KARINCA

Küçük bir karınca, her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı…

Çok çalışır… Çok üretir… Ve bunları keyif içinde yapardı.

Patronu Aslan, Karınca’nın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün kârı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi; eğer Karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı?

Bunun üzerine, müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceği’ni işe aldı.

Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı. Böylece Karınca’nın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti. İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti. Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı. Bu nedenle hem telefon trafiğini yönetmek ve hem de arşiv işleri için Örümcek’i işe aldı.

Aslan, gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceği’nin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı. Hatta ondan üretim hızını ölçen ve kârlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi. Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu. Artan ekipmanlar için de artık bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti. Bu işleri idare etmek için Sinek’i işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan Karınca, bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı. Zamanın büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işleri yapmakla geçiyordu.

Aslan, Karınca’nın bölümünün giderek büyümesinden memnundu. Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü ve bölüm başkanı olarakbaşarıları ile ünlü Ağustosböceği’ni işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün Ağustosböceği’nin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla döşemek oldu. Tabi ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı. Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısı Tavuskuşu’nu işe aldı.

Karınca’nın çalıştığı yer giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü.

Ağustosböceği, patronu Aslan’ı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.

Bunun üzerine, Karınca’nın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren Aslan, üretimin ve kârlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü fark etti. Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir Danışman olan Baykuş’u sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, Karınca’nın departmanında üç ay geçirdi. Bu hummalı çalışmanın ardından ciltlerce süren muhteşem bir rapor yazdı. Raporun sonucu şuydu: “Departmanda aşırı istihdam vardı”.

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi ve elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan Karınca’yı işten çıkardı.

ÇOCUKLARDA DİKKAT EKSİKLİĞİ

Çocukta dikkat eksikliği özellikle eğitim hayatının başlamasıyla belirgin hale gelir. Okul öncesi dönemde de her şeyden çabuk sıkılan ve bıkan bu çocuklar, oyuncaklardan dahi sıkılıp kısa bir süre sonra onları parçalamayı tercih ederler.

Okulun başlamasıyla birlikte öğrenmeye karşı ilgisizdirler. Ödev yapmayı sevmez, anne/baba ve öğretmenin zoruyla ödev yaparlar. Ödevleri yapmakta hayli zorlanırlar. Masanın başına oturamaz, otursalar bile çeşitli bahaneler uydurarak (tuvalete gitme, su içme gibi) sık sık masa başından kalkarlar. Anne / babayı ders çalışırken sürekli yanlarında isterler. Üzerine aldıkları bir işi sürekli bitirmekte zorlanır, bir işi bitirmeden hemen diğerine geçerler. Kendileriyle konuşulduğunda sanki konuşanı dinlemiyormuş görüntüsü verirler. Bir komutu birkaç defa söyledikten sonra yerine getirirler.

Okuma ve yazma kaliteleri yaşıtlarından kötü, defter düzeni ve yazıları bozuk olabilir. Okurken sık hata yapabilir ve cümlenin sonunda kelime uydurmalarına rastlanabilir.

Unutkandırlar. Sınıfta sürekli eşya kaybetme yanında, iyi öğrendiklerini düşündüğünüz bir bilgiyi de çabuk unutabilirler. Kendilerine uygun bir çalışma düzeni ve sistemi geliştiremezler. Okuma ve yazmayı genellikle sevmezler. Ders kitabı okumanın yanında hikâye ve roman türü kitapları okumaya karşı da isteksizdirler. Yaşanan tüm bu öğrenme zorluklarına sınavlarda dikkatsizce yapılan hatalar eklenir. Sabırsızlıkları nedeniyle soruları hızlıca okuma, tam okumama ve yanlış okumalara sık rastlanır. Bu nedenle çok iyi bildikleri bir soruyu dahi yanlış cevaplayabilirler. Test sınavlarında çeldiricilere kolaylıkla kanarlar. Özellikle ilkokula başladığı yıllarda sınav kâğıdını öncelikle vermeyi marifet sayarlar. Sonunda bilgileri ve bildiklerinden daha azı oranında not alırlar. Dikkat eksikliği okul öncesi dönemde pek fark edilmeyebilir. Ancak bu çocukların bir kısmı ders dışı işlerde de çabuk sıkılma belirtileri gösterirler. Zekâ düzeyi iyi olan ve ek olarak özel öğrenme güçlüğü olmayan çocuklar ilkokulun 3. ve 4.sınıflarına kadar derslerde sorun yaşamayabilirler. Çalışmadıkları ve dersi iyi takip etmedikleri halde notları kötü olmayabilir. Derslerin ağırlaşmasıyla birlikte başarıda ciddi düşüşler yaşanmaya başlanır. Ev içinde günlük yapmaları gereken işler konusunda sorumluluk almak istemezler. Genellikle dağınıktırlar ve kurallardan hoşlanmazlar.

Dikkat eksikliği nedir?

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, Çocuklardaki ‘dikkat dağınıklığı’ zihinsel bir özür değil, yalnızca bir çalışmayı veya etkinliği sürdürememe problemidir. Genellikle yedi yaşından itibaren kendini daha fazla gösterir, ancak 4-5 yaşları itibariyle belirtileri saptanabilir. Dikkat eksikliği sendromu ya da hiperaktivite sendromu olarak da bilinir. Çocukların %6’sında görülen dikkat eksikliği sendromu, erkek çocuklarda, kız çocuklara nazaran daha fazla görünür.

Problemi kabaca söylersek; organize olamamak ve dikkati tek bir noktaya odaklayamamak olarak açıklanabilir.

Dikkat dağınıklığının belirtileri

Dikkat dağınıklığının okul öncesi ve okul çağı dönemindeki belirtileri genel çizgileriyle aşağıda sıralanmıştır. Ancak bu özelliklerin bulunduğu her çocukta dikkat dağınıklığı olduğu düşünülüp telaş edilmemelidir. Saydığımız noktaların ne sıklıkta ve hangi alanlarda yaşandığına dikkat etmek önemlidir.

Sürekli bir oyundan diğerine geçerler.

Belirli bir şeyle uzun bir süre ilgilenemezler. Sakardırlar, sık sık hata yaparlar.

Başladıkları bir işi bitiremez, yarım bırakırlar.

Dersi dikkatle dinleyemezler, daha çok etrafı ile ilgilenirler.

Ev ödevlerini almayı unuturlar ya da eksik alırlar.

Eşyalarını tam olarak getirmezler, her gün bir eşyalarını kaybederler.

Dağınıklıkları vardır, defter vb. gereçlerinin düzenleri bozuktur.

Gelişim düzeyi içinde geç olgunlaşırlar.

Öğretmenlerle ilişkilerinde sorunlar yaşarlar. Karşılık veren, saygısız, ilgisiz bir öğrenci olarak gözükürler. Zekâlarına uygun hayat başarısı gösteremezler.

Algıladıklarını örgütlemede, organize etmede mesela okuduklarını anlamlandırmada güçlük çekerler. (“p, b, d” harflerini çoğu kez karıştırırlar)

İyi arkadaş ilişkileri kurmada zorlanırlar.

Tedavisi ve çözüm yolları

Çocuklarında dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik olduğunu düşünen aileler, bu belirtileri duyunca hemen telaşa kapılmamalıdırlar.

Böyle bir çocuğu olan ailelerin yapabilecekleri nedir? Ailenin, çocuğun durumunu anlayıp uygun davranması veya konuyu bilen birinden danışmanlık alması da kimi zaman yeterli olabilmektedir. Çocuğun ihtiyaçlarına yatkın, sevecen, biyolojik yaşına değil gelişim yaşına uygun kaideler koyup, disiplin uygulayan ve tutarlı bir aile çevresi, bu çocuklar için en yararlı ortamdır.

Aşırı hoşgörü ve aşırı disiplinden kaçının

Anne ve babaların tutumlarının bir olması, çocuklarına olan davranışlarında ayrı düşmemeleri, çocuklarını aşırı yaramaz diye itip kakmamaları, suç işlediğinde hemen dayak yolunu tercih etmemelerinin yanı sıra istenilen davranışları yaptığında da ödüllendirmelerle çocuklarını yönlendirmeye çalışmaları önemlidir. Anne babaların “Çocuğumun eğitimi için ne yapabilirim?”, “Nasıl topluma yararlı bir çocuk yetiştirebilirim?” sorularının cevaplarını devamlı aramaları ve çocuk yetiştirmeyle ilgili terbiye kitapları ve özellikle peygamberimizin çocuklarla olan münasebetlerini konu eden eserleri okumaları ve gerektiğinde danışmanlık hizmeti almaları gereklidir.

Dikkati dağınık bir çocuğa, bir saat sürekli ders çalıştırmanın gereği ve yararı yoktur. Böyle bir Çocuğun ders çalışma programı kısa aralıklarla planlanmalıdır. Mesela 15-20 dakika ders, 10 dakika teneffüs şeklinde bir sistem uygulamak, bir saat dersin başında zorla tutmaktan daha yararlıdır. Ancak teneffüslerin uzamamasına da dikkat edilmelidir. Annesinin sözünü dinlemeyen bir çocuğa şiddetli dayak atmaktansa, merakla beklediği 20 dakikalık bir çizgi filmin ilk 3 dakikasını seyrettirmemek ve bunun sebeplerini anlayabileceği bir dille açıklamak ve çocuğun yanlışlarını görmesini sağlamak daha eğiticidir. Cezalar uzun ve bıktırıcı olmamalıdır. Anne babalar da tutarlı olmalı, kararlılıklarım göstermeli ve sözlerini yanardöner gibi değiştirmemelidirler. Çocuklarına “bir daha şöyle yaparsan ben de böyle yaparım” diyen bir anne, yapamayacağı bir şeyi söylememeli, daha önce uygulayacağını söylediği cezadan merhamet duygusuyla vazgeçmemeli, ufak ceza ve ödüllendirmelerle çocuğun davranışlarını yönlendirmelidir. Cezanın, öfke hissinin tatmini için değil, terbiye vermek gayesiyle uygulanması gerektiği unutulmamalıdır.

Aileler ve toplum, dikkat eksikliği ve aşırı hareketlilik bozukluğu gösteren bu çocukları ihmal etmemelidirler. Fıtratları gereği kötüye meyletme ihtimalleri bulunan, terbiye ve eğitimleri güç olan bu çocuk ve gençlerle, sabırla ve bilinçli olarak ilgilenilmeli ve gerekirse mutlaka profesyonel danışmanlık verilmelidir. Kimi zaman, anne babaların çocuklarına olan yanlış tutumlarını değiştirmelerinin, yapıcı bir tutum ve anlayış içine girmelerinin ve onları anlamaya çalışmalarının problemi oldukça azaltabileceği ve bu çocukların emsallerinden daha başarılı hale gelebileceği de dikkate alınması gereken bir başka husustur.

Dr. Hulusi Burak

Aşırı hareketlilik ve dikkat dağınıklığı

Aslında çocuklardan, yapıları itibariyle, hareketli olmaları beklenir, bu normaldir de. Çocuklar genellikle canlı, hareketli ve hayat doludurlar. Gün boyu oynar, koşar, zıplarlar. Yorulmak nedir bilmezler. Dışarıda oynadıkları yetmiyormuş gibi, evde de çok kere annelerini kızdıran koşmalı, atlamalı oyunlar oynarlar. Öyle ki, annelerin çoğunun zamanı çocuklara “Dur, otur, koşma, gürültü yapma, karıştırma, bırak, dokunma…” demekle geçer. Tüm bunlar, çocuğun gelişim süreci içerisinde doğaldır.

Ancak bazı çocuklar, olağan hareketliliğin çok daha ötesinde dikkat çekecek şekilde aşırı hareketlidirler. Henüz yürümeye başladıklarında bunun belirtileri görülebilir. Özellikle okul döneminde başkalarını rahatsız edecek düzeyde saldırganlaşırlar. Okulda öğretmenleri, sürekli ayağa kalkmalarından ve etrafa sataşmalarından yakınıp durur. Bu tür öğrenciler, derslerini de geçiştirirler. Savruk ve düzensizdirler. Sürekli yaramazlık yapma uğraşındadırlar. Çok hareketli oldukları için tehlikeyi hemen kavrayamazlar ve sözgelimi, balkondan aşağıya sarmayı sakıncalı görmezler.
http://www.milligazete.com.tr/haber/cocuklarda-dikkat-daginikligi-112237.htm

KUTLU DOĞUM HAFTASI’NIN AMACI NEDİR?

Kutlu Doğum Haftası, Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (S.A.V)’in doğum gününü kutlamak amacıyla her yıl 14-20 nisan tarihleri arasında kutlanır.

Kutlu doğum haftası başlangıcı Rabiülevvel ayının 12. gecesi olan miladi takvime göre ise 14 nisan 2012 tarihine denk gelmektedir.

Alemlere Rahmet Olarak Gönderilen Son Peygamber Hz.Muhammed Mustafa (S.A.V) Efendimizin Kutlu Doğumunun 1441′inci Yıldönümü…
Kutlu Doğum Haftası;Peygamber Efendimizin dünyaya teşrifleri olan Mevlid-i Nebevî yani halk dilinde bilinen adıyla Mevlid Kandili asırlar boyunca kutlanmaktadır.
Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı, bu büyük geleneğimizi daha büyük coşkuyla geçmesi ve ayrıca daha iyi hatırlanması için Peygamber efendimizin doğum gününü içine alan haftayı Kutlu Doğum Haftası olarak ilan etmiştir.
Bütün Müslüman Aleminin Kutlu Doğum Haftası Kutlu Olsun..

Kutlu Doğum Haftası, Miladi takvime göre 14 Nisan 2012 Cumartesi tarihine denk gelen gecedir.

Sevgili Peygamberimiz (s.a.v) anmak için, her yıl Nisan ayında organize edilen, Peygamberimizin dünyayı teşrifleri olan Mevlid-i Nebevî (Hicri Rebiulevvel ayının 12. gecesi), asırlardır milletimiz tarafından “Mevlid Kandili” olarak kutlanmaktadır.Diyanet İşleri Başkanlığı ve Türkiye Diyanet Vakfı, yüzyıllar önce bir ilim ve kültür bayramı şeklinde kutlanan mevlid geleneğini canlandırmayı amaçlamış, bu düşünce ile de Peygamberimizin doğum gününü içine alan haftayı, “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etmiştir.

İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.V) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü’l-evvel ayının 12. gecesidoğmuştur. Bu mübarek geceye ”Mevlid Kandili” denir.

O’nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.

Sevgili Peygamberimizin tebliğ ettiği İslâm dini ile dünya aydınlandı, tek Allah inancı ile kalpler nurlandı. Eşitlik, adalet ve kardeşlik geldi. O’na inanan toplumlar gerçek huzura kavuştu. O’nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.

Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, SevgiliPeygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı “Vesiletün’necat” olan mevlid kitabı O’nun doğumunu, üstünlüğünü vemucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.

Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O’nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan enginsevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.

Bununla beraber, O’nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O’nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.

Bu çerçevede peygamberimizin hayatı anlatılırken, peygamberimize bu haftada salatı şerifler, naatı şerifler okunur. Bize bıraktığı Kuran-ı Kerim’den mesajlar verilir. Peygamberimizin bize öğütleri olan hadisi şerifler müslümanlara mesaj olarak aktarılır, unutanlara tekrardan hatırlatılır. Kısacası gül peygamberimizin doğum günü ilahiler, sureler, kasideler, şiirler eşliğinde çoşkuyla kutlanır ve peygamberimiz gönüllerde salatı şerifler ile anılır.

Mevlid Nedir?
Mevlid; ”Doğum zamanı” demektir. Peygamberimizin doğumu ve bunu anlatan eser anlamında kullanılır.

Kutlu Doğum Haftası hangi tarihten beri kutlanmaktadır? Kutlanma fikri nasıl doğmuştur?

Kutlu Doğum Haftası 1989 yılından beri kutlanmaktadır.

Hepimizin bildiği gibi Peygamberimizin dünyayı teşrifleri olan Mevlid-i Nebevi, asırlardır milletimiz tarafından ‘Mevlid Kandili’ olarak kutlanmaktadır. Mevlid Kandili ilk defa 13. asırda Erbil Atabeği Muzafferüddin Gökbörü tarafından iki ay süreyle kutlanmaya başlandı. Mevlid Kandili münasebetiyle ilim adamları bir araya gelip ilmi, fikri sohbetler yapıyor, halk sokaklarda mevlidi bir bayram havasında kutluyordu.

Süleyman Çelebi’nin kaleme aldığı Vesiletü’n Necat isimli şiirin, Mevlid adıyla, yüzyıllardır sevinçte, tasada, doğumda, ölümde okuna gelmesi ve bu geleneğin bugün de canlı bir şekilde devam etmesi, Peygamber sevgisi etrafında teşekkül eden milli ruhun ifadesidir.

Yüce dinimiz, huzurlu ve mutlu dünyanın en büyük hayat kaynağıdır. Bu noktadan hareketle dini tefekkürü cami dışına taşırmak, değerli ilim adamlarımızın araştırmalarını ve düşüncelerini halka aktarabilmek için Mevlid kandilini hayırlı bir vesile telakki eden Türkiye Diyanet Vakfı, yüzyıllar önce bir ilim ve kültür bayramı şeklinde kutlanan Mevlid geleneğini canlandırmayı amaçlamıştır. Bu düşünce ile Peygamberimizin doğum gününü içine alan haftayı, “Kutlu Doğum Haftası” olarak ilan etmiştir.

Gelenek haline gelen Kutlu Doğum Haftası’nın amacı nedir?

Mevlidi, Türk kültürünün sağlam bir mesnedi, milletimizi birlik ve bütünlük içinde aydınlık geleceğe taşıyacak sağlam bir gelenektir. Hafta dolayısıyla hazırlanan programlar belirlenirken gözetilen gaye hep bu olmuştur.

Takip ettiğimiz geleneğin gücü ve bunun hâlâ milletimizin gönlünde dipdiri yaşaması, gelecek için bizleri umutlandırmaktadır. Yüzyıllardır görülmüştür ki Türk Milleti inançlıdır, hoş görülüdür, dinî inançlarını bir kavga konusu olarak değil, barış ve huzur kaynağı olarak görmektedir.

Mevlid’le ifadesini bulan kültür atmosferi, bu geleneğin devamıdır. 1989’dan beri icra ettiğimiz programlardan devşirdiğimiz fikir ve kültür iklimi, Türkiye Diyanet Vakfı’nın hayırlı bir yolda olduğunu göstermektedir. Unutulmamalıdır ki, insanlık için en güzel rehber; bütün güzellikleri bünyesinde toplayan ve güzel ahlâkı tamamlamak için gönderilen Hz. Peygamber, model ise Peygamberimizin insanlığa sunduğu modeldir. Çünkü O, tam bir anarşi ve kargaşa ortamında, insanlık için bir güneş olmuş, çirkinlikleri güzelliklere tebdil etmiştir. İnsanlık O’nun getirdiği yüce değerler ve prensipler doğrultusunda büyük medeniyetler kurmuş, kaybedilen haklarına kavuşmuş, fıtratında var olan yüce değerlerin farkına varmış, kadın erkek Allah’ın ve cemiyetin huzurunda eşit olmanın hazzını tatmıştır.

İslam medeniyeti Kur’an ve Hz. Peygamberin sünnetinden kaynaklanan, evrensel ahlak ilkeleri ve insan hakları ile ilmi anlayış üzerine bina edilmiştir. Zira İslam Medeniyetinin esası, İslam dininin hikmet ve adaleti üzerine kurulmuş olduğundan, ilmi ve irfanı öğretmiş, zulmü ve zoru yasaklayarak, haksızlıklara karşı koymayı hedef almıştır. Şurası bir gerçektir ki Cenab-ı Hak, insanın kendisi ile olan ilişkisini iman ve ibadete bağladığı halde, insanın diğer insanlar ve eşya ile ilişkilerini ahlak ve hukuk kurallarına bağlamıştır. Kamil bir insan, bu ilişkilerini yerli yerince ve dengeli bir biçimde yapan kişidir. İşte Hz. Muhammed, bunu sağlayan ve bize örnek olan insandır.

Türkiye Diyanet Vakfı, örnek insan Hz. Muhammed’in evrensel prensiplerini ve insanlığa getirdiği yüce değerleri, günümüz şartlarını da dikkate alarak insanlığa ulaştırmak amacıyla Kutlu Doğum Haftası’nı ihdas etmiştir.
Allahummesalli Alâ Seyyidina Muhammed Ve Alâ Âli Seyyidina Muhammed…

UTANSIN

Tohum saç, bitmezse toprak utansın!
Hedefe varmayan mızrak utansın!

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen!
çatlarsan, doğuran kısrak utansın!

Eski çınar şimdi noel ağacı;
Dallarda iğreti yaprak utansın!

Ustada kalırsa bu öksüz yapı,
Onu sürdürmeyen çırak utansın!

ölümden ilerde varış dediğin,
Geride ne varsa bırak utansın!

Ey binbir tanede solmayan tek renk;
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın!

Necip Fazıl Kısakürek

PEYGAMBERİMİZE YAZILAN NA’TLAR

ŞİİRLERİN DİLİYLE PEYGAMBERİMİZ …
Peygamberimiz’e (sav) yazılan ilk şiir daha O doğmadan YEDİ ASIR ÖNCE yazılmış..

bu özel şiir Es’ad Ubu Kerib el-Himyeri’ye aitmiş..

işte o şiir:

Şehadet ederim
Varlıkları yoktan var eden ALLAHa
O’nun tarafından bir elçi gönderilecektir
Adı Ahmet olan
Ömrüm yetişirse gelişine
O’na yardımcı olurdum
Hem de amca oğlu..

O zaman
Savaşırdım kılıcımla düşmanlarına karşı
Siler yok ederdim sinesinden
Bütün elem ve kederleri
Mutlu olması için
Gereken ne ise yapardım..

SEN GEL DİYE EY SEVGİLİ

Yaradan Rabbimin adıyla okudum.
Ey Muhammed seni okudum.
Okudum,çoğaldı harflerim, ırmaklarım, yıldızlarım…
Tüm kitaplara senin isminle yazıldım.
Doğdum, Muhammede doğdum.
Aşıksam, Muhammede aşığım.
Ölürsem, Muhammede ölürüm.
Gelirsem, Muhammede gelirim.
Yusuf oldum kuyularda hep seni bekledim,
Hüseyin oldum kerbelada, kuruyan dudaklarımla sayıkladım ismini,
Gelsinde ırmaklar taşıyan ellerinden,
Abı hayat akıtsın içime diye bekledim.
Bekledim, kapandı yollarım, uzattım parmaklarımı,
Hallaç gibi doğrandı ellerim.
Hiç seni söyleyemedim. Dağlandı dudaklarım.
Yazdım gözyaşlanmla mekkenin dağlanna:
Ey sevgili, gel diye…
Ağlama duvarını bir çıban gibi sırtında taşırken,
Yorulan kollarıyla taş atan Kudüs’üm ben.
Kaldırımlarımda ateşler yükselirken,
Geldin öptün beni alnımdan,
Serinleyip sarıldım taşlara yeniden.
Ey Muhammed…
Ey Sevgili.
Ey Badı Sabah.
Ey Üzerimize doğan ay.
Ey Güzelliklerin .şahikası.
Ey Şefaat pınarı.
Her düşmem gül ayaklarına kapan-mamdır,
Böğrümden yediğim her kurşunla tutarım ellerinden.
Her şarkımda seni söylerim.
Her tebessümüm senindir.
Hep seni beklerim:
Sen bir gelsen diye ey Sevgili…
Sevgili…
Ben Veyselim,
Kenan illerinde hasretini soluyan,
Hırkana bürünürüm karanlıkta kaybolduğumda,
Dört taraftan vururlar bana,
Vururlarda söyletemezler sensizliği,
Sümeyye gibi develer ayırır bedenimi…
Hamzayım Ey Sevgili,
Uhuddayım tam önündeyim,
Vahşinin mızrağı deler geçer yüreğimi,
Gelde okşa ne olur oyulmuş kalbimi,
Hind değil hasretin acıtır onu…
Ben Grozniyim, Keşmirim, Kandahanm,

Saraybosnayım, Hamayım, Buha-rayım, Bağdattım, Morayım, Taşkentim,

Doğu Timor’um, Türkistan’ım, Ahıs-ka’yım. Eritre’yim, Halepçe’yim, Kırım’ım, İstanbul’um..,
Ben kurşunlara evlat vermiş anneyim.
Kurşunlardan sakınan bedeniyle seni özleyen,
Taş atan bir filistinliyim.
Okul önlerinde bekleşen ve ağlayan, Karanfil dağıtan kızım.
Gel öp bizi alnımızdan,
Gel sev bizi kanayan yaralarımızdan.
Ey sevgili,,.
Ey Muhammed…
Gittin ya gül yüzlü sevgili.
Kırıldım gittiğinden beri.
Kırıldıkça yandı canım.
Çarmıhta çivilenen benim ellerim,
Benim ayaklarım.
Harami sofralarda sergilenen benim başım.
Beni bir ağaçta kıstırdılar,
Kör bir testereyle biçildim.
Ağladım, kurudu göz pınarlarım,
Ağladım, hasretine türkü yaktım.
Ağladım, gel diye ey sevgili…
Sevgili.,.
örnerim, Aliyim, Osmanım,
Vuruldum bir niyaz vaktinde,
Kanım dağıldı kitabın sayfalarına.
Seni yazdım bir damla kanla,
İsminin dolaştığı semaya,
Bir baştan bir başa.
Sen gel diye Ey sevgili…
Ey sevgili…
Kırıldı mı dişin?
Dikenler acıttı mı ayaklarını?
Deve işkembeleri kirletti mi elbiselerini?
Medine yollarında yoruldun mu?
Taifte taşlar kanattı mı gül yanağını?
Kırıldı mı kalbin bize?
Kırgın mısın sevgili?
Ne çare Bekirler yok şimdi, Aliler, Osmanlar, Ömerler yok. Halidler gitti, Musablar gitti. Hatice yok, Zeynep yok, Fatıma yok.
Müminlerin annesi sofra açmaz evlerimizde.
Kedilerin babası dolaşmaz sokaklanmızda.
Biz ne çok yetim okluk da,
Senin gibi okşayanımız yok artık.
Gel bir okşa ne olur.
Yarala nmızda ki irinler azdı.
Canımız acıdı.
Bir merhamet et, bir gülümse efendim.
Bir görün puslu şehirlerin üstünde.
Bir ses ver puslu yüreklerimize.
Bekler dururuz her seherde,
Sen gel diye ey Sevgili…
Ey Sevgili…
Buralara bir hal oldu:
Ne yakup inliyor şimdi,
Ne Mısırda rüya görülüyor,
Züleyhalar yalancı,
Yedi adam ne yapsın,
Mağaraların kapıları da kapalı.
Musa vurunca asasını,
Oynamıyor yer yerinden.
Yol vermiyor kızıldeniz.
Sakınmıyor İbrahimi ateşler,
Su taşımıyor karınca,
Ethemin balıklan getirmiyor iğneleri denizden.
Buralara bir hal oldu; Sen yoksun, buralar duman oldu endim.
Bir mektubun gelmedi buralara…
Bir Neşaci sormaz halimizi.
Bir yalnıztır düştü ocağımıza.
Bir karanlık çöktü başımıza.
Ay aydınlatmıyor, Gül kokmuyor.
Yokluğun karabasanlar gibi çökünce sinemize,
Dağıldı hanemiz,
Dağıldı yüreğimiz,
Dağıldı birliğimiz…
Sevgili affet bizi:
Bir deve olamadık,
Hasretinden çatlayıp ölecek.
Bir kuru ağaç olamadık,
Yokluğuna kanlı gözyaşlar dökecek.
Bir Bilal olamadık,
Sensiz ses vermeyecek.
Bir Ebu zer olamadık,
Alıp başını gidecek.
Ey sevgili, Ey şefaat sahibi, Affet bizi. Affet…
Şimdi bir şarkı düşer dilimize,
Bir aşk iner yüreğimize.
Bir el tutar elimizden.
Bir af fermanı gelir ötelerden.
Bir sen gelirsin.
Bir sen gelirsin.
Biz bin seviniriz:
Sevgilim Muhammed diye…
Sevgilim Muhammed diye…
Meleklerle yarış ederiz…
Gel sevgili,
Gel öp, kolda ve yeşert bizi, kalbimizi

ADEM ÖZBAY

İki cihân sultânının
Doğduğu ay geldi yine
İlm u meârif kânının
Doğduğu ay geldi yine

Gelsün şefâat isteyen
Bulsun safâ anı seven
Ol sâhib-i hulk-i hasen
Doğduğu ay geldi yine

Bedr-i dücâ şems-i duhâ
Verd-i gülistân-ı Hudâ
Hakk’ın habîbi Mustafâ
Doğduğu ay geldi yine

Bir âşık u sâdık kanı
Râhat bula cân u teni
Sırr-ı hakîkat mahzeni
Doğduğu ay geldi yine

Anı Hüdâyî kim sever
Matlûba bulmuştur zafer
Fahr-ı cihân Hayru’l-beşer
Doğduğu ay geldi yine

A. MAHMUT HÜDAYI

Hani bir aşk idin, bir güzellik idin sen, güzellikle askın kesiştiği
prizmada.
Güzelliğin cihanı gösteren bir ayna;
aşkın o aynanın cilası idi hani.
Güzelliğin olmasa efendim,
aşkı hiç bilmeyecekti cihan;
aşkın olmasa güzelliği hiç anlamayacaktı.
Aşk pazarında mezat hep güzelliğine; güzellik yurdunda yollar hep aşkına
durmuştu efendim…
Ve sen gitmiştin…
Sevgili!
Derd ile ağlayandın; hem derde salandın!..
Gönül yurdunda çaresizlerin çaresi, hastaların merhemiydin.
Saadetle yasamış, saadet çağını yaşatmıştın.
Suretleri ve canları iman ile sen şekillendirmiş,
“Lâ” ile “Illa”yi i’câz ile sen dillendirmiştin.
Sen gidince, ey sevgililer sevgilisi, güvercinlerimiz tuzaklara esir düştü;
Hüdhüdlerimizin mil çekildi gözlerine.
Artık düşmanlarımız dostlar arasında;
dostumuz düşman içinde.
Divanelere döndük, yaya kaldık yolunda.
Kendimizi unuttuk, seni bilmez olduk…
Sana muhtacız!..
Sana en fazla muhtacız.
En fazla sana muhtacız.
Uyandır bizi uykumuzdan…
Gel ey sevgili!
Bir gelişle gel, bir gülüşle gel.
Doğ ufkumuza, sar dünyamızı, gir gönlümüze yeniden…
Sana muhtacız…

Sana en fazla muhtacız…
İSKENDER PALA

YAĞMUR

Vareden’in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat

Yıllardır bozu bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım

Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü

İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi’nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak

Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim

Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü

Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin

Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim

Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü

Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler sahinin hayalleri

Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım

Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Savenin damarında
Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü

Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım

Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü

Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebvada esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya

Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım

Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü

Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların

Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım

Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü

Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından

Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydim

Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü

Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin

Saatlerin ardında hep kendimi aradim
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım

Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü

Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra’yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin

Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım

Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü

Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin

Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım

Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü

Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü’mindir sema; sana muhtaçtır zemin

Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz’an düştü
Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü

Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira’dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım

NURULLAH GENÇ

SÜRGÜN

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süregi

Bütün törenlerin sölenlerin ayinlerin yortularin disinda

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layikolmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüregime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yoruldugum ayakabilarimdan degil

Ayaklarimdan belli

Lambalar egri

Aynalar akrep melegi

Zaman çarpilmis atin son hayali

Ev miras degil mirasin hayaleti

Ey gönlümün dogurdugu

Büyüttügü emzirdigi

Kus tüyünden

Ve kus südünden

Geceler ve gündüzlerde

Insanliga anit gibi yükselttigi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünüm benim

Bütün siirlerde söyledigim sensin

Suna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandim Salome’nin Belkis’in

Bosunaydi saklamaya çalismam öylesine asikarsin bellisin

Kuslar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devsirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alir sonsuzlugun haberini

Ey gönüllerin en yumusagi en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Yillar geçti sapan ölümsüz iz birakti toprakta

Yildizlara uzaniphep seni sordum gece yarilarinda

Çati katlarinda bodrum katlarinda

Gölgendi gecemi aydinlatan essiz lamba

Hep Kanlica’da Emirgan’da

Kandilli’nin kursuni safaklarinda

Seninle söylesip durdum bir ömrün baharinda yazinda

simdi onun birdenbire gelen sonbaharinda

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

Ey çagdas Kudüs (Meryem)

Ey sirrini gönlünde tasiyan Misir (Züleyha)

Ey ipeklere yumusaklik bagislayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim

Daglarin yikilisini gördüm bir Venüs bardaginda

Köle gibi satildim pazarlar pazarinda

Günesin sarardigini gördüm Konstantin duvarinda

Senin hayallerinle yandim düslerin civarinda

Gölgendi yansiyip duran bengisu pinarinda

Ölüm düsüncesinin beni sardigi su anda

Verilmemis hesaplarin korkusuyla

Sana geldim ayaklarina kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layik olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünüm benim

Ülkendeki kuslardan ne haber vardir

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardir

Ask celladindan ne çikar madem ki yar vardir

Yoktanda vardan da ötede bir Var vardir

Hep suç bende degil beni yakip yikan bir nazar vardir

O sarkiya özenip söylenecek misralar vardir

Sakin kader deme kaderin üstünde bir kader vardir

Ne yapsalar bos göklerden gelen bir karar vardir

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardir

Yanmissam külümden yapilan bir hisar vardir

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardir

Sirlarin sirrina ermek için sende anahtar vardir

Gögsünde sürgününü geri çagiran bir damar vardir

Senden umut kesmem kalbinde merhamet adli bir çinar vardir

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili
SEZAi KARAKOÇ

ŞEMAİL

Ne uzun ne kısa kararında boy
Soyu İbrahim’den ne asil bir soy
Saçları hoş siyah dalgalı bir koy
Kemâlini giydir beni benden soy
Âlemlere rahmet yüzünü göster
Bu kul varlığından soyunmak ister

Güneş pervânesi o güzel yüzün
Nurundan ışığı vardır gündüzün
Solmaz bir gül rengin ne kış ne güzün
Tecelli ediyor yüzünde özün
Hasretim, yanarım, yüzünü göster
Kölen bu devletle avunmak ister

Simsiyah gözlerin âhû misâli
Dâim Hakk’a bakar her an visâlin
Beyazı ölçüsü gözde kemâlin
Kaşların sûreti gökde hilâlin,
Râzıyım rûyada yüzünü göster
Âşık maşukuna can sunmak ister

Bir tutam sakalın birkaçı beyaz
Mübarek vücudun serin kış ve yaz
Cânımı yoluna kurban etsem az
Dostlar defterine köleni de yaz
Açıver kapını yüzünü göster
Gönül hasretinden yakınmak ister

Duyular mükemmel, dişleri inci
Kokusuna tutkun, yaşlısı genci
Yürürken koşmadan olur birinci
Kapına gelmiş bir garip dilenci
Açıver ne olur yüzünü göster
Garip ayağına kapanmak ister

Yukarıdan aşağı heybetle iniş
Yürüyüşünde var hep bu görünüş
Âdetin baktığın tarafa dönüş
Bize nasip olsun hayırlı bir düş (amin)
Kerem et ne olur yüzünü göster
Kim böyle bir düşten uyanmak ister

Seni ilk görenler korku çekermiş
Sonra ülfet eder hemen severmiş
Benzerini asla görmedim dermiş
Erenler yolunda giderek ermiş
Benzeri bulunmaz yüzünü göster
Gönüller nurunla yıkanmak ister

Zâtının nûrundan vermiş sana can
Hilkate ruhunla başlamış Rahman
Yûsuf’ta yok sende olan hüsnü an
Ahlâkındır Senin, mûcize Kur’an,
Alemlere Rahmet, cemâlin göster
Kölen rahmetine sığınmak ister

Ümmetin üstüne titreyen sensin
Müjdeci, uyaran, gel diyen sensin
Kulunu Allah’a sevdiren sensin
Gecemi gündüze çeviren sensin
Ey Hakk’ın şâhidi yüzünü göster
Kul şehâdetinle tanınmak ister

Hakk’ın halilisin, habibi sensin
Gönüllerin eşsiz tabibi sensin
En güzel hutbenin hâtibi sensin
Ümmetin en büyük nasibi sensin
Aşkımın Leylası yüzünü göster
Gönül seni gözden sakınmak ister

En güzel, en üstün ahlak senindir
Cömertlikte kemâl el-hâk senindir
Şefaatte en son durak senindir
Miraç senin, Refref, Burak senindir
Sen gördün, bize de cemâlin göster
Pervâne şem’ine hep yanmak ister

HAYREDDİN KARAMAN

O GECE SENDİN GELEN

Arş’ın kubbelerine adı nurla yazılan

İsmi semâda “Ahmed”, yerde “Muhammed” olan

Yedi katlı göklerde Hak cemâlini bulan

Evvel-ahir yolcusu yâ Hazreti Muhammed

Sağnak nur yağmurları inerken yedi kattan

O gece sendin gelen, ezel kadar uzaktan

Melekler her zerreye müjde verirken Hak’tan

O gece sendin gelen yâ Hazreti Muhammed

Güneşler, o gecenin nuruna secdederken

Yıldızlar meşk içinde, kâinat vecdederken

Bütün hamd ü senalar Yüce Rabb’e giderken

O gece, sendin gelen, yâ Hazret-i Muhammed

Kâbe’de şirk taşları, putlar yere dönerken

Cehâlet bayrakları, birer birer inerken

Bin yıllık küfr ateşi, ebediyyen sönerken

O gece sendin gelen yâ Hazreti Muhammed

O gece Save gölü, mu’cizeyle kururken,

Kisra saraylarında, sütunlar savrulurken

Arz’dan arş’a âlemler rahmetini bulurken

O gece sendin gelen yâ Hazreti Muhammed

Sen ki; doğum kundağı, ak bulutla örülen

Doğar doğmaz, “Allah’a secde” emri verilen

Doğudan ve Batıdan, her mahlûkça görülen

Kainat efendisi, yâ Hazreti Muhammed

Sen ki; asâletine, ezelden hükmedilen,

Tertemiz rahimlerle, lekesiz soydan gelen,

Beşerî şüpheleri, Kur’ân ilmiyle silen,

Seçilen sevgilisin, yâ Hazreti Muhammed.

Sen ki; büyük yargıda, şefaat müjdecisi,

Bunca âciz beşerin, mahşer günü bekçisi,

Sen ki; Kur’ân şahidi, Allah’ın son elçisi,

Kurtuluş habercisi, yâ Hazreti Muhammed.

Sen ki; Âdem neslini, uçurumdan döndüren,

Zulüm sancılarını, şefkatiyle dindiren,

İnkâr yangınlarını, irfânıyla söndüren,

Âlimlerin sultanı, yâ Hazreti Muhammed.

Sen ki güzel huyların, ahlâkın meş’alesi

Sabır doruklarında beşerin en yücesi

Senin cennet mekanın, fakirlerin hanesi

Gönüller hazinesi yâ Hazreti Muhammed

Sana şâhit sonsuzlar, ezelden beri her an

Sana şahit ayetler her zerre ve her mekan

Senden uzak kalmaya nasıl dayanır ki can

Sen, her canda cânânsın yâ Hazreti Muhammed

Mi’raç gecesi bir bir açılıyorken gökler

Seni selamlıyorken her katta peygamberler

Öyle bir an geldi ki; durdu bütün melekler

Hak’ka yalnız yürüdün yâ Hazreti Muhammed

Gönül gözü görmeyen, can gözünü neylesin

Dünyada dönmeyen dil mahşerde ne söylesin

Mevla, bütün beşeri ümmetinden eylesin

Sancağının altında yâ Hazreti Muhammed

Hak ile kul vuslatı o ilâhî düğünde

Hiç kimseden kimseye fayda olmayan günde

Hasatları, has tartan o terazi önünde

Noksanları bağışlat yâ Hazreti Muhammed

Biliriz ki; hükmü yok bu dünya nimetinin

Gönüldür sermayesi ahiret servetinin

Sana salat ve selam gönderen ümmetinin

Cennetler şahidi ol yâ Hazreti Muhammed

CENGİZ NUMANOĞLU

EL MEDED

Ey cemâl-i nûr-i çeşm-i evliyâ

Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ

Hâk-i pây-i tûtiyâ-yı asfiyâ

Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ

Kimse sensiz bulamaz Hakk’a vusûl

Feyz-i lûtfunla olur merd-i kabûl

“Rahmeten li’l-âlemîn”sin yâ Resûl

Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ

Eyledim bî-had cürüm ile cerîm

Oldum eşhâs-ı hevâ ile nedîm

Eyle isyânım şefâat yâ Kerîm

Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ

Ey kerem-kân-ı Resûl-i Kibriyâ

Kemterindir bu Selîmî pür-hatâ

Dergehinden ilticâ eyler atâ

Elmeded ey ma’den-i nûr-i Hudâ

YAVUZ SULTAN SELİM

Pek Hazin Mevlid Gecesi

Yıllar geçiyor ki, yâ Muhammed,
Aylar bize hep muharrem oldu!
Akşam ne güneşli bir geceydi…
Eyvah, o da leyl-i mâtem oldu!
Âlem bugün üç yüz elli milyon
Mazlûma yaman bir âlem oldu!
Çiğnendi harîm-i pâki şer’in;
Nâmûsa yabancı mahrem oldu!
Beyninde öten çanın sesinden
Binlerce minâre ebkem oldu.
Allah için, ey Nebiyy-i mâsûm,
İslâm’ı bırakma böyle bîkes,
İslâm’ı bırakma böyle mazlûm.
MEHMET AKİF ERSOY

O’NUN ÜMMETİNDEN OL

Beri gel serseri yol!
O’nun ümmetinden ol!
Sel sel kümelerle dol!
O’nun ümmetinden ol!

Sen hiçliğe karşı yön
Hep sıfır arka ve ön
Dosdoğru kıbleye dön!
O’nun ümmetinden ol!

Gel, dünya murdar kafes
Gel gırtlakta son nefes
Gel arşı arayan ses
O’nun ümmetinden ol!

Solmaz, solmaz bu bir renk,
ölmez, ölmez bir ahenk,
insanlık; hevenk, hevenk
O’nun ümmetinden ol!

Gökte çakıyor haber:
Geber, çelik put geber!
Doğrul yeni seferber!
O’nun ümmetinden ol!

NECİP FAZIL KISAKÜREK

Necid Çöllerinden Medine’ye

Yâ Nebî, şu hâlime bak!
Nasıl ki bağrı yanar, gün kızınca, sahranın;
Benim de ruhumu yaktıkça yaktı hicranın!
Harîm-i pâkine can atmak istedim durdum;
Gerildi karşıma yıllarca ailem, yurdum.
“Tahammül et!” dediler… Hangi bir zamana kadar?
Ne bitmez olsa tahammül, onun da bir sonu var!
Gözümde tüttü bu andıkça yandığım toprak;
Önümde durmadı artık, ne hânümân, ne ocak…
Yıkıldı hepsi… Ben aştım diyâr-ı Sûdân’ı,
Üç ay “Tihâme!” deyip çiğnedim beyabanı.
Kemiklerim bile yanmıştı belki sahrada;
Yetişmeseydin eğer, yâ Muhammed, imdada:
Eserdi kumda yüzerken serin serin nefesin;
Akar sular gibi çağlardı her tarafta sesin!
İrâdem olduğu gündür senin irâdene ram,
Bir ân için bana yollarda durmak oldu haram.
Bütün heyâkil-i hilkatle hasbıhâl ettim;
Leyâle derdimi döktüm, cibâli söylettim!
Yanıp tutuşmadan aylarca yummadım gözümü…
Nücûma sor ki bu kirpikler uyku görmüş mü?
Azâb-ı hecrine katlandım elli üç senedir…
Sonunda alnıma çarpan bu zâlim örtü nedir?
Beş altı sineyi hicran içinde inleterek,
Çıkan yüreklere hüsran mı, merhamet mi gerek?
Demir nikaabını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu hasta ruhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir o meş’ale? Nurun mu? Yâ Resûlallâh!…

MEHMET AKİF ERSOY

MEDİNE’NİN GÜLÜ

Andım yine Sen’i her şey yâdımdan silindi,
Hayalin gönlümün tepelerinde gezindi;
Bu bir serap olsa da hafakanlarım dindi..
Andım yine Sen’i her şey yâdımdan silindi.

Keşke her an aşkınla oturup aşkınla kalksam,
Ruhlar gibi yükselip de ufkunda dolaşsam;
Bir yolunu bulup gönlünden içeri aksam..
Keşke her an aşkınla oturup aşkınla kalksam.

Anladım vaslına ermek için artık çok geç,
Hicranla yanan gönlüm durmadan inleyecek;
İnleyip en taze hislerle hep bekleyecek..
Anladım vaslına ermek için artık çok geç…
Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken adından,
Ne olur Sana ulaşmam için kanadından;
Bana bir tüy ver pervaz edeyim hep ardından..
Kalbim bir güvercin kalbi gibi titrerken adından.

Ey kupkuru çölleri cennete çeviren gül;
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül!
Vaktidir ağlayan gözlerimin içine gül!.
Ey kupkuru çölleri cennete çeviren gül!

Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım,
Bir kor saç içime ocaklar gibi yanayım;
Sensiz geçen bu acı rüyadan kurtulayım..
Mecnûn gibi arkanda koşan kulun olayım..

Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta,
Ruhuma sisli-dumanlı bir kasvet yaymakta;
Göster çehreni ki güneş gurûba kaymakta..
Aklım uzakta kaldığı günleri saymakta…

Son demde hiç olmazsa gurûbum tulû olsun,
Gönlüm ufkunun en taze renkleriyle dolsun;
Her yanda tamburlar çalınsın; neyler duyulsun..
Ne olur hiç olmazsa gurûbum tulû olsun..!

M.FETHULLAH GÜLEN

Gönül nûr-i cemâlinden habibim bir ziyâ ister
Gözüm hâk-i rehinden ey tabibim tutiya ister
Safâ-yı sineme zulmet veren jeng-i günâhımdır
Aman ey kân-i ihsan zulmet-i kalbim cilâ ister

Sarıldım dâmen-i ihsânına ey şâfi-yi ümmet
Dahilek Ya Muhammed, hasta cânım bir devâ ister ,

Gül-i ruhsârına meftun olanlar şüphesiz
Sensiz ne mülk-i mâl ü cân ister nede zevk-ü safâ ister

N’ola bir kerre şâd olsun cemâli bâ-kemâlinle
Ki kemter bendeniz Es’ad sana olmak fedâ ister
ES’AD ERBİLİ

Ölüm Risalesi

Damla damla oluşuyor hayat

Ölüm kımıl kımıl

Duymak kolay

Anlatmak değil

Her an

Farkındayım

Az az öldüğümün

Bilincindeyim doğan ayın

Eriyen karın akan suyun

Ve usul usul tükenen zamanın

Tekrarlayıp duruyor saat

Vakit te mahluktur

Vakit te mahluktur

İşliyor kalbim

Eskiyor saçlarım

Ve gözlerimin en ince hücreleri

Okuyorum hayatı

Toprağın üstünden çok

Altındakilerle var olduğunu

Toprak

Ölüme aç

Ölüme muhtaç

Hayat

Ölüm muhakkak

Ve ölüm mutlak

Tek kapısıdır ölümsüzlüğün

Ölümle tanıştıktan sonra anladım

Sadece bir kimlik belgesi olduğunu yaşamanın

Kesitler

Mahlukta devinen

Gürül gürül bir ırmaktır ölüm

Babalar ölür

Dolaşır eli ölümün

Saçlarında anaların oğulların

Analar ölür

Kök salar hasret yüreklere

‘Bir evlat pir olsa da’

O zaman anlar ancak neymiş öksüzlük

Oğullar ölür

Bir kafes olur ölüm

Ana kalbi bir kuştur

Azad kabul etmez

Sevgililer ölür

Bir hicret olur ölüm

Bir sıla

Mesela arkadaşlar

Arkadaşlıklar vardır okullarda

Bakarsın biri gelmez bir gün

Ve artık hiç gelmeyecektir

Simsiyah bir gölge düşmüştür adeta

Bahçeye koridorlara sınıflara

Bir fısıltı dolaşır dudaklarda

Kimi kirpikleri ıslak

Çökmüş bahçenin tenha bir yerine

Elinde bir çöp resmini çizer toprağa

Anıların

Kimileri öbek öbek toplanıp

Çaresizliği dile getirirler anlamsız sözcüklerle

-Nasıl olur daha dün beraberdik

-Salıncakta İki Kişi’yi izlemiştik daha dün nasıl olur

-Geçen pazar kırlarda dolaşmıştık

”Göçmen kuşlar yerli kuşlardan daha mutlu olmalılar

Hayatı dolu dolu yaşıyorlar” demişti unutamıyorum

Sonra bir mezarlıkta Bir çukurun başında

Bir kapının ağzında

Herkez susar

Konuşur ölüm

Ve sürer hayat.

Bazan bir tekerlek altında

Ansızın gelir ölüm

Apansız biter sınav

Bir elektrik kesilmesi gibi

Kesilir tulu emel

Bazan ölüm vardır

Ölümden önce gelir

Mesela bir hapishanede bir hücrede yaşanır

Sorular hep yanıtsız kalır orada

Sadece konuşan rüyalardır

Yahut hayaller suskun duvarlarda

Gözler kabul eder parmaklar kabul eder

Ama beyin hep umuttan yanadır

Bazan akan bir film şeridinin

Tek kare donan bir fotoğrafı gibidir

Ölüm

Karşıda bir manga asker

Gözler namluların karanlık ağızlarını görmez de

Takılıp kalır masmavi gökyüzünde

Asılıp kalmış bembeyaz bir buluta

Ölümden uzak ölümler vardır

Gazete ilanlarında rastlanılan

Dünyaya bağlılığın zavallı

Ve muannit

Bir belgesidir

Daha çok kalanlara ait.

Bir de bir örümcek ağının ortasına düşmüş

Bir sineğin titrek bacaklarında seyretmiştim ölümü

Ölümler vardır:

Can kuş gibi uçar gider

Bir martının süzülüp

Kaybolması gibi maviliklerde

Bir Portre

Engin sakin berrak bir denize

Uçsuz bir kumsaldan ağır ağır

Nasıl yürürse insan

Sokrates öyle yürüdü ölüme

Tilmizleri ağlaşırken

O vasiyet ediyordu:

-Asklepyos’a bir horoz borçluyuz

Unutmayınız.

Ne tuhafsınız dostlar

Güçsüz kadınlar gibi ağlaşmak niye

Yükselmek varken ölümsüzlüğe

İnancına sahip olmak

İnsan olmanın şartı

Kölelikler içinde en onulmaz kölelik

Hayatın ölümcül yanına

Takılıp kalmak değil mi?

İlkin ayaklarında duydu Sokrates

Zehirin soğukluğunu

Ve yavaş yavaş ölüm

Yükseldi göğsüne çenesine

Dudaklarında donan son bir tebessümle

Bir işaret taşı da böylece

Sokrates dikmiş oldu ölüme

Ölümün Sesi

Ölümden bir işaret var her şeyde

Ölümün sesini duyuyorum şarkılarda türkülerde:

-Kışlanın önünde redif sesi var

Namluların ucunda ölümün sesi!

-Bir ay doğdu geceden oy oy

Karanlığın ağzında ölümün sesi!

-Erzurum dağları kan ile boran

Vadilerin koynunda ölümün sesi

-Ezo gelin durmuş bakar yollara

Umudun ardında ölümün sesi!

-Bir ihtimal daha var

Umuddan da öte ölümün sesi!

Kendi Ölümüme Ait Bir Deneme

Bir gün öleceğim biliyorum

Bunu her an ölür gibi biliyorum

Anamın yüreğinde bir kor

Ölene dek sönmeyecek bir ateş

Kımıldanıp duracak hep

Karım bomboş bulacak dünyayı

-N’olurdu birlikte ölseydik, deyip duracak

Oysa insan yalnız ölür

Ama o olmayacak dualarla teselli arayacak

Kızlarımın gırtlaklarında bir düğüm

Bir süre kaçacaklar insanlardan

Boşluğa düşmüş gibi bir duygu içlerinde

Sonunda onlar da kabullenecekler öylesine

Ölümüme en çabuk dostlarım alışacaklar

-Yaşayıp gidiyorduk yahu

Ne vardı acele edecek!

Diyecekler

Biliyorum yaklaşıyoruz her an

Biliyorum oruçlu doğar insan

Ölümün iftar sofrasına

Son Söz

Ve zaman döne döne

Gelmişti başlangıç noktasına

İlk yaratılış düğümüne

Mahlukatın var olduğu

Yüzüsuyu hürmetine

Evrenin Efendisinin

Kavuşmak vakti gelmişti sevgilisine.

Hayatın menbaı

Merhametin son durağı

Madeni, muhabbet ocağının

Ateşler içindeydi

Yatağında.

İltica etmişti sanki Kainat

Kutsal tenine

Hayata şafak olan alnında

Ter taneleri

Her biri insanlık çilesinden

Bir haberdi sanki

Bir an oldu

Aralandı gözleri

Sonsuzu kuşatan bakışları

Süzdü ciğerparesi Fatıma’yı

Süzdü tek tek çevresindeki

Can dostlarını

Kıpırdadı dudakları, dedi:

-Ebu Bekir kıldırsın namazı

Sonra daldı daldı uyandı

Son defa aralandı

Bakışları

Yöneldi bir noktaya

Karar kıldı bir noktada

Ve dedi:

-Merhaba ey refik-i ala!

Olacak oldu

Akıllar kamaştı

Kalpler tutuştu

Feryat ve figan gökleri tuttu

Çekti kılıcını Faruk olan

Sıçradı orta yere:

-Kim derse ”O öldü”, öldürürüm!

Ayrılık ateşinden

Ateşin şiddetinden

Sanki bendler çözülmüş

Felekler çökmüştü

Şuur tutuşmuş

Akıl iflas etmişti.

Sonra Sıddıyk olan

Yetişti geldi

Baktı baktı yatağında hareketsiz yatan sevgiliye

Mağarada arkadaşına Hicrette yoldaşına

Sonra baktı çevresine

Mahşerden önce mahşer hali yaşayan

Ashabına

Aline

Ebu Bekir dedi:

-Ey nas, susun!

Kim ki Resulullaha tapmaktadır

Bilsin ki Resul ölmüştür

Kim ki Allaha tapmaktadır

Bilsin ki Allah ölmez

Hayy ve Layemuttur

Ey nas, susun!

”İnna Lillah ve inna ileyhi raciun”

Sonra eğildi sevgilinin yüzüne

Sürdü bulutlanmış gözlerini

O güzellikler ülkesine

Baktı baktı ve dedi:

-Hayatında güzeldin

Ölümünde güzelsin

Öldün

Bir daha ölmeyeceksin

ERDEM BEYAZİT

GAZZELİ ÇOCUKLARLA KAHVALTIDA BULUŞTUK

Kuyulu camii eğitim kültür ve sosyal yardımlaşma derneği olarak, Filistinden Türkiyeyi ziyaret için gelen Gazzeli çocukları kahvaltıda ağarladık.Kahvaltıda Gazzeden gelen grup başkanı müslüman kardeşliğinden ve ümmetin birliğine vurgu yapan  anlamlı bir konuşma yaptı.Kahvaltı hediye takdimiyle sona erdi.

TÜRKİYE NAMAZ GÖNÜLLÜLERİ BULUŞMASI

Kuyulu Camii Eğitim Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği, Ankara Kızılcahamam Asya Termal ‘de 4-5 nisan 2012 tarihlerinde 24 saatlik bir çalışma toplantısı yapan namaz gönüllüleri platformunun ‘Türkiye namaz gönüllüleri buluşması’ adı altındaki konferansa katıldı.Dernek başkanımız Nurettin SEYYAR, programda kuyulu camii derneği olarak namaz gönüllüleri platformuna her türlü lojistik desteği sağlayacağını bildirdi.

10 DERSTE KUR’AN EĞİTİMİ

Kuyulu Camii İmam Hatibi Mehmet ŞENYİĞİT hızlandırılmış bir programla cemaatimizden yaklaşık 120 kişiye akşam desrleri başlattı . Dersler yatsı namazına mütaakip olup talebelerin  10 derste kur’an’a geçmeleri  hedeflenmektedir.

10 DERSTE KUR’AN EĞİTİMİ

Kuyulu Camii İmam Hatibi Mehmet ŞENYİĞİT hızlandırılmış bir programla cami cemaatinden yaklaşık 120 kişiye” 10 derste kur’an  eğitimi” başlığı altında başlattığı  akşam desrlerinde yaşlısıyla genciyle 80 kişi kur’an öğrendi .Bu öğrenciler için camide bir program düzenlendi.Programda  Mehmet ŞENYİĞİT hocamız Kur’an’ı Kerim eğitiminin önemine binaen  anlamlı bir konuşma yaptı ve program aminlere karışan dualarla  dernek  başkanımız Nurettin SEYYAR ve yönetim kurulu üyelerinin Kur’an talebelerine Kur’an’ı kerim  takdimiyle sona erdi.