-Masnûa’da şöyle geçmektedir:

“… Her kim Recep ayından iki günü oruçlu geçirirse, ona iki senelik oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayından üç günü oruçlu geçirirse, ona üç senelik oruç (sevabı) yazılır. Her kim Recep ayından yedi günü oruçlu geçirirse, cehennemin kapıları o kimseye kapatılır. Her kim Recep ayından sekiz günü oruçlu geçirirse, ona cennetin sekiz kapısı açılır, o da istediği kapısından içeri girer. Her kim Recep ayından on beş günü oruçlu geçirirse, onun seyyiâtı (kötülükleri) hasenâta (iyiliklere) çevrilir. Ve gökten bir ses “(bugüne kadar yaptıklarından dolayı) Allah seni bağışladı, artık her şeye yeniden başla” diye seslenir. Her kim daha fazlasının yaparsa, Allah da ona daha fazlasını verir.”

Suyûtî bu hadisin sahih olmadığını, senet zincirinde yer alan Harun b. Antere’nin münker hadisler rivayet eden biri olduğunu belirtir.14

4. “Kim Recep ayında bir gün oruç tutarsa, onun tuttuğu bu oruç, bir aylık oruca denktir.”

Bu hadisin senedinde yer alan el-Furât b. es-Sâib, metrûktur, hadisi reddedilir.15

5. “Kim recep ayından bir geceyi ihya eder ve bir gün oruç tutarsa, Allah da ona cennet meyvelerinden yedirir.”

Bu hadis de senedinde yer alan Hafs b. Muhârik yüzünden uydurma kabul edilmiştir.16

6. “Recep ayında çokça istiğfar ediniz. Çünkü o ayda Allah, her saat birilerini Cehennemden azad etmektedir.”17

7. “Recep ayında öyle bir gün ve gece vardır ki o günü oruçlu geçirip o geceyi ihya eden kimse için yüz sene oruç tutmuş gibi ecir vardır.”18

8. “Ey İnsanlar! Büyük bir ayın, Allah’ın çok hürmetli ayı (el-esamm) Recep’in, gölgeleri üzerinize düşmüştür. Bu ayda iyilikler katlanır, dualar kabul edilir, sıkıntılar giderilir.”

Peygamberimizin Recep ayı girmeden önce bir Cuma günü hutbede söylediği iddia edilen bu sözlerin de hiç tereddütsüz bir şekilde münker olduğu ifade edilmiştir.19

9. “Recep ayının diğer aylara olan üstünlüğü, Kur’an’ın diğer kelamlara olan üstünlüğü gibidir.”20

10. “Allah Teala, Nuh (as)’a gemi yapması emrini Recep ayında vermiş, onun yanında bulunan mü’minlere de bu ayda oruç tutmalarını emretmiştir.”21

Şevkânî’nin yukarıda, birinci maddede bahsettiği uzun hadis, Suyûtî’nin kitabında şöyle geçmektedir:

“Ebû Said el-Hudrî (ra)’nin Peygamberimizden rivayet ettiği (merfû) hadis: “Recep Allah’ın, Şa’ban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır. Her kim inanarak ve sevabını yalnız Allah’tan bekleyerek Recep ayını oruçlu geçirirse, Allah’ın en büyük rızasını hak etmiş demektir. Allah, onu Firdevs-i Âlâ’ya yerleştirecektir.

Her kim Recep ayında iki gün oruç tutarsa, ona iki kat ecir vardır. Bu katlardan her birinin ağırlığı, dünyadaki dağlar kadardır.

Her kim Recep ayında üç gün oruç tutarsa, Allah onunla Cehennem arasına uzunluğu bir senelik yürüyüş mesafesi kadar olan bir hendek koyar.

Her kim Recep ayında dört gün oruç tutarsa, (her türlü) beladan, delilikten, cüzzamdan, alaca hastalığından, Deccalın şerrinden ve kabir azabından kurtulur.

… altı gün oruç tutarsa, o kişi, yüzü ayın on dördünden daha parlak bir şekilde kabrinden kalkar.

… yedi gün oruç tutarsa, onun tuttuğu her bir günlük oruca karşılık Cehennemin yedi kapısı birer birer o kişiye kapanır.

… sekiz gün oruç tutarsa, onun tuttuğu her bir günlük oruca karşılık Cennetin sekiz kapısı birer birer o kişiye açılır.

… dokuz gün oruç tutarsa, o kişi kabrinden “Lâ ilâhe illallâh” nidaları ile kalkar ve onun yüzü Cennetten başka bir tarafa çevrilmez.

… on gün oruç tutarsa, Allah, Sırat üzerinde her milde onun istirahat edeceği bir yatak var eder.

… on bir gün oruç tutarsa, o kişi yarın kıyamet gününde – kendisi kadar veya daha fazla oruç tutanlar hariç- kendisinden daha faziletli kimse görmez.

… on iki gün oruç tutarsa, Allah Teala ona kıyamet gününde bir tanesi dünyadan ve içindekilerden daha hayırlı olan iki güzel elbise giydirir.

… on üç gün oruç tutarsa, kıyamet gününde insanlar büyük zorluklar içindeyken o kişi için arşın gölgesinde bir sofra kurulur ve o kişi bundan yer.

… on dört gün oruç tutarsa, Allah Teala ona kıyamet gününde hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir insanoğlunun tahmin edemediği bir sevap verir.

… on beş gün oruç tutarsa, Allah Teala kıyamet günü o kişiyi güvende olan kimselerin duracağı bir yere sokar. Oraya her ne zaman bir melek-i mukarreb ve bir peygamber uğrasa ona şöyle derler: “Müjdeler olsun sana ki güvende olanlardansın.”22

Bu hadisi verdikten sonra “uydurulmuştur” ibaresini ekleyen İmam Suyûtî, hadisin senedinde yer alan el-Kisâî adlı şahsın tanınmadığını, en-Nakkâş’ın ise hadis uydurmakla itham edilen biri olduğunu belirtmiştir.23

Buraya kadar tercümesi verilen uydurma hadisler bunlarla sınırlı değildir. Dileyenler adı geçen kaynaklara müracaat ederek daha detaylı bilgilere ulaşabilirler.

Verilen bu bilgilerden yola çıkarak Recep ayının sıradan, değersiz bir ay olduğu gibi yanlış bir anlam çıkarılmamalıdır. Zira bu ay dört haram aydan (el-eşhuru’l-hurum) bir tanesidir. Bu aylarda savaşmak haram kılınmıştır.

Haram aylar hakkında Allah Teala şöyle buyurmuştur:

“Gökleri ve yeri yarattığı günde Allah’ın yazısına göre Allah katında ayların sayısı on iki olup, bunlardan dördü haram aylarıdır. İşte bu, doğru hesaptır. O aylar içinde (Allah’ın koyduğu yasağı çiğneyerek) kendinize zulmetmeyin …”24

“Sana dokunulmaz ayı,25 o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki: “O ayda savaş ağır bir suçtur. Ama Allah yoluna engel olmak, ona ve Mescid-i Haram’a karşı tanımazlık etmek, halkını oradan çıkarmak Allah katında daha ağır suçtur. Fitne, adam öldürmekten de ağırdır. Eğer onların gücü yetse, sizi dininizden çevirinceye kadar savaşa devam ederler. Sizden kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, yaptıkları işler dünyada ve Ahirette boşa gider. Onlar cehennemden ayrılamazlar. Orada sürekli kalırlar.”26

“Ey müminler! Allah’ın sembollerine, (içinde savaşılması) haram olan aya, Kâbe’ye armağan edilen kurbanlığa, gerdanlıklı kurbanlık hayvanlara, Rabblerinin bağışını ve rızasını kazanmak amacı ile Kâbe’yi ziyaret etmeye gelenlere sakın saygısızlık etmeyiniz…”27

Bir başka ayette ise Allah Teala, şeâirullâh’a yani kendi koyduğu sembollere saygı gösterilmesinin, kalplerin takvâsına bağlı olduğunu bildirmektedir.28 Recep ayının içinde bulunduğu haram ayların da bu sembollerden olduğu, bir önceki ayette Cenab-ı Allah tarafından açıklanmıştır.

Bu konudaki hadis-i şeriflerden bir tanesi ise şöyledir:

Ebû Bekre radıyallâhu anh, Peygamberimiz sallallâhu aleyhi ve sellem’den şöyle rivayet etmiştir:

“Zaman, Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gündeki (ilk) hey’etine dön­müştür. Sene, on iki aydır. Bunlardan dördü haram aylardır. Üçü arka arkayadır ki bunlar; Zilkade, Zilhicce ve Muharrem’dir. Dör­düncüsü de Cemaziye’l-âhir ile Şa’ban arasında olan Receb-i Mudar’dır.”29

Zikredilen bu ayet ve hadislerden anlaşıldığına göre, diğer haram aylara olduğu gibi Recep ayına da hürmet etmek gerekir. Fakat bu hürmet, yukarıda belirtilen uydurma hadislerde olduğu gibi dinimizin aslında olmayan bir takım ibadetler icat ederek olmamalıdır. Zira ibadetler ancak ve ancak ayet ve sahih hadislerle sabit olur. Recep ayında oruç tutmayı ve bu aya özel namazlar kılmayı emir ve tavsiye eden hiçbir ayet ve sahih hadis bulunmamaktadır. Bu ayda edilmesi gerektiği söylenen: “Allah’ım! Recep ve Şa’ban aylarını bize mübarek kıl ve bizleri Ramazan’a ulaştır.”30 Duası da sahih bir hadise dayanmamaktadır. Zira bu hadisin senedinde yer alan Zâide b. Ebi’r-Rukâd adlı kişinin İmam Buhari tarafından munkeru’l-hadîs31 olduğu ve bu ravinin bir takım hadisçiler tarafından tanınmadığı belirtilmiştir.32 Yalnız Peygamberimizin her ay tuttuğu ve tutulmasını tavsiye ettiği Pazartesi ve Perşembe günü oruçları ile eyyâm-ı bîz denilen her ayın 13, 14 ve 15. günleri tutulan oruçlara Recep ayında da devam edilebilir. Bunları yukarıdaki uydurma hadislerle karıştırmamak gerekir. Burada özellikle vurgulanmak istenen husus, diğer aylarda yapılmayıp da sadece bu aya, Recep ayına- mahsus namaz, oruç gibi herhangi bir ibadet bulunmadığıdır.

“Bu hadisler, Müslümanları iyilik yapmaya teşvik (terğib) için söylenmiş sözlerdir. Normal zamanlarda caminin yolunu bilmeyen nice insan, bu gün ve gecelerde camilere akın etmekte, tevbe istiğfar edip namazlar kılmaktadırlar. Şimdi bu hadislerin mevzu olduğunu söyleyerek bu yaptıklarını da yapmamalarını mı söylüyorsunuz?” Şeklinde bazı düşünceler akla gelebilir. Hiç şüphesiz bir kimsenin Allah’a tevbe istiğfar etmesi, namaz kılıp oruç tutması küçümsenecek bir şey değildir. Bunun terkini de hiçbir Müslüman temenni edemez. Lakin sadece bu günlerin faziletine güvenip diğer günlerde dini, imanı, ameli unutan kişilerin varlığı da inkar edilemeyecek bir hakikat olarak karşımızda durmaktadır. Bu kişileri böyle yanlış düşüncelere iten sebeplerin başında da bu uydurma hadisler gelmektedir. Bu konuda M. Yaşar Kandemir Hoca şunları söylemektedir:

“Tergîb hadisleri, Müslümanları “zannedildiği gibi- dünyayı ihmal ederek nâfile ibadetle meşgul olmaya her zaman sevk etmemiş, hatta çoğu defa -Hz. Peygamberin neticesinden korktuğu üzere- onların farz ibadetleri dahi ihmal etmelerine yol açmıştır. Öyle ya “Bilmem hangi vakit iki rekat namaz kılmakla bütün günahlar affolununca, artık günde beş defa namaz kılmaya, senede bir ay oruç tutmaya, hacca gitmeye, zekat vermeye ne lüzum kalır. Madem ki iki rekat namazla bütün günahlar affolunacakmış, niçin insan tatlı tatlı eğlenerek envâı-muharremâtı irtikâb etmesin (her çeşit haramı işlemesin). İki rekat namazla bütün bu habâsetleri (pislikleri) affettirmek her vakit için mümkün değil mi? En âdî kabahetlerden, hatta en şenî (iğrenç) cinayetlerden kurtulmak için iki rekat namaz kâfîdir, demekle esâsât-ı şeriyye ve ahlakiyenin çürük ve esassız olduklarını ilan etmek arasında bir fark görmüyoruz.”33

“Bid’atlar İslâm’ın ruhuna aykırı, Allah ve Rasûlü (sav) tarafından men edilmiş olmakla beraber bazı zamanlarda ve bazı içtimâî sınıflarda din duygusunun yaşamasını, dinin canlı kalmasını temin ediyor; bu bakımdan müsâmaha edilmesi gerekmez mi?” diyenlere ise Hayrettin Karaman Hoca şöyle cevap vermektedir:

“İslâm’ın iman, ibâdet, nizam ve ahlâk olarak terkedilip unutulması ve sadece bid’atlar vasıtasıyla varlığının hatırlanması onun hayatı değil, ölümüdür. Onu yaşatmak için bünyesine yabancı olan bid’atları değil, İslâm’ın esaslarını ihyâ etmek gerekir.

İslâm’ı değil de mücerred bir din duygusunu yaşatmak için bid’at tervicine lüzum yoktur, çünkü o duygu fıtrîdir.”34

Son olarak bu ayda bulunan ve ülkemizde Regaip Kandili (Recep’in ilk Cuma gecesi) ve Mirac Kandili (Recep’in yirmi yedinci gecesi) şeklinde adlandırılan gecelerle ilgili bir hatırlatmada bulunmak isteriz. Bu gecelerin diğer gecelerden farklı olduğuna ve kandil olarak kutlanmasına dair kaynaklarda hiçbir sağlam delil bulunmamaktadır.

Yahya ŞENOL / 14.07.2007

İbn Kayyim el-Cevziyye, el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Tahk: Abdulfettâh Ebû Gudde, Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiyye, Halep, 1970, s: 95. Eserin Türkçe tercümesi için bkz: el-Menâru’l-Munîf fi’s-Sahîhi ve’d-Daîf, Terc: Muzaffer Can, Cantaş Yayınları, İstanbul, 1992, s: 88-89. [↩]
İbn Kayyim, el-Menâru’l-Munîf, s: 95, Terc: Muzaffer Can, s: 89. [↩]
İsmail b. Muhammed el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ ve Müzîlü’l-İlbâs, 3. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2 cilt, Beyrut, 1998, c: 2, s: 410. [↩]
Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, c: 2, s: 417. [↩]
İbn Kayyim, a.g.e., s: 95, Terc: Muzaffer Can, s: 88-89. [↩]
İbn Kayyim, a.g.e., s: 96-97; Terc: Muzaffer Can, s: 89-90. [↩]
Bkz: Bir önceki dipnot. [↩]
M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler Menşei Tanınma Yolları Tenkidi, Marmara Üniv. İlahiyat Fak. Vakfı, İstanbul, 1997, s: 163. [↩]
Muhammed b. Ali eş-Şevkânî, el-Fevâidü’l-Mecmûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Tahk: Abdurrahman b. Yahya el-Muallimî el-Yemânî, 2. Baskı, el-Mektebü’l-İslâmî, Beyrut, 1392 h., s: 100. Bu hadis için ayrıca bkz: Aclûnî, a.g.e., c: 1, s: 423-424, hadis no: 1358. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Celâlüddîn Abdurrahmân es-Suyûtî, el-Leâli’l-Masnûa fi’l-Ehâdîsi’l-Mevdûa, Tahrîc ve Ta’lîk: Ebû Abdirrahmân Salâhuddîn b. Muhammed b. Uveyza, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 3 cilt, Beyrut, 1996, c: 2, s: 97; Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Suyûtî,, a.g.e., aynı yer; Ebu’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Arrâk el-Kinânî, Tenzîhu’ş-Şerîati’l-Merfûa ani’l-Ahbâri’ş-Şenîati’l-Mevdûa, Tahk: Abdulvehhâb b. Abdullatîf, Abdullah Muhammed es-Sıddîk, 2. Baskı, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 2 cilt, Beyrut, 1981, c: 1, s: 152; Şevkânî, a.g.e., s: 100. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Suyûtî,, a.g.e., c: 2, s: 98; İbn Arrâk, Tenzîhu’ş-Şerîa, c: 1, s: 152; Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Suyûtî, a.g.e., aynı yer; İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 153; Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 99; Şevkânî, a.g.e., s: 101. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 439. [↩]
Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 163-164; Şevkânî, a.g.e., aynı yer. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 440. Ayrıca bkz: İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 160-161; Aclûnî, a.g.e., c: 2, s: 85, hadis no: 1824. [↩]
Şevkânî, a.g.e., s: 440. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 96-97; İbn Arrâk, a.g.e, c: 1, s: 151-152. [↩]
Suyûtî, a.g.e., c: 2, s: 97; İbn Arrâk, a.g.e., c: 1, s: 152. [↩]
Tevbe, 9/36. [↩]
Bunlara haram ayları denir. Bunlar, kameri aylardan Zilkade, Zilhicce, Muharrem ve Recep aylarıdır. Kameri aylar sırasıyla şunlardır: Muharrem, Safer, Rebîu’l-Evvel, Rebîu’l-Âhir, Cemâziye’l-Evvel, Cemâziye’l-Âhir, Recep, Şa’ban, Ramazan, Şevvâl, Zilka’de ve Zilhicce. [↩]
Bakara, 2/217. [↩]
Maide, 5/2. [↩]
Bkz: Hacc, 22/32. [↩]
Buhari, Bed’ul-Halk, 2, Tefsir 9/8. [↩]
Ahmed b. Hanbel, 1/259. [↩]
Münker hadis: Zayıf bir ravinin tek başına rivayet ettiği hadis. Münkeru’l-hadis: Bu tür hadisleri rivayet eden ravi. [↩]
Nûruddîn Ali b. Ebi Bekr el-Heysemî, Mecmeau’z-Zevâid ve Menbau’l-Fevâid, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 10 cilt, Beyrut, 1988, c: 2, s: 165 (Bâb fi’l-Cumua ve fadlihâ). [↩]
M. Şemseddin’in Hurâfattan Hakikate adlı kitabından naklen: Kandemir, Mevzu Hadisler, s: 201. M. Yaşar Kandemir Hoca’nın bu kitabının, Mevzu Hadislerin İslam’a ve Müslümanlara Verdiği Zararlar başlıklı beşinci bölümün okunması özellikle tavsiye ederiz. [↩]
Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günün Meseleleri, Yeni Şafak Gazetesi Armağanı, 3 cilt, İstanbul, 1996, c: 1, s: 97. [↩]

10 Derste Kur’ana Geçtiler

Kuyulu Camii İmam Hatibi Mehmet ŞENYİĞİT hızlandırılmış bir programla cami cemaatinden yaklaşık 120 kişiye” 10 derste kur’an eğitimi” başlığı altında başlattığı akşam desrlerinde yaşlısıyla genciyle 80 kişi kur’an öğrendi .Bu öğrenciler için camide bir program düzenlendi.Programda Mehmet ŞENYİĞİT hocamız Kur’an’ı Kerim eğitiminin önemine binaen anlamlı bir konuşma yaptı ve program aminlere karışan dualarla dernek başkanımız Nurettin SEYYAR ve yönetim kurulu üyelerinin Kur’an talebelerine Kur’an’ı kerim takdimiyle sona erdi.

İslâmsız Geçen Günlerime Acıyorum

İşkodra’nın bir ilçesi olan Koplik’e giderken bir hâdiseyle karşılaştık. Bizi çok etkiledi, bunu sizinle de paylaşmak istiyorum.

Arabayla şehrin dışına çıktık. Köy yollarından geçerken karşımıza bir mescid çıktı. Biz, şoförümüzden mescidin önünde durmasını ricâ ettik. Hava çok soğuktu. Baktık, mescidin kapısı aralıktı. İçeriye girdik. Farklı yaşlardan birkaç küçük kız, ellerinde Elifbâ ve Kur’ân-ı Kerim’ler incecik halının üstünde oturmuşlar, o günkü derslerine hazırlanıyorlar. Hocaları daha gelmemiş. En küçükleri 6-7 yaşlarında, beş kişiler… Onlara selâm verdik. Yanlarında biraz durduk, hasbihâl ettik. Onların bu kış günü, ısıtma sistemi olmayan bir mescidde, incecik bir halının üzerinde Kur’ân-ı Kerim öğrenmeye çalışmaları bizi derinden sarstı. Din uğruna bu kadar çile ve fedâkârlığı göze alan bu insanlara, Allah elbette kolaylık verecek, rahmetini esirgemeyecektir. Bir de kendi yaşadığımız topraklardaki maddî imkânlarımız gözümüzün önüne geldi; ve kendi kendimize, “Acaba hangimiz dinimizin kıymetini daha çok biliyor” diye sormadan edemedik.

Koplik’ten sonra Progres’te hanımlara bir sohbetimiz oldu. Peygamber Efendimiz’den ve onun mükemmel hayatından bahsettik. Âile hayatını, çektiği çileleri, ahlâkını, fazîletlerini anlattık. Ayrıca İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu, âile ve kızların eğitimin ne derece ehemmiyetli bir konu olduğunu dilimiz döndüğünce anlatmaya çalıştık. Burada büyük bir hanım cemaat bizi dinledi. Onların aktif olarak dînî hayat ve hizmetlerin içinde yer almasında Hayriye Begü Hanım’ın büyük bir rolü olmuş. Şebnem okuyucuları, Hayriye Hanım’ı yakından tanırlar. Kendisiyle Şebnem Dergisi’nin 9. sayısında bir röportajımız olmuştu. İşte bu Hayriye Hanım, mahalle mahalle, ev ev çevresindeki insanları ziyaret edip onlarla ilgilenmiş, her gönüle giden bir yol bulmuş ve hemen her akşam bir grupla birlikte olarak büyük bir müslüman hanımlar cemaatinin oluşmasına öncülük etmiş. Allah kendisinden râzı olsun, hizmetlerini meşkûr eylesin.

Progres, Altınoluk’un Arnavutçası olan Etika’nın hazırlandığı bir mekân… Arnavutluk hizmetlerinin merkezlerinden bir tanesi… Burada konferans salonu, kütüphane, bilgisayarlar vb. sosyal imkânlar da mevcud. Bu vesileyle Arnavutluk’ta emeği ve hizmeti bulunan herkesi tekrar minnet ve şükranla anıyoruz.

Bu konferans ve sohbeti müteâkip yakından tanışma fırsatı bulduğumuz bir hanımefendiden bahsetmek istiyorum. Kendisi, görüşleriyle yaşayış ve âile hayatıyla bizi çok etkiledi. Geçen sayımızda ismini duyurduğumuz Anila (Amine) Hanımefendi ile sizleri tanıştırıp aradan çekiliyorum:

Kendisi İşkodra İmam Hatip Lisesi’nde matematik öğretmeni… İslâmiyet’i yaşamaya başlamadan önce, sadece adı Müslüman olanlardan… Ama İslâmiyet’i gerçek mânâsıyla öğrenip yaşamaya başlayınca hayatı tamamen değişmiş. Her Pazartesi-Perşembe mutlaka oruç tutan ve gece namazlarını hiç aksatmayan Anila Hanım, birçok talebesinin de namaza başlamasına vesîle olmuş. Okulun en çok sevilen hocahanımlarından…

Bize kendinizi tanıtır mısınız?

İsmim Anila Barbaroşi. 35 yaşındayım. Üç çocuk annesiyim. İşkodra İmam Hatip’te matematik öğretmeniyim. Üç sene önce dinimi yaşamaya başladım. Fakat her geçen gün yeni bir şeyler öğrenerek İslâmî yaşayışımda ilerlemeye gayret ediyorum.

Sizin dinimizi yaşamanıza vesîle olan hâdise nedir?

Şefkat ve merhamet duygusu, bence bir müminin en önemli vasfı olmalıdır. Bu duygularım, ben dinimi yaşamaya başlamadan önce de ruh dünyamda çok ağır basardı. Yine İslâm’ı yaşamaya başlamadan önce de Allâh’ın birliğine inanıyordum. Mesela yılbaşı kutlamalarına katılmaz, banyo yapar bir kenara çekilir ve sadece Allâh’ın birliğini düşünürdüm.

6 sene önce İmam Hatip’te vazifeye başladım. Orada bir talebem vardı, okulun en başarılı talebesiydi. Kapalı bir öğrencimizdi. Dersine girdiğim ilk zamanlardan itibaren bende farklı bir şeyler sezmiş. Benim gibi merhametli bir insanın, İslâm’dan uzak bir hayat içinde olması onu çok üzüyormuş. “İnsan bilmediğinin düşmanıdır.” derler ya, o, bana yaklaşmaya çalıştıkça ben ona karşı çıkıyordum. Ama sonra pes ettim. Ve ona teslim oldum. Asıl sebep talebem oldu, ama sonra kendim araştırmaya başladım.

Önce sûreleri ezberlemeye başladım. İlmihal kitabına bakarak namaz kılmayı öğrendim. Tabiî bu önceleri çok zor oldu benim için… Biz, o zaman dört kişi, bir odanın içinde yaşıyorduk ve hâmileydim. Eşimin âilesi de evin diğer odalarında yaşıyordu. Onlardan hiçbiri İslâm’ı yaşayan insanlar değildi. Evde namaz kılacak bir yer bulamayınca evin bodrum katına indim. İlk namazlarımı orada kılmaya başladım. Onlar, bütün hayatım boyunca kıldığım en güzel namazlardı. Orada bulduğum mânevî heyecanı, başka yerlerde tam mânâsıyla bulamadım.

Bu arada İslâm’ı anlatan kitaplar okumaya başladım. Okuduğum şeyden kalbim tatmin olunca, hemen yaşamaya başlıyordum. Okuduğum bir kitapta gece namazının fazîleti anlatılıyordu. Ondan sonra da gece namazlarına başladım. Bazen kendi talebelerime de söylüyorum:

“–Eğer size gece kalkıp yapılacak bir iş söylense, bunu yapınca da bin euro verilecek olsa ne yapardınız? Hemen kabul ederdiniz değil mi? Allah Teâlâ ise, o bin eurodan daha kıymetli ecirler veriyor. Cenâb-ı Hak, gece o vakitte kullarını görmek istiyor, onların istediklerini vermek istiyor. Ama insanlar arkasını dönüp yatıyorlar. Bunu düşününce Sübhânallâh, İnsan, Rabbinin dâvetine nasıl gafil kalır.” diyorum.

Çevrenizdekilere İslâm’ı nasıl tebliğ etmeye başladınız?

İslâm’a dönmesini istediğim ilk kişi, benim öz annem olmuştur. Onun kalbini tanıdığım için, ahlakını bildiğim için, onun İslâm’dan uzak olmasına çok üzülüyordum. Gerek annemle ilişkimde, gerek talebelerime karşı muâmelelerimde, İslâm’ı anlatırken hep yumuşak davrandım. Ama onlar benden, dinimin dışında bir şeyler istediklerinde sertleştim ve tâviz vermedim. Annem şimdi beş vakit namazını kılıyor elhamdülillaâh… Bütün talebelerim de namaza başladı. Sadece beş vakit değil, hepsi gece namazına da kalkmaya başladılar. Hepimiz Pazartesi, Perşembe oruçlarımızı beraber tutuyoruz. Bir taraftan da Kur’ân-ı Kerîm öğrenmeye başladık.

Şimdi düşünüyorum da, İslâmsız yaşadığım her an bana değersiz geliyor. Yaptığım her işi, Allah rızası için yapmıyorsam, bana değersiz geliyor. İslâm’la buluştuğumdan beri kendimde büyük bir enerji görüyorum ve hep okumaya gayret ediyorum. İslâm sayesinde insanları daha fazla etkilediğimi düşünüyorum.

Eşiniz, çocuklarınız da sizin gibi dini yaşamaya başladılar mı?

Üç çocuğum var. Oğlum 11 yaşında, beş vakit namazını kılıyor. Bazen cemaatle namaz kılabilmek için okuldan kaçıyor. Kızım altı yaşında sûreleri okumaya başladı. Küçük oğlum ise, iki yaşında, ama dört sûre biliyor. Yaşadıklarım içinde bana en zor gelen eşimin tesettüre girmeme izin vermemesi… O, namazıma, orucuma karışmıyor, fakat örtünmemi istemiyor. Dua ederseniz inşallah bir gün bu da olur.

Ben iki sene önce, uzun etek ve uzun kollu gömlek giymeye başladım. Bunda bile çok tepki gördüm. Gerek kendi akrabalarım, gerekse kocamın akrabaları çok karşı çıktılar. Sonra plaja gitmemeye başladım. En son plaja gittiğimde, kendimi çok kötü hissetmiştim. Kendimi saklamak, bir şeylerle örtmek istedim. Bu da son oldu, bir daha hiç gitmedim. Aslında insanda o utanma duygusunun olması şart… Bence bir müslümanın en önemli özelliklerinden birisi utanma duygusunun olmasıdır.

Çocuklarınız maşallah çok küçük yaştalar. Fakat muntazaman namazlarını kılıyor ve sûreleri ezbere biliyorlar. Onlara nasıl namazı anlattınız, nasıl sevdirdiniz?

Namaz kılmaya başladığım zaman kızım üç yaşındaydı. Önce ben namaz kılarken üstüme çıkıyordu, rahat vermiyordu. Bilirsiniz çocuklar, her şeyi taklitle öğrenirler. Kısa bir süre sonra beni taklit etmeye başladı. Çocuklar için dinimiz anlatan “cd”lerden aldım. Televizyon izlemiyorduk artık… Cd’leri beraber izliyorduk, ben de onların anlayacağı şekilde yavaş yavaş anlatıyordum. Kızım bir gün:

“–Ben de namaz kılarsam Rabbim beni de sever mi?” diye sordu. Ben de:

“–Tabii ki sever. Hem de çocuk olduğun için daha çok mükafat verir; içini de, dışını da güzelleştirir, iyi bir insan olursun.” dedim.

Namazını kılar kılmaz hemen aynanın karşısına geçip “Acaba daha güzel oldum mu?” diye bakıyor. Ayrıca başörtülü kızları çok seviyor. Onları sokakta bile görse tanımasa da koşup sarılıp öpüyor.

Oğlum ise, ben namaza başladığımda sekiz yaşındaydı. İslâm’ı, onunla beraber yaşamaya başladık. Oğlum biraz daha büyük olduğu için, onun arkadaş seçimine dikkat ettim. Benim İslâm’ı yaşamama vesîle olan talebemin bir nişanlısı vardı. Onunla görüşmesini sağladım. Çünkü O, İslâm’ı yaşamayı seven, gayretli bir müslümandı. Eşimin bir akrabası var. O da İslâm’ı yaşadığı için akrabaları onu dışlıyorlar. Oğlum, bu ikisiyle arkadaşlık kurup onlarla sohbet etmeye başladı. Bunun dışında ben okuduğum kitapları oğluma veriyordum. Anlayamayacağı yerleri, onun anlayacağı şekilde izah ediyordum.

Geçen sene bir hocaya sordum:

“–Benim oğlum imam olabilir mi? Böylece biz evde beraber cemaatle namaz kılsak!” diye…

“–Yaptığının farkındaysa, aklı başındaysa kıldırabilir.” dediler.[1]

Çok sevindim. Oğlum, beni en fazla tenkid eden kişidir. Çünkü bazen onu sabah namazına kaldırmıyorum. Kaldırmadığım zamanlar bana çok kızıyor. Benimle beraber Pazartesi-Perşembe günleri oruç tutmak istiyor. Abdest alırken çocuklarıma cevap verince hemen beni uyarıyor:

“–Abdest alırken konuşma!..” diyor.

Bazı şeyleri benden daha iyi öğrendi. Aslında onun için dini yaşamak daha zor… Okulunda neredeyse dinini yaşayan hiç kimse yok. Okulunda dindar bir tane öğretmeni var, sabahları o öğretmeninin yanına gidip kulağına eğilip:

“–Selamün aleyküm.” diyor.

Diğerlerinden kendisini saklıyor. Ben de sıkı sıkı dikkatli olmasını tembihliyorum, çünkü bizim etrafımızda hep din düşmanları var.

Oğlumun geleceğini bilemem, ama dinini iyi öğrenip, İlahiyat Fakültesi’ni bitirmesini isterdim.

İslâm, anne olarak benim işimi çok kolaylaştırdı. İslâm’da, bir ebeveynin evladına vermek istediği her şey, emir ve yasak olarak belirlenmiş. Ben İslâm’ı bir yarışma olarak düşünmeye başladım. Kimler daha çok sevap kazanırsa, yarışmayı onlar kazanacak… Her gece yatmadan önce kendimize sormalıyız, “Biz, bugün Allah için kazandık mı? Yoksa kaybedenlerden mi olduk?” diye…

Ben şimdiden Allah için yaptıklarımın karşılığını görmeye başladığımı hissediyorum. Talebelerimle konuştukça, daha çok kitap okuyup öğrenmeye ve yaşamaya gayret ediyorum. Çünkü her gün daha başka sorular soruyorlar. Duâ ederken de tek kendi talebelerim ve yakınlarım için duâ etmiyorum. Düşmanlarım için de dua ediyorum:

“–Yâ Rabbi! Bana güzel ilim ve yaşama gayreti ver ki, düşmanlarımın kalbine de girip onlara da İslâm’ı anlatabileyim.”

Âmine ismini neden seçtiniz?

Aslında ben seçmedim. Oğlum bir gün yanıma geldi:

“–Biz öldüğümüz zaman kendi isimlerimizle çağrılacakmışız. Neden bana güzel bir isim vermedin?” dedi ve sonra da:

“–Ben artık ismimi değiştiriyorum, kendime Muhammed ismini veriyorum.” diye ekledi.

Ardından benim ismim problem oldu. Yok Hatice olsun, Âişe olsun derken, oğlum:

“–Peygamber Efendimiz’in annesinin ismi «Âmine», senin ismin de Âmine olsun!..” dedi.

Aslında oğluma benim isim vermem gerekirken o bana isim vermiş oldu.

Elhamdülillah…

Birçok insan ezân okunan minarelerin altında yaşıyor, ancak namaz kılmıyor; tesettüre girebileceği bir ortama sahip, fakat örtünmüyor. Bu durumda olan kardeşlerinize neler tavsiye etmek istersiniz?

Estağfirullah, ben kimim ki, müslümanlara böyle bir konuda tavsiyede bulunayım. Benim de eksiklerim, hatalarım var. Ancak bu konuda kendi düşüncelerimi ve hissettiklerimi söyleyebilirim sadece…

Biraz önce sizin de, Peygamber Efendimiz ile ilgili seminerde bahsettiğiniz gibi, her insanın doğru bir örneğe ihtiyacı var. Ben de hayatımda ne bir siyasetçiyi, ne de bir sanatçıyı örnek aldım. Kendi fıtratımı, duygu ve düşüncelerimi, kısacası kendimi Allah’ın Rasûlü’nde bulduğum kadar hiç kimsede bulamadım. Hayatlarında huzur arıyorlarsa, Peygamber Efendimiz’e yönelsinler. Ben hayatım boyunca aradığım her şeyi O’nda buldum.

Ben talebelerime de hep söylüyorum:

“–Başka şeylerle uğraşmayı bırakın!.. Kendinizi tanıyın. On dakikalık tefekküre dalarsanız, nereden geldiğinizi, varlığınızı düşünürseniz çok fazla bir ilme bile gerek kalmadan hemen İslâm’ı bulabilirsiniz.” diyorum.

Kendilerinden bol bol Kur’ân okumalarını istiyorum. Okudukça aradığınız her şeyi bulacaksınız. On yaşında da olsan, yirmi yaşında da sana cevap verecektir. Onun için Kur’ân’a ve Peygamberimize sarılan aradığı huzuru bulur.

Bundan sonra hayatınızdaki hedefleriniz nedir?

Elhamdülillah seçtiğim yoldan emînim. Etrafımdaki insanlardaki yanlışlıkları gördükçe, İslâm’ın ne kadar büyük bir nîmet olduğunu düşünüyorum. Bunlar benim imanımı arttırıyor. Bu dünyada ne kadar misafir olduğumu düşünürsem, imanım ve azmim de o kadar artacaktır.

Şimdi en büyük isteğim, bir kere hac veya umre yapabilmek… Ama buradaki maddî imkânlarla çok zor… Haccı okuduğum her zaman çok heyecanlanıyorum. Kendimi oralarda hissediyorum. Bu röportajı okuyan kardeşlerimin de bu konuda bana çok duâ etmelerini istiyorum.
Sizinle tanıştığımız için çok mutlu olduk. İnşâallah bu röportaj, sizin haccınıza vesile olur. Ve nice hidâyetlere vesile olmanız duâsı ile…

Halime Demireşik
Şebnem Dergisi, 38. sayı
[1]Normalde bir insanın namaz kıldırabilmesi için âkıl-bâliğ olması şarttır. Büluğa ermemiş birisinin kıldırdığı namaz, kendisine farz olmadığı için; kendisine ibadetin farz olduğu birisine imamlık yapması doğru değildir. Burada söylenen şey, bölge şartları göz önünde bulundurularak talime yönelik bir cevazdır. Okuyucularımızın bu hususu göz önünde bulundurmasını önemle istirham ederiz.

İNSANI UÇURUMA GÖTÜREN SÖZLER

1) „Allah gelse, seni elimden alamaz!“
2) „Allah beni mi görüp duracak?“
3) „Burasi Allah’in unuttugu yer!“
4) „Burada Allah’in yeri yok!“
5) „Allah deseydi yapmazdim!“
6) „Allahlik Ali Bey!“
7) „Allah baba!“
8) „Yukarida Allah var!“
9) „Allah’a lazimmis ki öldü!“
10) „Cimrilerin Allah’i…!“
11) „Kahrolsun Seriat!“
12) „Kader utansin!“
13) „Kahpe felek!“
14) „Fala inanma, falsiz da kalma!“
15) „Azrail suratli adam!“
16) „Nuh der, peygamber demez!“
17) „Ne günah isledim ki tövbe edeyim?“
18) „Sünnetin yeri mi simdi, o eskidenmis!“
19) „Bir yudum alsan ne olur? Aslan sütü bu! “
20) „Seninle cennete bile girmem!”
21) „Yalansiz is mi var?”, „Faiz yemiyen mi var?”
22) „Sen namazi bos ver, benim kalbime bak!”
23) „Onda iman ne gezer?”
24) „Imalat hatasi!”
25) „Öküz aleyhisselam!”
26) „Kiyamet hacilarla hocalarin yüzünden kopacak!”
27) „Tabiat yaratti!”, „Doganin mucizesi!”
28) „Ahirete gidip gelen mi var?“
29) „Kur’an carpsin!”, „Allah carpsin!”, „Ekmek carpsin!”
30) „Allah kahretsin!”
31) „Lanet olsun!”
32) Beddua etmek
IMANI TEHLIKEYE ATAN DIGER SÖZLER
1) “ Seni Allah’tan cok seviyorum” demek
2) Inanmayan birisi icin “Allah rahmet eylesin” demek
3) Bir adami sevmedigi zaman „Cehenneme girmeye imza verdim“ demek
4) „Dinim, imanim gevredi“ demek
5) „Allah bize zulmediyor“, „Ben Allah mallah tanimam“, „Su ise Allah’in bile gücü yetmez“ gibi sözler söylemek
6) „Eger Allah bana sunu emretseydi yine yapmazdim“ veya „Allah gelse seni elimden alamaz“ demek
7) „Allah’tan korkmaz misin?“ dendigi zaman, „Korkmuyorum“ demek ve bu söz ile cidden Allah’tan korkmadigini kastetmek
8) Hasta olan birisine, „Seni Allah unuttu“ demek
9) Karisi veya baska birisi icin, „Onun hakkindan Allaj bile gelemez, ben nasil geleyim“ demek
10) „Allah bana merhamet etme hususunda simrilik etti“ demek
11) „Allah bana acimiyor“ demek
12) Herhangi bir sey icin, „Allah’in hic isi kalmamis da bunu mu yapiyor veya yaratiyor?“ demek
13) „Bana Allah ve Kur’an yeter, peygambere ne ihtiyac var?“ demek
14) Peygamberimizin sünnetlerinden veya hadislerinden birisini alaya alir bir tarzda “Cok dinledik bunlari” demek
15) Herhangi bir isi yapan kimseye yapmamasi söylendigi zaman, “Peygamber gelse de “yapma” dese veya gökten “yapma” diye ses duysam yine yaparim” demesi
16) Ramazan ayi yaklasirken, Ramazana kizarak veya onu degersiz göstererek, “Agir bir ay geldi” veya “Musibet bir ay geldi” demek
17) Kendisine “Müslüman degil misin sen?” denildiginde cevaben, “Degilim” demek
18) Hastaligi agirlasan kimsenin, „Allah’im! Yeter ki beni öldür. Ister Müslüman olarak ister kafir olarak“ demesi
19) „Haram yemek ne tatli seymis?“ demek
20) Zalim veya haktan sapmis birisine „Adil“ demek
21) Kendisine, „Dünya icin ahiretini terk etme!“ denilen kimsenin cevap olarak, „Ben veresiye icin pesin olani birakmam“ demesi
22) „Falan kimse bana ne emretse yaparim, gavur ol dese bile olurum“ demek
23) Fakir bir kisinin, “Allah falan kuluna su kadar zenginlik veriyor, bana ise az veriyor. Böyle adalet olur mu?” demesi
24) Kendisine “Namaz kil” denilince, “Sonuna kadar bu emir kim yapabilir?” veya “Namaz insane ne kazandirir?” demek
25) “Namaz ve helal olan seyler, bana iylik getirmiyor” veya “Ne icin namaz kilacagim, malim yok, mülküm yok. Colugum yok, cocugum yok” yahut “Namazi rafa biraktim” demek
26) Güzel bir gayr-i müslim kizi görünce, “Keske ben de onun dininde olsaydim das u kizi alsaydim” diye temennide bulunmak
27) “Bu nasil seriatmis” veya “Ben talak malak bilmem” demek
28) “Azrail, falan kisinin ruhunu almada yanlislik yapti” demek

MORALİN Mİ BOZUK ?

Moralin niye bozuk?
Hz. Adem (a.s.) gibi 200 sene tevbe mi ettin ?

Moralin niye bozuk?
Hz.ibrahim (a.s.) gibi ateşe mi atıldın ?

Moralin niye bozuk?
Hz.zekeriyya (a.s) gibi testereyle mi kesildin ?

Moralin niye bozuk?
Hz.yusuf (as) gibi kuyuya mı atıldın ?

Moralin niye bozuk?
Hz.MUHAMMED (sav) gibi taif’te taşlandın mı, başına işkembe mi konuldu namaz kılarken, dişin mi kırıldı,

yüzüne tükürük mü atıldı, hicrete mi zorlandın, sevdiklerinden mi ayrıldın?

Moralin niye bozuk?
Hz.hamza (r.a) gibi burnun kulağın mı kesildi?

Moralin niye bozuk ?
Musab bin umeyr (r.a) gibi kolların mı kesildi?

Moralin niye bozuk ?
Cafer bin ebi talip (r.a) gibi ok, mızrak ve kılıç darbeleriyle yaralandın mı?

Moralin niye bozuk?
Ammar,sümeyye, yasir (r.a) gibi işkence mi gördün?

Moralin niye bozuk ?
Bilal (r.a) gibi kızgın kumlara yatırılıp, üzerine taşlarmı kondu?

Moralin niye bozuk ?
Yunus peygamber (as) gibi denize mi atıldın?

Moralin niye bozuk?
Eyüp peygamber (as) gibi vücudunu yaralar mı kapladı?

Moralin niye bozuk?
Hz. İsa (as) gibi çarmıha mı gerilmek istendin?

Moralin niye bozuk?
Üstad Bediüzzaman gibi zindana mı atıldın, zehirlendin mi?

Moralin niye bozuk?
Ne düşünüyorsun, dünyalık işler mi?

Silkinelim, kendimize gelelim……..?

Üzüleceksen,

namazını kazaya bıraktığın için, teheccüde kalkamadığın için, birinin kalbini kırdığın,

pazartesi perşembe orucunu tutamadığın için üzül
Üzüleceksen,

bugün ALLAH için bir şey yapamadığın için,
ALLAH ve Rasulü (sav)’i memnun edemediğin için üzül

Filistinde, Çeçenistanda, Irakta ve dünyanın dört bir yanında zulüm gören, işkence edilen,

öldürülen din kardeşlerin için üzül
üzülürsen,

bir fakire yardım edemediğin için, yetimin elinden tutamadığın için üzül
Üzüleceksen,

Afrika’da ve diğer ülkelerde bir lokma ekmek bulamayan, hastalıklarla mücadele eden insanlar için üzül
Üzüleceksen,

Kur’an’ı yeterince okuyup, hayatına tatbik edemediğin için üzül
Üzüleceksen,

Peygamber Efendimiz (sav)’i, canından, malından, aile bireylerinden, herşeyden çok sevemediğin için üzül
Üzüleceksen,

hakiki manada kul, Efendimiz (sav)’e ümmet olamadığın için üzül
Üzüleceksen,

Efendimiz (sav)’in şefaatine nail olamama korkusuyla üzül..
Belki çok Dertlisin..

Belki Artık Yeter Diyorsun…

Belki Kendinden Geçmişsin…

Belki de Ağlıyorsun…

Belki Bu Musibetlerin Sonunda

Eline Bir şey Geçip Geçmeyeceğini Düşünmektesin…

Duy!!!

Rabbin Sana Söylüyor..

“Sabredenlere,

Felaketlere Karşı Dişlerini Sıkıp Göğüs Gerenlere

Mükafatları Hesapsız ödenecektir..”

Belki De Onca Insanın Arasında

Neden Senin Seçildiğini Soruyorsun…

Oysa Rabbinin Seçtikleri Kıymetlilerdir…

“içinizden Mücahidlerle Sabredenleri Ortaya çıkarıncaya

Kadar Elbette Sizi Deneyeceğiz” (Muhammed, 47/31)

Hayat Bir Imtihan Değil Mi ?

Her Soru Ebedi Hayatında Yer Alan Bir Tuğla…

Nefes Alıp Verdiğin Her An Yeni Bir Soruya Gebe…

Onlar Olmasaydı Sonsuzluk Yurdunda

Sana Ait Hiç birşey Olmayacaktı…

Derdin Yoksa üzül asıl!

Dertliysen Bil Ki…

O Seni Seviyor….

Bak !

Sevdiğin Ne Diyor ?

“Allah Hayrını Dilediği Kişiyi Sıkıntıya Sokar!”

Belki Sen Ashab-uhdud Kadar Acı çekmedin…

Hani Kralları Onları Iman Ettikleri Için

Ateş Dolu Hendeklere Atmıştı Ya…

Belki Sen Ebu Zer (r.a) Kadar Acı çekmedin…

Amcası Inandığı Için Onu Hasıra Sarıp Yakmıştı Ya…

Belki Sen Vahşi Kadar Acı çekmedin…

Sevgilisi Ona “bana Görünme!” Demişti ya…

Belki Sen Yakup (a.s) Kadar Acı çekmedin…

Yusuf’u (a.s) Elinden Alınmıştı Ya…

Belki Sen Hatice(r. Anha) Kadar Acı çekmedin…

Muhammed (s.a.s) Yurdundan Kovulmuştu ya….

Unutma! Rabbin Kimseye Dayanabileceğinden Fazlasını Yüklemez…

Belki Kalbindir Acıyan…

Belki Bedenin…

Bekki De Ruhundur Kıvranan….

Belki Yokluktur Seni Saran….

Belki de Bin Bir Türlü Muamma…

Her Ne Durumda Olursan Ol

Diline Yakışır Bu Dua…

La ilahe illa ente sübhaneke inni küntü minezzalimin. …

Ya Rabbi, razı olmadığın şeylerden ne yapmışsam hepsini affet…

Senden Başka Ilah Yoktur!

Sen Bütün Noksanlıklardan Münezzehsin…

şüphesiz Ben Nefsime Zulmedenlerden Oldum…

Sen Bağışla beni

تعريف الحب

الحـــــــــــــــب …
تعريف الحب!!!
الحـــــــــــــــب هـــــــــــــــــو

.. هو ذلك الشعور الخفي الذي يتجول في كل مكان ويطوف الدنيا

بحثاً عن فرصته المنتظرة ليداعب الإحساس .. ويسحر الأعين ..

ليتسلل بهدوء .. ويستقر في غفلة من العقل ورغماً عنك ..

داخل تجاويف القلب …. ليمتلك الروح والوجدان ..

ليسيطر على كل كيان الإنسان ..

والحب هو ذالك الشعور الذي يتملك الإنسان في داخله
ويطوف به العالم حيث يشاء بأفراحه وأحزانه
يجول كل مكان فوق زبد البحر يمشي دون أن يغوص في أعماقه

الحب .. هو ذلك الوباء اللذيذ المعدي الذي يصيب جميع الكائنات بدون استثناء ..

له مغناطيسية تجذب الكائنات إلى بعضها البعض ..

وبدونه لن تستمر الحياة على أي كوكب ..

للحب .. معاني عظيمة وتعاريف عديدة تختلف من عاشق لأخر .. فكل محب لديه تصور وتعريف

خاص لمعنى الحب ..

وهذه المساحة مطروحة لمحاولة الوصول إلى أجمل وأشمل وأعمق تعريف لمعنى الحب …

شاركوا معى …. بأرائكم ..

الحب هو مرض وراثي هو الرغبة في إسعاد إنسان آخر بالعطاء بلا مقابل الحب…وما أدراك بالحب؟؟هو اقتسام الحلم والفكرة والذكرى مع نفسك.. ومع من تحب..

* الحب هو طفل مشاغب يتراقص في الصدور،ويعصف بالقلوب،ويتوهج في العيون
*الحب هو الدهشة، هو العشق المتحرر على العتق،هو الصفح قبل المصافحه،والتسامح قبل العتاب،والوصل قبل الوصال،والعطاء قبل الرجاء.

*المستحيل هو جبل ثلجي يذوب أمام أشعة الحب المحرقة…
*عندما يصبح الصمت لغة تنطق لغات كثيرة وتتشعب لهجات غريبة تتكلم حول موضوع واحد وهو الحب.
*الحب هو ذلك الابن العاق،وذلك الولد الشرير،وذلك الجرح العميق.
*الحب هو السفر في الزمان والمكان،والقدرة على استحضار البسمة قبل تحرك الشفاه..

الحب.. صدق ورحمه وتسامح.
الحب .. عرفان بالجميل، واعتراف بالخطأ.
الحب .. خوف من الزلل، وقبول للعذر.
الحب .. عطاء بلا حدود، وتضحية لا تنتظر إذنا من العقل.
الحب .. تجاوز عن السيئة، وزرع للأمل في قلب حزين.
الحب .. ألفه وتجانس فكره.
الحب .. إعجاب بالصورة والشكل، وعشق للروح والفكرة.
الحب .. امتلاك دون انانيه وصداقه متوازنة سليمة.
الحب .. وسيله للبناء، وروح للسعادة، وقلب ينبض بإرادة جبارة للعمل لا تريد التوقف أبدا.

الحب وعد…كلمة عهد …
الحب … إحساس وتضحية
الحب …مرآة …ترى بها من تحب …خال من العيوب
الحب أسمى من أن يكون …إحساس بالقلب فقط …بل يتعدى الحدود والفوارق …
الحب ….أكبر من أن يفهمه أو يعرفه إلا من عاشه بكل ما فيه من عذاب وأفراح …
الحب … حب في الله …فالحب في الله أسمى وأعظم …
حب القلب والروح …وليس حب الجسد والمظهر فحب القلب والروح هو الأبقى وللأبد ..
الحب أعظم ما في الوجود …..
حب الأم …هو حب مليء بالحنان …
حب الأب ….فهو حب مليء بالعطاء
حب الأخ…وهو ما حرمت منه …
ولكن ..هو حب الصراحة والتعاون
حب الأخت …وهو كل ما أملك بهذه الدنيا
أما حبي …فهو حطامي … ألمي ….أنت ياحبيبي كل ما….
…لا أستطيع البوح بما يخصك ولكن آه وألف آه من حبك

الحب يمكن يفرق ويقرب من بين الأحباب
الحب مش بس كلام بالشفايف ينقال
و العيون تتناظر ويدور بينها الكلام
الكلام مجهول للي يجهل الحب بمعناه
يجمع بين الخلايق ويعيش أحلي الغرام
والغزل من أول أحرفه لي أخر أحرفه ما به زوال
و الحب ياخذ ويعطى ولو قسي علي القريب
وكلام العذال زايد و الحساد متدهورين
الحب في كل خلق ولو ما عرف معناه زين
ينعرف يوم اللقا بين الحبي

الحب 00 هي كلمة كبيرة في المعنى لو الإنسان عرف كيف يستخدمها
والحب له معايير مختلفة 00 لكن في عصرنا الحاضر الكل يعرف الحب بطريقته الخاصة 00
وأغلب بني البشر يستخدمون الحب فقط بوصف المرأة 00 وهذا هو الخطأ
فالحب خلق لكل شيء بالوجود خلقه ربنا 00 وأنا باعتقادي أنه كل شيء يسر العين هذا هو معنى الحب00
ممكن الإنسان يعشق الورود أو يعشق الطبيعة أو يعشق الوالدين أو يعشق أبنائه
أو يعشق العلم أو يعشق الجمال أو يعشق عمله وكل هذا يدورفي محور الحب
وكل ماتسر به العين هو هذا الحب الحقيقي لكن لانأخذه من منظور حب المرأة فقط والحب له تفاسير عدة ويعجز القلم واللسان عن وصفه