أنت أخي وأنا أخوك

حكاية …
أنت أخي وأنا أخوك

عين أمير المؤمنين “عمر بن الخطاب ” رضي الله عنه واليا على المدائن ، “هو حذيفة ” رضي الله عنه ، وكتب عمر إلى أهل المدائن يقول لهم :

” اسمعوا له وأطيعوه ،وأعطوه ما سألكم .”

وأخذ حذيفة العهد الذي كتبه عمر ، وركب حمارا ، حمل عليه زاده ، وانطلق إلى المدائن .

وعندما وصل حذيفة إلى المدائن ، خرج أهلها لاستقباله ، فوجدوه مقبلا عليهم راكبا حمارا ، وبيده رغيف .

وأخرج العهد الذي كتبه عمر وقرأه عليهم ، فقالوا له : “اطلب منا ما شئت .

قال : ” لا أسألكم إلا طعاما آكله ، وعلفا لحماري طوال مدة بقائي بينكم .”

أقام حذيقة فترة بلمدائن ، ثم كتب له عمر يطلب منه العودة إلى المدينة .

ولما علم عمر بقدومه ، انتظره في مكان من الطريق لا يراه حذيفة منه .

وعندما أقبل حذيفة ، رآه عمر على نفس الحال التي خرج بها من عنده ، لم يزد عليها شيئا طوال فترة ولايته .

وفرح عمر وأسرع نحو حذيفة ، واحتضنه قائلا :” أنت أخي وأنا أخوك .”

GÜLELİM

 

ÖMER’E GELİN OLMAK

Hazret-i Ömer r.a. Halife.. Her zamanki tedbili kıyafet haliyle.. Gece… Medine sokaklarını dolaşıyor dolaşıyor… Karanlık gece… Bir evin önünden geçmekte… Evden sesler gelmekte… Acaba ne oluyordu? Durdu. Kulak kabarttı. Dinlemeye başladı. Bir anne ve kızı.

Anne:

-Kızım, yarın satacağımız süte su karıştır!

-Anne, Halife süte su karıştırmayı yasak etmedi mi?
-Kızım, gecenin bu saatinde Halifenin nereden haberi olacak, O şimdi yatağında uyuyor.

-Anne! Anne! Halife uyuyor, haberi olmaz diyorsun! Herşeyi bilen, gören ve herşeye kâdir olan Allahü teâlâ bizi görüyor, hâlimizi biliyor! Hilemizi insanlardan gizleyebiliriz, fakat herşeyi bilen ve gören Allah’tan nasıl gizlersin?

Hazret-i Ömer, bu kızın güzel ahlâkına çok hayran kaldı. Bu durumu hanımına da anlattı. Sonra da , o kızı oğlu Âsım’a nikâh etti. Kız Ömer’e gelin oldu.

Ömer’e gelin olmak o kadar kolay ki…
Allah’ın her şeyi bildiğini ve gördüğünü bilmek, ondan bir şey gizlenemeyeceğini idrak etmek ve o hal ile yaşamak o kadar o kadar kolay ki…

Gelin olunacak Ömer’mi, her devirde bir Ömer bulunur, yeterki o güzel ahlak olsun.
Ömer bulur Ömer’e buldurulur…

BEYNİN GELİŞİMİNDE TV ENGELİ!

Bazı ülkelerin yasakladığı 3 yaş altı çocukların televizyon izlemesinin ciddi sakıncaları bulunuyor

Çocuğunuz özenerek yaptığınız sebze çorbasını nazlanmadan içsin, durmaksızın ağlıyorsa bir an önce sussun, işlerinizi bitirirken oyalansın ya da misafir gelecek aman evi dağıtmasın diye televizyonu kurtarıcı olarak mı kullanıyorsunuz?

O halde bugün beyaz ekranın karşısında saatlerce oturttuğunuz çocuğunuz; ileride miskin, asosyal, konuşamayan, yeme bozukluğu ve iletişim eksikliği olan, yaratıcılıktan uzak ve odaklanamayan biri olarak karşınıza çıkarsa sorumlusunu uzaklarda aramayın!

Medical Park Bahçelievler Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Gülten Özdemir; televizyon izlemenin çocuk üzerindeki etkileriyle ilgili şu bilgileri verdi:

Yapılan bir araştırmada; televizyon izleyerek vakit geçiren 6 – 8 aylık çocukların, izlemeyenlere göre günde 6-8 kelime daha az öğrenebildikleri ve beyin gelişimlerinin izlemeyen çocuklara göre yavaşladığı saptanmıştır. Yani televizyon; 2 yaş altı çocuklarda konuşma becerisini zedeleyip, iletişim, öğrenme ve konsatrasyonu olumsuz yönde etkileyip, dikkat dağınıklığına yol açması nedeniyle, bu yaş grubundaki çocukların televizyon seyretmelerine izin verilmemelidir. Annelerin ve bebek bakıcılarının televizyonu kendi yerlerine bakıcı, susturucu ve yemek yedirirken dikkat dağıtıcı olarak kullanmaları; erişkin yaşamda potansiyel miskinlik, hareketsizlik, egzersiz kısıtlılığı ve yeme bozukluklarına neden olmaktadır.

BAZI ÜLKELER YASAKLIYOR

Oyun sırasında arka planda televizyonun açık olması bile çocuğun odaklanmasına olumsuz etki eder. Bazı ülkelerde, televizyonun beyin gelişimini yavaşlattığı gerekçesiyle, 3 yaş altı çocukların televizyon izlemesi konusunda ciddi kısıtlamalar getirilmiştir. Amerika’da yapılan bir araştırmada; çocukların haftada ortalama yirmi dört saat televizyon izlediklerine ve bu sürenin haftada bir tam güne denk geldiğine dikkat çekilmiştir. Yani çocuk, beş yaşına geldiğinde, bir üniversite öğrencisinin dört yıl boyunca okulda geçirdiği zaman kadar süreyi televizyon izleyerek harcıyor olacaktır!

Televizyon izlemek; çocukların zihinsel gelişimini olumlu yönde etkileyen anne veya bakıcısıyla yüz yüze etkileşim, iletişim kurmayı öğrenme ve yaratıcı problem çözebilme yeteneklerini de zarara uğratıyor.

OYUN OYNAYIN MASAL OKUYUN

Tüm bu nedenlerle; anne babaların bu yaş grubu için televizyon izleme konusunda, çocukların psikomotor ve psikososyal gelişimi için sınırlamalar getirmeli. Ebeveyinlerin veya bebek bakıcılarının; televizyon yerine çocukla birebir vakit geçirme, oyun oynama, konuşma, sevgisini gösterme, gezme- dolaşma, diğer çocuklarla iletişimini sağlama, masal anlatma vs. gibi birçok faaliyeti yapmaları daha yerinde olacaktır.

3-4 yaşından sonra televizyon izlemeye ciddi sınırlandırmalar getirmeye devam edilmeli, çocuk gelişimine zarar vermeyen programlara karşı seçici olmalıdır. Çocukların odalarına bizzat televizyon konulmamalı, toplu ve birlikte seyredilebilecek – oturma odası gibi –ortamlarda televizyon olmasına dikkat edilmelidir.

Çocukların televizyon gibi cansız bir varlığın karşısında, duygusal ve sosyal uyarıdan uzak kalarak, sevgiden ve bağlandığı kişiden uzak, konuşmasına, bakışına, kahkahasına karşılık alamadığı, sert ve soğuk bir varlık karşısında psikososyal gelişimi yetersiz ve eksik kalacaklardır.

ALTI YAŞINDAN BÜYÜK ÇOCUKLAR İÇİN DE TEHLİKE!

Bunlara ek olarak diğer yaş gruplarında ise;

Altı yaşından küçük çocuklar televizyonda gördüklerinin gerçek olmadığını anlayamaz; gerçek ile hayali ayırmakta güçlük çekerler. Ayrıca neden –sonuç ilişkilerini de kavrayamazlar, soyut düşünemezler.

6-9 yaş grubu çocukların, kendileri ve sosyal değerler hakkındaki fikirleri, ekrandaki kahramanlar ve televizyondaki star gördükleri kişilerden etkilenip şekillenebilir. Yani davranış ve inançları televizyon karakterleri tarafından şekillenebilir.

ŞİDDETE DUYARSIZLAŞIRLAR

9 yaş altı çocuklar, reklamların çok büyük etki gücü altında kalırlar, reklamlarda söylenenlerin doğruluğuna inanabilirler ve reklamlarda gördükleri şeyi aldırabilmek için anne babalarını iknaya çalışırlar.

Çocuklar yanlış yönlendirilebilirler. Özellikle şiddet konusunda yanlış mesajlar çıkarabilirler. Örneğin; şiddetin yararlı olabileceği konusunda, şiddet uygulayan kahramanlardan yanlış mesajlar alabilirler, şiddete karşı duyarsızlaşırlar, bilinçaltı şiddet duygularının yerleşmesine neden olabilirler, sorunları çözebilmek için saldırgan tutumlara yönelebilirler.

FOBİLER GELİŞEBİLİR

Ayrıca acımasız ve korkutucu dünya imajı, kaygı ve endişe düzeylerini artırır. Televizyonda sürekli korkuya maruz kalan çocuklarda kısa veya uzun vadeli uyku problemleri, yalnız kalamama, zarar görme korkusu, bilinmeyen yaratıklar ve olağan dışı dünya tarafından zarar görme korkuları, çeşitli böcek ve hayvanlara karşı fobiler geliştirebilirler.

DÜŞÜNME VE İLETİŞİM YETENEĞİNİ KÖRELTİYOR

Çocuklara 3 yaş öncesinde televizyon seyrettirilmesi:

1-Çocukların konuşma becerisini olumsuz etkiliyor

2-İletişim kurma yeteneğini zayıflatıp, asosyallestiriyor,

3-Dikkat dağınıklığına neden oluyor, odaklanmayı bozuyor.

4-Bu çocukların kelime dağarcığını daraltıyor.

5-Beyin nöronlarını ve nöronların bağlantılarını öldürüyor.

6-Çocuklarda aktif öğrenmeyi olumsuz etkiliyor; yani konuşma, yazma ve düşünmeyi olumsuz etkiliyor.

9 YAŞINDAN SONRA EĞİTİM AMAÇLI İZLETEBİLİRSİNİZ

9-12 yaş grubu çocuklar; TV’nin eğitim amaçlı programlarından yaralanabilirler. Bu yaş grubunda soyut düşünce yerleşmeye başlamıştır. Ancak yine şiddet ve korku içeren programlar, çocuğun ruhsal gelişimi olumsuz yönde etkileyecektir. Bu nedenle bu programlardan uzak tutmak gerekir. Bu yaş grubunda televizyon; çocuklar iyi yönlendirilir ve aileler seçici davranırlarsa eğitici olabilir. Çocukların ders ve okul saatleri ile televizyon izleme saatleri uygun bir şekilde ayarlanmalıdır. Aşırıya kaçıldığında yine çocuğun sosyal aktiviteleri, ders başarısı, arkadaş ilişkileri, spor faaliyetleri ve özel hobileri olumsuz etkilenebilir.
http://www.saitcamlica.com/beynin-gelisimine-tv-engeli/

KIZ KUR’AN KURSU ÖĞRENCİLERİMİZLE PANAROMA GEZİMİZ

Kuyulu Camii Kız Kur’an Kursu öğrencilerimizle  PANAROMA 1453 Müzesini  ziyaret ettik.Öğrencilerimiz tarihin derinliklerine uzanıp ecdadımızın fedakarlıklarını bir kez daha temaşa ettiler.Herkesin  bir iç huzuru ve kalp dinginliği ile ayrıldığı gezi ecdadımıza dualarla noktalandı.

ÖRNEK BİR ŞAHSİYET

SEYYİD KUTUB’UN HAYATI

Haci ibrahim Kutub’un oglu olan Seyyid Kutup, 1906′da Asyut kasabasina bagli Kalia köyünde dünyaya geldi. Babasi köyde, sayilan bir kisi ve Vatan Partisinin bir üyesi olarak bilinmekteydi.
O zaman bu partinin baskanliginda Mustafa Kamil vardi. Haci Ibrahim Kutup ziraatla ugrasir, elde ettigi mahsulün bir kismini satar bir kismini da fakirlere infak ederdi. Annesi ise çok mütedeyyin ve asil bir aileye mensup birisiydi. Seyyid Kutub’a terbiyesiyle, sevgi ve sefkatiyle çok tesir etmisti.
Seyyid Kutup’un Hamide ve Emine adli iki kiz kardesiyle Muhammed adinda küçük bir de erkek kardesi vardi. Daha Kahire’de okurken babasini kaybedince, annesinin ve kardeslerinin bütün mesuliyetleri onun üzerine yikilmis oluyordu. O cia bu durumdan oldukça sikilmisti. Bu sikintidan biraz olsun kurtulmak için, annesini Kahire’ye tasinmaya razi eder ve Kahire`ye tasinirlar.
1940′da annesinin ani vefati Seyid Kutup’u oldukça etkilemisti. Kendisini. hayatta yalniz hissetmeye baslar. Bu konudaki duygularini bizzat kendisi bazi kitaplarinda anlatmaktadir. Seyyid Kutub, 20. yüzyılın en büyük ve önemli düşünürlerinden biridir. O inancı uğruna tüm sıkıntı ve güçlüklere göğüs geren, hatta bu yolda canını vermekten dahi çekinmeyen düşünceleriyle, yaşantısıyla çevresine ışık saçan önder bir şahsiyettir.
Seyyid Kutub, Yüce Allah’ın: “Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söz e sadık kaldılar. Onlardan kimi (Allah yolunda şehid edilmek suretiyle) adağını yerine getirdi, kimi de (şehid olmayı) beklemektedir. (Ahidlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır” (Ahzab, 33/23) ayetinde sözü edilen kişilerden olduğuna inandığımız ve çağın yetiştirdiği müstesna insanlardan biridir.
Dindar ve Seçkin Bir Aileye Mensuptu
1906′da Mısır’ın Asyut kasabasında doğan Seyyid Kutub aslen Arabistanlıdır. Dedesi Şeyh Vakur, Arabistan’dan Mısır’a göç etmiş ve burada çiftçilikle uğraşmaya başlamıştır. Dedesi ilim, takva ve güzel ahlakıyla ünlüydü. Anne ve babası da çok dindar ve takva sahibi insanlardı. Kutub, kendisi annesine ithaf ettiği “Kur’an-ı Kerim’de Edebi Tasvir” adlı eserinde, onun dinine ne kadar bağlı bir kadın olduğundan söz eder.
Seyyid Kutub, annesinin yoğun istek ve teşvikiyle küçük yaşlarda Kur’an’ı ezberledi. Babası İbrahim Kutub’a ithaf ettiği “Kur’an’da Kıyamet Sahneleri” adlı eserinde şöyle der: “Babamın en çok dikkat ettiği şey, bizim ruhumuza ahiret duygusunu yerleştirmekti.”
İlk eğitimini aile içinde aldıktan sonra, el-Ezher Üniversitesinde orta ve lise tahsilini yaptı. Daha sonra Daru’l-Ulum Fakültesi’ni bitirdi. 1933′te aynı fakültede edebiyat dalında öğretim görevlisi olarak çalışmaya başladı. O dönemde “Yeni Fikir” adı altında bir dergi çıkardı. 1941′de sosyoloji doktorası yapmak üzere Maarif vekaleti tarafından Amerika’ya gönderildi. Yine aynı dönemlerde Müslüman Kardeşler cemaatiyle birtakım ilişkilere girmişti. 1945′te Amerika’dan döndükten bir süre sonra da, tamamen bu cemaate katıldı.
Cahiliyeden Hidayete
Seyyid Kutub’un hayatı, iki döneme ayrılır:
Birincisi, Allah’a olan inancını da koruyarak, sosyalizme yöneldiği ve daha çok edebi çalışmalara ağırlık verdiği dönemdir ki, kendisi bunu “cahiliye dönemi” olarak adlandırır. Bu dönemde “Dikenler”, “Köyden Bir Çocuk” ve “Sihirli Şehir” adlı üç romanı yayınlanmıştır.
İkincisi, İslami fikir ve anlayışının derinleştiği ve olgunlaştığı ve Müslüman Kardeşler’e katıldığı dönemdir.
Zulüm ve İşkence
Seyyid Kutub, 1954′te tutuklanarak askeri hapishaneye kondu. Hapishane cellatları tarafından ağır işkencelere maruz kalması sonucunda mide ve bağırsak kanamasına maruz kaldı. Buna rağmen cellatlar eğitilmiş köpeklerle onu kovalıyor, hastalık ve yorgunluktan dolayı bir an bile koşamadığı zaman köpekler vücudunu parçalıyordu. Mahkemesini izlemek amacıyla Mısır’a gelen insan hakları temsilcisinin Seyyid Kutub’un vücudundaki işkence izlerini görmemesi için mahkemesi ertelendi. İnsan hakları temsilcisinin Mısır’dan ayrılmasından iki hafta sonra Kutub, mahkemeye çıkarılarak 15 yıl hapis cezasına çarptırıldı. Hapiste on yıl kaldıktan sonra sıhhi sebeplerden dolayı serbest bırakıldı. Ama kendi evinde zorunlu ikamete tabi tutuldu.
1965′te “Yoldaki İşaretler” adlı eserinden dolayı tekrar tutuklanan Kutub, bu kez üç – dört hastalığa birden yakalanmış, yaşı da 60′a dayanmıştı. Cellatlar tam dört gün boyunca onu bağladılar, yiyecek ve içecekten de mahrum bıraktılar. Su istediğinde cellatlar suyu getiriyor ancak ona vermiyor, daha fazla eziyet çektirmek için getirilen suyu gözleri önünde yere döküyorlardı. (1) Yapılan bunca işkenceye rağmen onu davasından vazgeçiremeyince bu kez psikolojik işkence yapmaya başladılar. 25 yaşındaki mühendis yeğeni Rıfat Bekr eş-Şafii’yi getirerek gözleri önünde ona akıl almaz işkenceler yaptılar. İşkencelere dayanamayan Rıfat dayısının gözleri önünde şehit oldu. (2) Bu yolla da Kutub’u vazgeçiremeyince bu kez Azmi adındaki diğer yeğenini getirerek abisi Rıfat gibi şiddetli işkencelere tabi tuttular. Az daha o da abisi gibi şehit olacaktı. Cellatlar bununla da yetinmeyerek Şehit Rıfat’ın annesi Nefise Kutub ile Seyyid Kutub’un diğer kız kardeşi Emine Kutub’a da dehşet verici işkenceler yaptılar. Oğlu Rıfat şehit edildikten sonra Nefise hanım serbest bırakıldı. Kız kardeşi Emine Kutub’un tutukluluk hali ise devam etti. Daha sonra sözde mahkemeye çıkarılan Emine Kutub 10 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve bir bölümü askeri hapishanede diğer bölümü de Kanatir cezaevinde olmak üzere toplam altı yıl dört ay hapis yattıktan sonra serbest bırakıldı. (3)
“Zalimlerden Özür Dilemem”
Caniler burada zikrettiğimiz ve zikredemediğimiz onca işkenceye rağmen Seyyid Kutub’u davasından vazgeçiremeyince diğer kız kardeşi Hamide Kutub vasıtasıyla kendisiyle pazarlık yapmaya başladılar. Caniler Hamide Kutub vasıtasıyla kendisine şu teklifte bulundular: “Şimdiye kadarki söz ve hareketlerinde yanıldığını beyan ederek Cumhurbaşkanı Cemal Abdünnasır’dan özür dilediğin takdirde, idam hükmünü bozacak ve seni serbest bırakacaktır.” Hamide Kutub, ağabeyinin affedilmesini ve yaşamasını çok istiyordu. Bu yüzden de teklifi kendisine iletti. Üstad Kutub’un cevabı gayet açık ve tavizsizdi: “Eğer idamı hak etmiş olarak hakkın emri ile ipe çekiliyorsam buna itiraz etmek haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam, batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!..”
Bu sözleri onu ebedileştiren, tüm İslam aleminde örnek ve önder bir mücahit olarak tanınmasına vesile olan sözler olmuştur. Onun dünyevi bedeni idam yoluyla öldürülüp toprağa gömüldü, ama gösterdiği kararlılık fikirlerini kendisine yönelen inanç sahiplerinin önünü açan bir meşale kıldı.
Seyyid Kutub, eş-Şeyh Abdülfettah İsmail ve Muhammed Yusuf Havvaş’la birlikte idama mahkum edilmişti. İdam kararı 29 Ağustos 1966′da infaz edildi
insanların Allah’ın yüce kitabını doğru bir şekilde anlamalarına yardımcı olmak için büyük ve örnek çabalar ortaya koymuştur. İhlas ve samimiyetle ortaya konulan ilmi faaliyetlerde yanılma halinde bile sevap olduğunu Allah Resulü (s.a.s.) bildirmiştir. O bir meşale yakmıştır. Bize o meşaleden istifade etmek düşüyor. Asıl izlenmesi gereken yol ise Allah’ın yoludur. Seyyid Kutub’un verdiği mesaj da zaten budur.
Biz onun için Allah’tan rahmet ve mağfiret dilerken, Yüce Allah’ın ona lütfettiği şehadet mertebesini bize de lütfetmesini temenni ediyoruz

Makamın Cennet Olsun Azizim….
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/bilim-tr/20823-seyyid-kutub-seyyid-kutub-kimdir-seyyid-kutub-hakkinda.html#ixzz1oszUBIt1

O BENİ ZAYİ ETMEZ

Basra’da yaşamış Allah dostlarından biri olan Abdülvâhid bin Zeyd (r.a.) bir defasında deniz yolculuğuna çıkmıştı. Denize açıldıklarında kuvvetli bir rüzgar çıktı. Bindikleri gemi fırtınaya tutuldu.

Dağ gibi dalgalar arasında yol almaya çalışıyorlardı. Sonunda dalgalar onları bir adaya sürükledi. Oraya demir attılar.

Karaya ayak basmanın sevinciyle gemiden inip dolaşmaya başladılar. Adayı gezerken bir de gördüler ki orada puta tapan bir adam var. Onun yanına varıp sohbet ettiler.

– Sen kime tapıyorsun öyle?! dediler.

Adam yakınındaki putu gösterdi.

Onlar da adama:

– Neden buna tapıyorsun? Bu ne fayda ne de zarar verir! Senin ilâh diye tanıdığın şu put, birileri tarafından yapılmış bir şeydir. Buna tapmanın mantığı nedir? Bu putun, tapılmasını haklı gösterecek nesi var?! dediler.

Bu sorular karşısında adam:

– Peki siz kime taparsınız, kime ibadet edersiniz? dedi.

Onlar da:

– Biz öyle bir varlığa ibadet ediyoruz ki; Her şeyi yaratan, her şeye kadir olan, arşı semâda, gücü, kuvveti sonsuz, hükmü dirilere de ölülere de geçen, var olan, bir olan, tek olan Allah’a ibadet ederiz, dediler.

Bunun üzerine adam:

– Bunu size kim bildirdi? Kim öğretti? diye sordu.

Onlar da:

– Allah bize, kendimizden çok değerli bir peygamber, kerim bir elçi gönderdi. Bize bunları o haber verdi, dediler.

Adam:

– O Peygamber nerededir? diye sordu.

Onlar da:

– Bize Allah Teâlâ’nın gönderdiği dini, İslâm’ı bildirip, tebliğ edip vazifesini tamamladıktan sonra vefat etti. Dünyadan ahırete göç etti. Allah Teâlâ’ya kavuştu, diye cevap verdiler.

Adam:

– Ondan hiç bir alâmet kaldı mı? diye tekrar sordu.

Onlar da:

– Evet o, Allah Teâlâ’dan bir kitap getirdi. O kitap bizim yanımızdadır, dediler.

Aramızda geçen bu konuşmadan sonra adam:

O kitabı bana gösterin? dedi.

Onlar da, Kur’an-ı Kerim’i getirdiler ve ona bir sûre okudular.

İlâhî kelâm’ın gönlünü aydınlatması neticesinde adam hüngür hüngür ağlamaya başladı. Sûreyi bitirinceye kadar için için ağladı. Sonra Kuran-ı Kerim’in gönlünde bıraktığı tesiri ve coşkuyu ifade sadedinde şöyle dedi:

– Böyle bir kelâmın sahibine kimse âsi olamaz! İnsana yakışan bu kelâm’ın sahibine isyan etmemektir, diyerek hemen müslüman oldu.

Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh o adamla bir gece geçirirler. Ona Kur’an-ı Kerim’den birkaç sûre ve kendisine yetecek kadar din bilgisi öğretirler. O gecede ki hatırasını şöyle anlatırlar:

Gece olunca yatsı namazını kılıp yataklarımıza çekildik.

Yatma zamanı gelince o yatmadı. Sabaha kadar ayakta uyanık kaldı.

Bizim yattığımızı gören adam:

–Bana anlattığınız ilâh, geceleyin uyur mu? diye sordu.

–Hayır, dedik.

–O zaman siz ne kötü kullarsınız?! Efendiniz uyamazken siz uyuyorsunuz! dedi.

Adamın sözü hoşumuza gitti. Onun heyacanı, gayreti bizlere ders oldu. Arkadaşlarıma:

– Bu zat henüz yeni müslüman oldu. Aramızda biraz para toplayıp verelim de sıkıntı çekmesin, dedim ve adama vermek için bir miktar para topladık.

Kendisine verirken adam:

–Bu nedir? dedi.

–Harcaman için bir miktar para, dedim.

Adam müstağni davrandı ve parayı almadı. Sonra bize, ibret ve hikmet dolu şu cevabı verdi:

– Lâ ilâhe illallah! Ben ıssız bir adada O’ndan başkasına, yani bir puta tapıyorken ve kendisini tanımazken bile O beni zâyî etmedi. Şimdi kendisini tanırken mi beni zâyî edecek?! dedi.

Aradan üç gün geçtikten sonra bu zâtın hastalanıp yatağa düştüğünü öğrendim. Hemen yanına koştum.

– Bir isteğin, ihtiyacın var mıdır? diye sordum.

Yine hikmetli bir şekilde:

– Benim ihtiyaçlarımı, sizi, o adaya getiren giderdi,diye cevap verdi.

Bu görüşmemizden bir gün sonra da vefat etti. O gece onu rüyamda gördüm. Bahçenin ortasında yüksek bir kubbe vardı. Kubbenin altında bir taht üzerine oturmuş şu âyeti okuyordu:

(Melekler:) “Sabretmenize karşılık size selâm olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!, âhiret seadeti ne güzeldir!” (derler). (Rad sûresi: 24)

Issız bir adada yaşayan insanın İslâm’la tanışmasına ve buluşmasına vesile olan bu Allah dostu, tebe-i tâbiin’den Basra’lı Abdülvâhid b. Zeyd rahmetullahı aleyh’dir.

Bu Allah dostunun en büyük özelliği; Allah Teâlâ’ya karşı yaptığı kusurlardan dolayı çok üzülmesi ve her fırsatta âciz olduklarını sık sık söylemesiydi. Onun bu konuda güzel bir sözü vardı. Şöyle derdi:

“- Bütün insanlığın yaptığı ibadet kadar ibadet yapsak Allah Teâlâ’nın bize verdiği nimetlere karşı gene de tam manasıyla şükrünü yapmış sayılmayız.

Ona karşı şükrümüzü yerine getirmiş olamayız.

Bizler âciz, zayıf kullarız. O’na karşı her zaman âcizliğimizi îtiraf etmeliyiz.”

O büyük Allah dostu sevdiklerine daima şu tavsiyede bulunurdu.

“- Eğer nefsinizde Allah Teâlâ’ya karşı yaptığınız ibadetlerde bir isteksizlik ve tembellik hissederseniz; bir süre yağlı ballı, kuvvetli yemeyi bırakınız.

Gıdanız tuz ve ekmek olsun.

Oruç tutunuz.

Sâlih, vakar sahibi kimselerle oturunuz.

Çünkü onların meclisinde çirkin, kötü şeylerden bahsedilmez.

Bu şekilde yapmanız, Allah teâlâ’yı hatırlamanızı artırır.”

BİR PEYGAMBER

Hz. YUSUF (A.S)

“(Yûsuf) ergenlik çağına ulaşınca, ona, hüküm ve ilim verdik. İşte güzel davrananları böyle mükafatlandırırız.. ” yusuf: 12/22)

Hz. Yûsuf (a.s)’ın Soyu:

O; Yûsuf b. Ya’kûb b. İshâk b. İbrahim’dir. Yüce Allah, Hz. Yûsuf (a.s)’ı, kendilerine ayrı ayrı iman edilmesi zorunlu olan peygamberler arasında anmıştır… Yüce Allah, onu şöyle övmektedir:

“İşte böylece Biz, kötülük ve fuhşu Yûsuf’tan uzaklaştır­mak için (ona delillerimizi gösterdik). Çünkü o, ihlasa erdiril­miş kullarımızdandır, [1]

Görüldüğü üzere Allah, Hz. Yûsuf (a.s)’ı; iffet, kötülük­lerden koruma, sabır ve doğru sözlü olmakla nitelendirmekte­dir… Nitekim Resulullah (s.a.v.)’de, Hz. Yûsuf (a.s)’ı şöyle Övmektedir:

“Şerefli oğlu Şerefli oğlu Şerefli oğlu; Şerefli Ibrâhîm oğ­lu İshâk oğlu Ya ‘kûb oğlu Yûsuf’tur.[2]

Hz. Yûsuf (a.s)’in Kur’an’da Zikredilmesi:

Hz. Yûsuf (a.s)’m ismi, Kur’an’da, tam olarak 26 defa zik­redilmektedir. Bunların 24’ü; Yûsuf Sûresinde, biri En’âm Sû­resinde ve diğeri de, Mü’min (Gâfîr) Sûresinde geçmektedir.[3]

Yüce Allah, Hz. Yûsuf (a.s)’ı, “Siddîk” (Doğru Sözlü) olmakla nitelendirmiştir. İşte bundan dolayı da Hz. Yûsuf (a.s), “Yûsuf es Siddîk” (Doğru Sözlü Yûsuf) diye adlandı­rılmıştır. Yüce Allah bununla ilgili olarak şöyle buyurmakta­dır.

“(Gördüğü rüya üzerine zindandan kurtulmuş olan kişi, hâlâ zindanda olan Yûsuf’un yanma gelerek şöyle dedi:) ‘Ey Yûsuf Ey Doğru Sözlü (Siddîk) kişi! (Rü ya da görülen) yedi arık ineğin yediği yedi semiz inek ile….. hakkında bize yorum yap.[4]

Hz. Yûsuf (a.s); Hz. İbrâhîm (a.s)’m soyundan, peygam­berlik sülalesinden ve İsrail oğulları peygamberlerinin en meş­hur olanlarından biridir. Çünkü Hz. Yûsuf (a.s), İsrail oğulları­na gönderilmiş bir Peygamber idi… Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki (Musa’dan) önce Yûsuf’ta size açık burhan­lar getirmişti. O vakit de onun size getirdiği şeyler hakkında şüphe edip dunnuştunuz. Hatta o ölünce de ‘Allah ondan son­ra Peygamber göndermez dediniz…”[5]

Kur’ân-ı Kerîm’de, Hz. Yûsuf un kıssasının detaylı bir şe­kilde anlatıldığı bir sure vardır. Bu sure, “Yûsuf Suresi” diye anılan Kur’an’m uzun surelerinden birisidir. Bu sure de; Hz. Yûsuf un hayatı, kardeşlerinin kendisine kurdukları tuzak, Mı­sır Azizin hanımıyla arasında geçen sıkıntılı olaylar, zindana atılması, zindanda insanları Allah’a davet etmesi, sonra Mısır hükümdarının rüyasını yorumlaması, bunun üzerine zindandan çıkışı, yeryüzü hazinelerinin basma geçmesi, sonra kıtlık sebe­biyle zahire almak amacıyla Mısır’a gelen kardeşleriyle tanış­ması, bir hile ile kardeşi Bünyâmîn’i yanında ah koyması, kı­sacası küçük iken gördüğü rüya üzerine bu peygamberin hayatı ile ilgili başından geçen olaylar, ince hikmetler ve parlak nasi­hatlerle geniş bir şekilde anlatılmaktadır.[6]

Esbât île Kastedilen Kimlerdir?:

Daha önce de belirttiğimiz üzere; Hz. Ya’kûb (a.s)’m ço­cuklarından 12 tanesi erkek çocuğu olarak doğmuştu. Bütün İsrail oğulları kabileleri (Esbât), bu çocuklara nispet edilirler. Çünkü bütün İsrail oğulları, Hz. Ya’kûb (a.s)’ın bu çocukları­nın soyundan gelmişlerdir. Hz. Yûsuf (a.s) ise; onların en şe­reflisi, en faziletlisi ve en değerlisi idi.

Bir grup alimin ileri sürdüğü görüşe göre; Hz. Ya’kûb’un çocukları içerisinde, Hz. Yûsuf’tan başkası Peygamber olma­mıştır. Hz. Yûsuf un kardeşlerinden hiç birine vahiy gelme­miştir.

İbn Kesîr (rh.a)’de bu görüşü destekleyip şöyle der: “A-çıkçası bu kıssada kardeşlerinin sözleri ve davranışları ile ilgili anlatılanlar, Yûsuf un kardeşlerinin Peygamber olmadıklarını göstermektedir.

Hz. Yûsuf un kardeşlerinin Peygamber olduklarım ileri sürenler, (bu görüşlerine) şu ayeti delil getirmişlerdir:

“Biz, ‘Allah’a ve O’mm katından bize indirilene; İbrahim, İshâk, Ya’kûb ve ‘Esbât’a indirilene, inandık’ deyin.”(Bakara: 2/136)

Bu iddiayı savunanlara göre; bu ayetteki Esbât’tan kasıt, Hz. Ya’kûb’un çocuklarıdır. Bu iddiaları, sağlam değildir. Çünkü burada Esbât ile kastedilen, İsrâiloğulları kabileleri ve halkıdır.

İsrail oğulları içerisinde zaten kendilerine gökten vahiy gelen peygamberler bulunmaktadır. Hz. Yûsuf (a.s)’m, kardeş­leri içinden nübüvvet ve risalede seçilmesi ve Hz. Yûsuf dı­şında kardeşlerinin hiç birinin Peygamber olduğuna dair bir ayetin olmaması, bizim görüşümüzü desteklemektedir.[7]

Hz. Yûsuf (a.s)’m Rüyası:

Tefsircilerin kaydettiğine göre; Hz. Yûsuf (a.s), ergenlik çağma girmeden önce garip bir rüya görmüştü. Rüyasında; on bir yıldızın, güneşin ve ayın kendisine secde ettiklerini gör­müştü. Bu hal, Hz. Yûsuf u korkuttu. Bu rüya, ona ağır geldi. Uyanınca, babasına, gördüğü rüyayı anlattı. Babası, rüyayı; oğlunun şanının yüce olacağı, yüksek mertebelere, dünya ve ahirette üstün derecelere ulaşacağı ve babasının, anası ile kar­deşlerinin kendisine boyun eğip itaat edeceği şeklinde yorum­layıp bu rüyayı gizlemesini ve kardeşlerine anlatmamasını is­tedi. Çünkü Hz. Ya’kûb (a.s), Yûsuf un kardeşleri, bu rüyayı duyarlarsa ona karşı kıskançlık edip, hileler kuracaklarından ve çeşitli tuzaklar tertipleyeceklerinden korkuyordu. Zira insa­nın doğasında, her zaman tuzak kurmak ve kıskançlık vardır. İşte bundan dolayı Hz. Ya’kûb (a.s), oğlu Yûsuf a, bu rüya ile

ilgilisırrıgizlemesinitavsiyeetti.Birrivayetteşöyle buyu rulmaktadır:

“İhtiyaçlarınızı gidermek için, ihtiyacınızı gizleyerek a-vantaj sahibi olun. Çünkü nimet sahibi olan herkes, başkala­rınca kıskanılır.[8]

Yüce Allah bu rüyaya işaret ederek şöyle buyurdu:

“Bir zaman Yûsuf, babası (Ya’kûb’a): ‘Babacığım! Ger­çekten ben (rü ya da) on bir yıldız, güneş ve ayın bana secde ettiklerini gördüm’ demişti. (Babası da:) ‘Yavrucuğum! Rüya­nı sakın kardeşlerine anlatma. Sonra sana bir tuzak kurarlar! Çünkü şeytan, insana apaçık bir düşmandır’ demişti. [9]

Kur’ân-ı Kerîm’in ifadesinden anlaşılıyor ki; Hz. Yûsuf, rüyasını, babasına, kardeşlerinin olmadığı bir sırada anlatmış ve babası da, ona, rüyasını kardeşlerine anlatmamasını tavsiye etmiştir.

Tevrat’ta geçen ifadeye göre;[10] Hz. Yûsuf, rüyasını, baba­sına, kardeşlerinin huzurunda anlatmış ve babası da: “Desene ben, annen, ve kardeşlerin sana secde edeceğiz” diyerek ona kızmış.

Tevrat’ta geçen bu olay, tamamen yanlıştır. Çünkü Tevrat, kesinlikle tahrif edilmiştir. Doğrusu ise Kur’ân-ı Kerîm*de ge­çendir. Zira “Kur*an*a, önünden de ve ardından da batıl gelemez.[11]

Hz. Ya’kûb’un, Yûsuf’a Olan Sevgisi:

Hz. Ya’kûb (a.s), çocukları içerisinde en çok Yûsufu se­viyor ve Yûsuf ile Bünyâmîn’i, sevgi ve yakınlık yönünden diğer çocuklarına üstün tutuyordu. İşte bu; kardeşlerinin, Yû­suf ile öz kardeşi Bünyâmîtı’e karşı kıskançlık göstermelerine ve tuzak kurmalarına bir sebep teşkil ediyordu. Çünkü onlar daha küçük ve genç yaşta çocuk idiler. Bundan dolayı kardeş­leri, Yûsuf a olan düşmanlıklarını ve ona yapacakları kötülüğü içlerinde gizlediler…

Kardeşleri, babalarından; Yûsuf la arkadaşlık kurup kendi­leriyle birlikte Yûsuf un da çölde koşup oynaması için izin istediler. Bu durum, Hz. Ya’kûb’a zor geliyordu. Çünkü Hz. Ya’kûb, hem Yûsuf un ayrılığına dayanamıyor ve hem de on­ların ona bir zarar vermesinden korkuyordu. İşte bundan dola­yı Hz. Ya’kûb, onları; “Yûsuf u götürmeniz beni mutlaka üzer. Siz ondan habersizken onu bir kurdun yemesinden korkarım” (Yûsuf: 12/13) şeklinde oyalıyordu…

Hz. Ya’kûb (a.s), kurdun, Yûsuf’a zarar vermesinden çok onların Yûsuf’a zarar vermesinden korkuyordu, işte Hz. Yakûb, bu sebeple Yûsuf’u, onlardan alıkoymaya çalışıyordu. Fakat kardeşleri, akıllılıkta bir benzen görülmemiş şekilde: “Biz (güçlü ve kuvvetli) bir topluluk olduğumuz halde, eğer kurt Yûsuf’u yerse, o zaman, biz gerçekten aciz kimseler sayılı­rız” (Yûsuf 12/14) dediler.[12]

Hz. Yûsuf (a.s)’in Kuyuya Atılması:

Hz. Ya’kûb, kendisinin Yûsuf tan dolayı onlardan korktu­ğunu ve kendisinin olmadığı bir yerde Yûsuf a bir tuzak kur­malarından çekindiğini onlara hissettirmemek için çaresiz bir şekilde Yûsuf u onlarla göndermek zorunda kaldı. Onların sözlerine uyup istemeyerek Yûsuf u gönderdi. Yûsuf u alıp gözden kaybolup; ona kötü sözler söylemeye vurmaya aşağı­lamaya başladılar. Sonra Yûsufu suyu az bir kuyunun içine attılar. Onlar Yûsufu kuyuya atınca Allah Yûsuf’a; bu zorluk ve sıkıntıdan mutlaka çıkıp kurtulacağını ve kendisinin izzet ve onur sahibi olduğu sırada, onlar farkına varmaksızın, kar­deşlerinin yaptıkları bu kötü işi onlara mutlaka haber verece­ğini vahyetti. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle bu­yurmaktadır:

“Yûsuf’u götürüp de kuyunun dibine atmaya ittifakla ka­rar verdikleri zaman, Biz, Yûsuf’a; ‘Andolsun ki sen onların bu işlerini onlar farkına varmaksızın, (bir gün) kendilerine haber vereceksin’ diye vahyettik.[13]

(O civardan) bir kafile geçiyordu. Sucularım, (su getirme­si için) kuyuya gönderdiler. Sucu, su almak için kovayı kuyuya salınca, Hz. Yûsuf, kovaya yapışıp tutundu. Adam, kovayı çe­kince, (Yûsuf’un ağırlığından ötürü) kovanın su ile dolduğunu sandı. Bir de baktı ki, kovaya asılı güzel yüzlü ve temiz yaratı-lışlı bir çocuk. Adam buna çok sevinip: “Müjde! işte bir oğ­lan. ” (Yûsuf: 12/19) dedi. Yûsufu, bir ticaret malı olarak sak­ladılar.Mısır’a varınca,onu, köle olarak satmak istediler. “Kıtfîr” adında Mısır Azizi, onu, düşük bir fiyata kafileden satın aldı. Hz. Yûsuf; doğruluğu, üstün karakteri, güzel ahlakı ve güvenirliliği ile Mısır azizinin yanında güzel bir yere sahip oldu… Bu olay, milattan Önce takriben 1600 yıl önce gerçek­leşmişti.

Diğer taraftan Yûsuf un kardeşleri, Yûsufun gömleğini öldürdükleri bir koyunun kanma batırarak o kanlı gömleği ba­balarına götürdüler. Bununla, kendilerinin olmadığı bir sırada Yûsufu, kurdun kapıp yediğine babalarına inandıracaklardı. Fakat onlar, gömleği parçalamayı unuttular. -Zaten yalancılı­ğın belası, unutmaktır- Bu hilede başarılı olamadılar. Yüce Al­lah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Akşamleyin ağlayarak babalarına gelip:’Ey babamız! Biz. yarışmak için (sahraya) gitmiştik. Yûsuf’u da, eşyamızın yanında bırakmıştık (Ne yazık ki,),onu kurt yemiş. Fakat biz, doğru söyleyenler olsak bile, sen, bize inanmazsın’ dediler. [14]

Seleften bazısı derki: “Zulümden yakınan kimsenin ağla­masına aldanma. Ağlamakta olduğunu görmene rağmen, zul­mettiği nice kimseler vardır! Yûsufun kardeşlerinin ağlamala­rını düşünün. Geceleyin, zifiri karanlıkta ağlayarak babalarının yanma gelmişlerdi. Mazeretlerini açıklamak için değil de zu­lümlerini örtbas etmek için böyle yapmışlardı.”

Rivayet edildiğine göre; Hz. Ya’k’ûb ( a.s)’a, Yûsufun ka­na bulanmış gömleği getirildiğinde, onu ters çevirip incelemiş ve ona bakarak: “Ne yumuşak huylu bir kurt ki oğlumu yemiş de sırtındaki gömleği parçalamamış” dedi. Hz. Ya’k’ûb (a.s) bu sözü; onların yalanlarına inanmadığını, babalarına karşı u-muİmadık bir hile ve iş yaptıklarını anlatmak için söyle­di. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır.

“(Ya’kûb) dedi ki: belki de nefisleriniz size (kötü) bir işi güzel gösterdi. Artık (bana düşen)güzel bir sabırdır. Sizin an­lattığınıza göre, yardımına sığınılacak ancak Allah ‘tır.[15]

Hz. Yûsuf (a.s )’ın, Azizin Hanımından Dolayı Başından Geçen Sıkıntılı Olay:

Hz. Yûsuf a.s ) Mısır azizinin evinde her türlü ikram ve i-yiliğe kavuşmuş bir vaziyette kaldı. Aynı zamanda çok güzel ve yakışıklı idi.Büyüyüp delikanlı olunca Azizin hanımı ona aşık oldu.Aşkı gönlünü kapladı. Yûsufu kendisine çağırdı. Bu olay, Hz. Yûsuf (a.s )’ın karşılaştığı ikinci problemin başlangı­cı idi. Birinci problemi, kardeşlerinin kendisine kıskançlık gösterip kuyuya atmalarıydı.

Hz. Yûsuf (a.s) temiz ruhlu, iffetli, hal ve hareketlerinde dosdoğru idi. İşte bundan dolayıdır ki bu büyük fitneye karşı direndi. Kadının arzusuna ve saptırma faaliyetine karşı tam bir imanla iki sebepten dolayı karşı koydu.

Birincisi:Babasının ve dedesinin evinde gördüğü güzel terbiye ve kalbini saran Allah’a olan imam. Çünkü babası ve dedesi de Peygamber ocağında büyümüşlerdi.

İkincisi:Kadının kocasının kendisine çok iyilik ikram ve ihsanda bulunan efendisi oluşudur. Çünkü efendisi, malı ve namusu hususunda kendisine güvenmişti. Nasıl olurda efendi­sine ihanet edebilirdi. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmak­tadır:

“Evinde bulunduğu kadın, Yûsuf’un nefsinden (murad al­mak) istedi. Kapılan iyice kapattı ve: ‘Haydi gel’ dedi. Yû­suf’ta: ‘(Böyle bir iş yapmaktan) Allah’a sığınırım. Çünkü ‘kocanız; benim efendimdir, bana güzel davrandı. ‘Durum şu ki: ‘Zalimlerfelah bulmaz! dedi.[16]

Azizin karısının kalbindeki aşk kadını tahrik etti. Vakit geçirmeden zorla Yûsuf’a sahip olmak istedi. Bunun için önce kapıları kapadı, işini sağlama alıp Yûsuf u açıkça kendisine yaklaşmaya çağırdı. Fakat Yûsuf, bu teklifi kabul etmeyip ka­dından yüz çevirdi. Kadın ise Yûsufu kendisine çağırmada ısrar etti. Kadının Yûsuf’a olan sevgisi, haya duygusuna galip gelmişti. Çünkü şehveti kendisini kuşatmıştı. Yûsuf u tutup ona bu işi zorla yaptırmak istiyordu. Yûsuf Allah’tan korktuğu için Allah onu böyle bir hareket yapmaktan korudu. Kadın, Yûsufu kendisine çekmeye çalışıyordu. Sonunda Yûsuf kadı­nın elinden sıyrıldı. Bu defa Yûsuf un elbisesini arkasından yakalayıp elbiseyi yırttı. Kadın yine Yûsuf un peşini bırakma­dı. Kapıya kadar koştular. Yûsuf kapıyı açıp kaçıp gitmek istiyordu. Kadın ise Yûsuf ile kapının arasına girip Yûsuf tan,

isteğini ve arzusunu yerine getirmesini istiyordu. Tam bu sıra­da kadının kocası çıkageldi.İkisini şüpheli bir vaziyette buldu. Kadın bu defa kötü bir hile ve tuzağa baş vurup kocasına karşı suçsuz olduğunu göstermek için ağlayıp sızlamaya başladı. Kadının iddiasına göre; Yûsuf kadına karşı cinsel tacizde bu­lunmuş. Kadın ise Yûsuf tan kaçmış. Yûsuf kadın ile bu çirkin işi yapmaya çalışmış. Kadın ise bundan kaçınmış. Böylece e-fendisini şerefine ihanet etmek istemeyen ve namusunu zede­lemeyen kişi cezayı hak edecek, kurnaz, hilckarcı ve düzen­bazda haklı çıkacaktı.Yüce Allah bu kolayı şöyle anlatmakta­dır.

“İkisi de kapıya koştular. Kadın, Yûsuf’un gömleğini ar­kadan yırttı. Kapının yanında efendisini (kocasına) rastladılar. Kadın: ‘Senin ailene kötülük etmek isteyenin cezası, zindana atılmaktan ya da acıklı bir işkenceden başka bir şey midir?’ dedi. (Yûsuf) ‘Hayır, o, kendisi benim nefsimden (murad al­mak) istedi’ dedi. Kadının akrabasından biri, şöyle şahitlik etti: ‘Eğer Yûsuf’un gömleği önden yırtılmışsa, kadın doğru söylemiştir. Yûsuf ise, yalancıdır. Eğer Yûsuf’un gömleği ar­kadan yırtılmışsa, kadın yalan söylemiştir. Yûsuf ise, doğru söyleyenlerdendir. [17]

Bu, doğru bir tanıklık ve son derece ikna edici bir kanıt­tır… Tanık, kadının akrabalarından bir çocuk idi. Yûsuf un id­dia edilen iftiradan beri olduğuna, temiz ve iffetli olduğuna delil olsun diye ve Yûsufu, kadının verdirtmek istediği şiddet­li cezadan kurtarmak için Allah, o çocuğu böyle konuşturdu. Tanıklığın özeti şu şekildedir:

‘Yûsuf kovalayan, kadın kaçan durumda ise, elbisenin ön­den yırtılmış olması gerekir. Eğer Yûsuf kaçan durumda ve kadın kovalayan ise elbisenin arkadan yırtılması gerekir.’

Yüce Allah bu konuyu şöyle anlatmaktadır:

‘(Efendisi,) Yûsuf’un gömleğinin arkadan yırtılmış oldu­ğunu görünce, (kadına:) ‘Şüphesiz bu, sizin tuzağınızdır. Çün­kü sizin tuzağınız gerçekten büyüktür. (Yûsuf’a dönerek:) ‘Ey Yûsuf! Bu meseleyi kimseye söyleme. (Ey kadın!)sende güna­hının affını dile,çünkü sen günahkârlardan oldun1 dedi.[18]

Olayın Şehirde Yayılması:

Olay şehrin her tarafında kısa sürede yayıldı. Kadınlar, Azizin hanımı hakkında konuşmaya başladılar, bu işten dolayı onu kınayıp ayıplıyorlardı. Çünkü evin hanımefendisi, kölesi­ne nasıl aşık olabilirdi? İnsan hiç hizmetçisini sever ve ona aşık olur muydu? Bu tür sözler, Azizin hanımının kulağına git­ti. Bunun üzerine kadın, kendisini kınayan Mısır’ın ileri gelen şeref ve itibar sahibi arkadaşlarına haber gönderip evine davet etti. Yûsuf a olan sevgisini ve aşkım mazur görmelerini sağla­mak için, onlara birde hile kurdu.

Onların her birine oturacak bir yer hazırlattı. Bıçakla ke­sebilecek bir yiyeceği onlara ikram etti.Yûsuf u da süslenmiş vaziyette onlara yakın bir yerde hazır tutuyordu. Tam bıçaklan ellerine alıp önlerindeki yiyeceği kesmeye başladığı anda Yû­suf a onların huzuruna çıkmasını emretti. Kadınlar Yûsuf un güzelliği karşısında şaşırıp hayran oldular. Öylesine güzeldi ki şaşkınlıktan ellerinde olanı unutup ellerini kestiler ve (Yû­suf un cemalini seyretmenin verdiği hazdan dolayı) ellerindeki bıçak yarasının acısını hissetmiyorlardı.

Öyle ki parmaklarından akan kanlar elbiselerini boyamıştı. Onlar ise ellerindeki meyveyi kestiklerini sanıyorlar­dı… Yûsuf un cemalinden faydalanmak için ve güzelliklerini hayal etmek için akıl uçup gitmiş ve göz ise fal taşı gibi yerinden fırlamıştı. Kadınlar eleştiri ve kınamadan vazgeçip Yû­suf un güzelliği karşısında hayran olup şöyle dediler.

“Allah ‘ı noksan sıfatlardan tenzih ederiz bu asla bir beşer değildir.bu ancak bir melektir. [19]

Kadın böylece Yûsuf a olan aşkının sırrını burada göster­miş oldu.Onlara sitem ederek şöyle dedi:

“İşte hakkında beni kınadığınız şahıs budur.Ben onun nef­sinde (murad ahnak)istedim.. Fakat o, (bundan) şiddetle kaçın­dı. Andolsun ki eğer o, kendisine emredeceğimi yapmazsa mut­laka zindana atılacak ve elbette zelillerden olacaktır. [20]

Adalet, Hz. Yûsuf un bu asil davranışı ve iffetinden dolayı tebrik edilmesini, kadının ise bu çirkin hareketi ve eliyle (Yû­suf un elbisesini yırtması sebebiyle) cezalandırılmasını gerek­tirir. Fakat iş tersine döndü. Kadının, kocasının ve kendisinin şeref ve haysiyetini önemsemeyip Yûsuf u ele geçirmek’için ona hile kurmanın bedeli, temiz ve suçsuz olan Yûsuf a ödetti­rildi. Yûsuf hapse mahkum edildi.Yaklaşık yedi sene hapis aldı…Yüce Allah bu konuyla ilgili olara şöyle buyurdu:

“Sonra (Aziz ve arkadaşları,) kesin delilleri görmelerine rağmen halkın dedikodusunu kesmek için) yine de Yûsuf’u bir zamana kadar mutlaka zindana atmaları kendilerine uygun görüldü. [21]

Hz. Yûsuf, kadının işlediği suça rağmen haksız yere hapse atıldı. Hz. Yûsuf ile birlikte iki gençte hapse girmişti. Biri, hü­kümdarın sucu başı ve diğeri ise, aşçı başı idi. İkisi de, hapiste birer rüya gördüler. Rüyalarını, Hz. Yûsuf a anlattılar. Sucu başı, hükümdarın bardağının içerisine şarap doldurduğunu görmüş.

Diğeri ise, başının üstünde ekmek olan bir tabak taşıdığını ve kuşların bu ekmekten yemekte olduklarını görmüştü. Her biri, gördükleri rüyayı yorum i amalarını Hz. Yûsuf ‘tan istedi­ler. Bunun üzerine Hz. Yûsuf, sucu başına: ‘Sen, hapisten çı­kıp eski işine dönüp hükümdara içki sunacaksın…’ dedi. Aşçı basıya ise: ‘Sen ise, asılacaksın. Kuşlar, başından yiyecekler’ dedi. İş, Hz. Yusuf (a.s)’ın haber verdiği şekilde gerçekleşti.[22]

Hükümdarın Rüyası ve Hz. Yûsuf un Hapisten Çıkması:

Hz. Yûsuf un hapiste geçen sıkıntılı yıllarının sonunda, Allah, ona çıkış yolunu gösterdi. Hükümdar, uykusunda garip ve acayip bir rüya görmüştü; rüyasında nehirden yedi tane se­miz güzel inek çıkıp merada otlamaya koyuldular. Ardından yedi tane de zayıf cılız ve çirkin görünüşlü inek nehirden çıkıp semiz inekleri yediler. Aynı şekilde yedi tane yeşil başağın üzerine yedi tane kuru başak yüklenip onları yediler. Hüküm­dar, rüyasından korku içinde uyandı. Bütün sihirbazları ve bil­ginleri toplayıp onlara rüyasını yorumlamalarını istedi.Fakat onlardan, gönlünü rahatlatacak bir cevap alamadı.

(Daha önce Yûsufun yorumladığı rüya üzere hapisten çıkmış olan) hükümdarın sucu basısı, hükümdara; Yûsufun karışık rüyaları yorumlamadaki gücünü anlattı. Hükümdardan, müjdeli ve sağlam bir haber getirmesi için kendisini Yûsuf’un yattığı hapse göndermesini istedi.

(Hükümdarın izin vermesi üzerine) hemen Yûsuf un yanı­na gidip ona hükümdarın gördüğü rüyayı anlattı. Hz. Yûsuf, rüyayı şöyle yorumladı: “Bu beldede yedi yıl bolluk olacak. Toprak cömertçe bol bol ürün verecek. Ardından yedi yıl ku­raklık olacak. Yeşillikler yok olacak. Onlara git; bolluk yıllarında kuraklık ve kıtlık yıllan için yiyecekler biriktirmelerini söyle.”

Hükümdar, bu yoruma çok şaşırdı. Hemen hapisten çıkarı­lıp yanına getirilmesini emretti. Böylece ona, devletin vezirlik­lerinden birisini verip onu yanına alacaktı. Fakat Hz. Yûsuf, üzerinde suçluluk damgası olduğu için hapisten çıkmayı red­detti. Kendisini mahkum edenlerin, suçsuz olduğunu kabul edip bu çirkin suçlamadan kurtulup insanların, onun, temiz ve suçsuzluğuna şahitlik etmedikçe hapisten çıkmayacağını bildirdi.Bu, peygamberliğin üstün haysiyet ve şerefinin gereği idi… Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“(Adam hu yorumu getirince,) hükümdar: ‘Onu bana geti­rin ‘ dedi. Elçi, Yûsuf’a geldiği zaman, (Yûsuf:) ‘Efendine dön de ona:’Ellerini kesen o kadınların zoru neydi?’ diye sor. Şüphesiz benim Rabbim, onların hilesini çok iyi bilir’ dedi. (Hükümdar, kadınları yanın çağırıp onlara:) ‘Yûsuf’un nefsin­den (murad almak) istediğiniz zamanki durumunuz neydi?’ dedi. (Kadınlar:)’Hâşâ! Allah için biz ondan hiçbir kötülük görmedik’ dediler. Azizin karısı da: ‘Şimdi hak meydana çıktı. Ben onun nefsinden (murad almak) istemiştim. Şüphesiz ki Yû­suf, doğru söyleyenlerdendir.[23]

Hz. Yûsufun kıssası, uzundur. Kur’ân~ı Kerîm, onun bu kıssasını detaylı bir şekilde anlatmıştır. En sonunda; babası, annesi ve bütün kardeşleri Mısır’a gelirler. Mısır’da üstün bir makama ve itibara sahip olduğu için Hz. Yûsufa, “selam” (tahiyyat) ve “hürmet” (lekrim) secdesi yaparlar. Babasına, küçük iken gördüğü rüyayı hatırlatır. Çünkü gördüğü rüya ger­çekleşmiş oldu. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“(Hep beraber Mısır’a gidip) Yûsuf’un yanına girdikleri zaman, anne ve babasını kucaklayıp:’ Emin olarak Allah ‘m iradesiyle Mısır’a girin ‘ dedi. Anne ve babasını tahtının üstüne çıkartıp oturttu ve hepsi onun için secdeye kapandılar. (Yû­suf:) ‘Ey babacığım! İşte bu, daha önce (gördüğüm) rüyanın yorumudur. Rabbim onu gerçekleştirdi. Beni zindandan çıka­rıp şeytan benim ile kardeşimin arasım bozduktan sonra sizi çölden getirdiği için Rabbim ihsanda bulundu. Şüphesiz ki Rabbim, dilediğine lütfedicidir. Çünkü O, çok iyi bilendir ve hikmet sahibidir.[24]

Hz. Yûsuf (a.s)’ın Başından Geçen Sıkıntı:

Hz. Yûsuf (a.s), çok çetin sıkıntılarla karşılaşıp, zorlu bir hayat geçirdi. Bazen kolaylık, bazen zorluk, bazen rahatlık, bazen sıkıntılı, bazen darlık, bazen de genişlik içerisinde dö­nüp durdu.

Bu büyük sıkıntı ve musibetlerin sonunda; Allah, ona, bol bir şekilde güç ve saygınlık ihsan etti. Çünkü hapisten çıkıp Mısır mülkünün başına geçmişti… (İşte geçirdiği bu sıkıntıla­rın karşılığı olarak) Allah, onu, Mısır ülkesinin hazinelerinin başına geçirmişti.

Her ülke ve beldeden insanlar, kıtlık sebebiyle Hz. Yû­suf un yanma gelmeye başladılar. Hz. Yûsuf a ihtiyaç duyan­lar içerisinde, kuraklıktan zarar gören kardeşleri de vardı… Kardeşleri de (diğer insanlar gibi) yiyecek almak için Hz. Yû­suf un yanına geldiler. Hz. Yûsuf, onları tanıdı. Fakat onlar, Hz. Yûsuf u tanımadılar… İşte Hz. Yûsuf un çektiği bütün bu sıkıntılar, onun, bu büyük ilahi lütfa ve ikrama ulaşmasına bir sebep teşkil etti.

Ariflerden bir zat bununla ilgili olarak der ki: “Nice ikram ve lütuflar, sıkıntılar içerisinde saklıdır.”

“Hz. Yûsuf (a.s)’m başında üç büyük sıkıntı geçmişti. Bun­lar, şunlardır:

Birincisi:Bu olay; kardeşlerinin, Hz. Yûsuf a kıskançlık gösterip ona tehlikeli bir tuzak hazırlayıp (ilk Önce) onu öl­dürmek isteyip sonra (bundan vazgeçerek) kuyunun içerisine atmakla yetindikleri sırada gerçekleşmişti…

Allah’ın yardımı ve rahmeti, Hz. Yûsuf a olmasaydı, Hz. Yûsuf, ölür giderdi.

ikincisi:Bu olay ise; Hz. Yûsuf’un daha çiçeği burnunda genç bir delikanlı iken Mısır Azizinin hanımının ona aşık olup onu kendisine çağırdığında (onun bu teklifi kabul etmemesi üzerine) kadının, Hz Yûsuf u kandırıp saptırmak için çeşitli hilelere başvurduğu sırada gerçekleşmişti…

Fakat Allah, Hz. Yûsuf u, kadının tuzağından korudu ve onu bu büyük hileden kurtardı… Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Rabbi, Yûsuf’un (zindanın kadınların teklif ettiklerinden daha iyi olduğu ve onların hilesini kendisinden uzaklaştırmadığı takdirde onlara meyledip cahillerden olacağı şeklindeki) duasını kabul etti ve onların hilesini (Yûsuf’tan) uzaklaştırdı. Çünkü Allah(her şeyi) iyi işiten, pek iyi bilendir. [25]

Üçüncüsü:Bu olay ise; Hz. Yûsuf un çirkin bir iftira se­bebiyle haksız ve suçsuz yere zindana atılması ve orada yedi yıl kalmasıdır…

Mısır hükümdarı bir rüya görüp bununla zihnini meşgul etmeseydi, uzun yıllar daha zindanda kalırdı.

Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“(Rüyasını yorumlayıp zindandan kurtulan sucu başına; kendisinin suçsuz olduğunu hükümdara anlatmasını, belki bu yerden, zindandan çıkabileceğini söyledi.) Fakat şeytan (zin­dandan çıkan) o kişiye, (Yûsuf’u) efendisine anmayı unutturdu. Dolayısıyla (Yûsuf), ‘birkaç yıl daha’ zindanda kaldı. [26]

Hz. Yûsuf (a.s)’ın Masum Oluşu İlgili Önemli Bir Hatırlatma:

“Peygamberlerin Masumiyeti” bahsinde, Yüce Allah’ın peygamberi Hz. Yûsuf (a.s)’in masumiyeti (günahsızlığı) ile ilgili on (10) madde aktarmıştık. Burada ise meşhur tefsirci Fahreddîn er-Râzî’nin bu konu ile ilgili önemli bir sözüne faz­ladan yer vereceğiz. Çünkü Fahreddîn er-Râzf nin bu sözü, bazı cahillerin iddiasının aksine Hz. Yûsuf un temiz olduğunu, günahsız olduğunu ve kadına meyletmeden uzak olduğunu göstermektedir…

Fahreddîn er-Râzî der ki:

“1.Yüce Allah, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğuna şu sözüyle tanıklık etmektedir:

“İşte böylece Biz, kötülük ve fuhşu Yûsuf’tan uzaklaştır­mak için (delillenınizi ona gösterdik.) Çünkü o, ihlasa erdiril­miş kullarımızdandır. [27]

2.Azizin hanımının akrabalarından bir şahit, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğuna tanıklık etmiştir. Yüce Allah bu konu ile ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

“Kadının akrabalarından biri şöyle şahitlik etti: Eğer Yû­suf’un gömleği öndenyırtümışsa,. ” (Yûsuf: 12/26)

3.Ellerini kesen kadınlar, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğuna tanıklık etmişlerdir. Yüce Allah bu konuda şöyle buyurmakta­dır:

“(Kadınlar:) Haşa! Allah için biz ondan hiçbir kötülük görmedik’ dediler.” (Yûsuf: 12/51)

4.Azizin hanımı da, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğuna şu sö­züyle tanıklık etmiştir:

“Azizin karısı da: ‘Şimdi hak meydana çıktı. Ben onun nefsinden (murad almak) istemiştim. Şüphesiz o, doğru söy­leyenlerdendir’ dedi” (Yûsuf: 12/51)

5.Şeytan da, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğuna şu sözüyle tanıklık etmiştir:

“iblis: ‘Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ‘ihlasa erdirilmiş kulların'[28] hariç, hepsini mutlaka azdıraca­ğım ‘ dedi. ” (Sâd: 38/82-83)

Buna göre Hz. Yûsuf u kadına meyletmekle suçlayan kişi, hangi tarafı tutuyor? Allah’ın tarafını mı? Yoksa Şeytanın tara­fım mı? Hangi tarafı tutarsa tutsun, her iki taraf ta, Hz. Yû­suf un suçsuz olduğuna tanıklık etmektedir. Hangi halde olu­nursa olsun, Hz. Yûsuf un suçsuz olduğunu kabul etmekten başka bir yol yoktur. Çünkü Hz. Yûsuf (a.s), Azizin hanımına meyletmekten uzaktır.[29]

Hz. Yûsuf (a.s)’ın Ölümü:

Tarihçiler derler ki: “Hz. Yûsuf (a.s), uzun ayrılıktan sonra babasıyla tekrar buluştuklarında, Hz. Ya’kûb (a.s), 130 yaşın­da idi. Hz. Ya’kûb (a.s), bu buluşmadan 17 yıl sonra öldü.

Hz. Yûsuf (a.s), 110 yıl yaşadı. Mısır’da ölüp oraya gö­müldü. Kardeşlerine; ‘eğer Mısır’dan bir gün çıkıp giderseniz, benim cesedimi de yanınızda götürün ve atalarımın yanma gömün’ diye vasiyet emişti.

Hz. Yûsuf (a.s)’m cesedi, Hz. Mûsâ (a.s) zamanında Şam’a götürülmüştü. Tercih edilen görüşe göre, Nablus’a gömülmüştü.

Hz. Yûsuf (a.s)’ın ölümü, Hz. Mûsâ (a.s)’ın doğumundan da 64 yıl önceye rastlamaktadır.[30]

Hz. Yûsuf (a.s), eceli yaklaştığı zaman, Rabbüıden; iman üzere canını almasını ve Salih kulları arasına katmasını istedi.

“Ey Rabbim! Mülkten (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen) olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen, dün ya da ve ahirette benim sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni salihler arasına kat. [31]

Allah, Hz. Yûsuf un bu duasını kabul edip onu en yüce makama nakletti. Allah, Hz. Yûsuf a büyük bir rahmet eyledi.

Bize de, ölüm anında iman nasip etsin. Çünkü Allah, yapı­lan duayı işiten ve kabul edendir.[32]
[1]Yûsuf: 12/24

[2]Buharı. Enbiyâ 19. Menakib 13, Tefsiru Sure-i Yûsuf 1; Tirmizî, Tefsiru Sure-i Yûsuf 1: Müsncd; 2/96,416; îbn Hacer, Fetlm’1-Bari, 8/361

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 580.

[3]Bununla ilgili olarak b.k.z: En’âm: 6/84: Yûsuf: 12/4, 7, 8, 9. 10; 11.17, 21. 29, 46. 51. 56. 58, 69, 76, 77. 80, 84, 85. 87, 89; 90. 90, 94. 99; Gâfir: 40/34 (ç)

[4]Yûsuf: 12/46.

[5]Yûsuf: 12/34.

[6]Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 581-582.

[7]İbn Kesîr, Muhtasar İbn Kesîr Tefsiri. 2/241

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 582-583.

[8]Suyûtî, Câmiu’s-Sağîr, H. No: 985 (ç)

[9]Yûsuf: 12/4-5

[10]Tevrat. Tekvin. 37/9-11 (ç)

[11]Fussilet: 41/42

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 583-584.

[12]Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 584-585.

[13]Yûsuf: 12/15

[14]Yûsuf: 1-2/16-17

[15]Yûsuf: 12/18

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 585-587.

[16]Yûsuf: 12/23

[17]Yûsuf: 12/25-27

[18]Yûsuf: 12/28-29

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 587-590.

[19]Yûsuf: 12/31

[20]Yûsuf: 12/32

[21]Yûsuf: 12/35

[22]Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 590-592

[23]Yûsuf: 12/50-51

[24]Yûsuf: 12/99-100

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 592-594.

[25]Yûsuf: 12/34

[26]Yûsuf: 12/42

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 594-596.

[27]’Yûsuf: 12/24

[28]Çünkü Hz. Yûsuf (a.s), Yüce Allah’ın, Yûsuf: 12/24’de belrttiği üzere, ihlasa erdirilmiş kullarındandır.

[29]Fahreddîn er-Râzî, Tefsiri Kebîr, 18/117

Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 596-597.

[30]Taberî, Tarîhu’r-Rüsûl vel-Mülûk, “1/330-364; İbnü’1-Esîr, el-Kâmil, 1/78-88 İbn Kesîr, el-Bidâye ve’n-Nihâye, 1/185-206

[31]Yûsuf: 12/101

[32]Muhammed Ali Sâbûnî, Peygamberler Tarihî, Ahsen Yayınları: 597-598.

SECCADEN KUMLARDI

Seccaden kumlardı…
Devirlerden, diyarlardan
Gelip göklerde buluşan
Ezanların vardı!

Mescit mü’min, minber mü’min…
Taşardı kubbelerden Tekbîr,
Dolardı kubbelere “âmin!”

Ve mübarek geceler, dualarımız,
Geri gelmeyen dualardı…
Geceler, ki pırıl pırıl,
Kandillerin yanardı.

Kapına gelenler, yâ Muhammed,
-Uzaktan, yakından-
Mü’min döndüler kapından!

Besmele, ekmeğimizin bereketiydi,
İki dünyada aziz ümmet;
Muhammed ümmetiydi.

Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

Şimdi seni ananlar,
Anıyor ağlar gibi…
Ey yetimler yetimi,
Ey garipler garibi;
Düşkünlerin kanadıydın,
Yoksulların sahibi…
Nerde kaldın ey Resûl,
Nerde kaldın ey Nebi?

Günler, ne günlerdi, yâ Muhammed,
Çağlar ne çağlardı:
Daha dünyaya gelmeden
Mü’minlerin vardı…
Ve bir gün, ki gaflet
Çöller kadardı,
Halîme’nin kucağında
Abdullah’ın yetimi
Âmine’nin emaneti ağlardı.
Hatice’nin goncası,
Aişe’nin gülüydün.
Ümmetinin gözbebeği
Göklerin resûlüydün…

Elçi geldin, elçiler gönderdin…
Ruhunu Allah’a,
Elini ümmetine verdin.
Beşiğin, yurdun, yuvan
Mekke’de bunalırsan
Medine’ye göçerdin.
Biz bu dünyadan nereye
Göçelim, yâ Muhammed?

Yeryüzünde riyâ, inkâr, hıyanet
Altın devrini yaşıyor…
Diller, sayfalar, satırlar
“Ebu Leheb öldü” diyorlar.
Ebû Leheb ölmedi, yâ Muhammed
Ebû Cehil kıt’alar dolaşıyor!

Neler duydu şu dünyada
Mevlidine hayran kulaklarımız;
Ne adlar ezberledi, ey Nebî,
Adına alışkın dudaklarımız!
Artık, yolunu bilmiyor;
Artık, yolunu unuttu
Ayaklarımız!
Kâbe’ne siyahlar
Yakışmamıştır, yâ Muhammed
Bugünkü kadar!

Hased gururla savaşta;
Gurur, Kafdağı’nda derebeyi…
Onu da yaralarlar kanadından,
Gelse bir şefkat meleği…
İyiliğin türbesine
Türbedâr oldu iyi.

Vicdanlar sakat
Çıkmadan yarına,
İyilikler getir, güzellikler getir
Âdem oğullarına!

Şu gördüğün duvarlar ki
Kimi Tâif’tir, kimi Hayber’dir…
Fethedemedik, yâ Muhammed,
Senelerdir.

Ne doğruluk, ne doğru;
Ne iyilik, ne iyi…
Bahçende en güzel dal,
Unuttu yemiş vermeyi…
Günahın kursağında
Haramların peteği!

Bayram yaptı yapanlar;
Semâve’yi boşaltıp
Sâve’yi dolduranlar…
Atını hendeklerden -bir atlayışta-
Aşırdı aşıranlar…
Ağlasın Yesrib,
Ağlasın Selman’lar!

Gözleri perdeleyen toprak,
Yüzlere serptiğin topraktı…
Yere dökülmeyecekti, ey Nebî,
Yabanların gözünde kalacaktı!

Konsun -yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

Ne oldu, ey bulut,
Gölgelediğin başlar?
Hatırında mı, ey yol,
Bir aziz yolcuyla
Aşarak dağlar, taşlar,
Kafile kafile, kervan kervan
Şimale giden yoldaşlar!

Uçsuz bucaksız çöllerde,
Yine, izler gelenlerin,
Yollar gideceklerindir.

Şu tekbir getiren mağara,
Örümceklerin değil;
Peygamberlerindir, meleklerindir…
Örümcek ne havada,
Ne suda, ne yerdeydi;
Hakkı göremeyen
Gözlerdeydi!

Şu kuytu cinlerin mi;
Perilerin yurdu mu?
Şu yuva -ki, bilinmez-
Kuşları Hüdhüd müdür, güvercin mi, kumru mu?
Kuşlarını, bir sabah,
Medine’ye uçurdu mu?

Ey Abvâ’da yatan ölü,
Bahçende açtı dünyanın
En güzel gülü;
Hâtıran, uyusun çöllerin
Ilık kumlarıyla örtülü!

Dinleyene, hâlâ,
Çöller ses verir;
“Yaleyl!” susar,
Uğultular gelir.
Mersiye okur Uhud,
Kaside söyler Bedir.
Sen de bir hac günü,
Başta Muhammed, yanında Ebû Bekir;
Gidenlerin yüz bin olup dönüşünü
Destan yap, ey şehir!

Ebû Bekir’de nûr, Osman’da nûrlar…
Kureyş uluları, karşılarında
Meydan okuyan bir Ömer bulurlar;
Ali’nin önünde kapılar açılır,
Ali’nin önünde eğilir surlar,
Bedir’de, Uhud’da, Hayber’de
Hakk’ın yiğitleri, şehîd olurlar…
Bir mutlu günde, ki ölüm tatlıydı,
Yerde kalmazdı ruh… kanatlıydı.

Konsun –yine- pervazlara güvercinler
“Hû hû”lara karışsın âminler.
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

Vicdanlar, sakat çıkmadan,
Yâ Muhammed, yarına;
İyiliklerle gel, güzelliklerle gel
Âdem oğullarına!

Yüreklerden taşsın
Yine, imanlar!
Itrî, bestelesin Tekbîr’ini;
Evliyâ, okusun Kur’ân’lar!
Ve Kur’ân-ı göz nûruyla çoğaltsın
Kayışzâde Osman’lar
Na’tını Galip yazsın,
Mevlid’ini Süleyman’lar!
Sütunları, kemerleri, kubbeleriyle
Geri gelsin Sinan’lar!
Çarpılsın, hakikat niyetine
Cenaze namazı kıldıranlar!

Gel, ey Muhammed, bahardır…
Dudaklar ardında saklı
Âminlerimiz vardır…
Hacdan döner gibi gel;
Mi’râc’dan iner gibi gel;
Bekliyoruz yıllardır!

Bulutlar kanat, rüzgâr kanat;
Hızır kanad, Cibril kanad;
Nisan kanad, bahar kanad;
Âyetlerini ezber bilen
Yapraklar kanad…
Açılsın göklerin kapıları,
Açılsın perdeler, kat kat!
Çöllere dökülsün yıldızlar;
Dizilsin yollarına
Yetimler, günahsızlar!
Çöl gecelerinden, yanık
Türküler yapan kızlar
Sancağını saçlarıyla dokusun;
Bilâl-i Habeşî sustuysa
Ezânlarını Dâvûd okusun!

Konsun –yine- pervazlara güvercinler,
“Hû hû”lara karışsın âminler…
Mübarek akşamdır;
Gelin ey Fâtihalar, Yâsinler!

Arif Nihat Asya

SOMALİ’DE KUR’AN KURSLARIMIZ AÇILDI

Kuyulu Camii, İhh aracılığıyla cemaati ve gönüllüleriyle beraber Somali’deki insanlık dramı karşısında duyarsız kalmama sözü vermişti. Ve sözünde durarak Somali’de canlı hayvan alımı,su kuyuları açtırma gibi faaliyetlerde bulunmuştu.

Hakca-Der olarak çektikleri tüm sıkıntılara rağmen Kur’an merkezli bir hayatı benimseyip din eğitimini herşeyin üstünde tutan Somali halkına mavi marmara şehitlerinin adlarıyla yaşayacak olan 18 tane Kur’an Kursu (Duksi) inşa ettirmiştir.

Bu faaliyetlerde yanımızda bulunan tüm gönül dostlarımızın Rabbimizin rızasına nail olmalarını temenni ediyoruz.