AFRİKADA’Kİ KUYULU CAMİİ SU KUYULARI

‘Hiç içtiğiniz suyu düşündünüz mü?’ (Vakıa;68)

Allah ‘içtiğiniz suyu düşünün’ derken, ‘su içemeyenleri de düşünün’ demek istiyor belki de. Uzak coğrafyalarda su içebilmek için kilometrelerce yol yürüyen, yürüdüğü yolun sonunda bulabildiği en temiz suyun mikroplu olduğu, bu yüzden hastalıklarla boğuşan çaresiz insanları düşünün.

Şiddetli kuraklık yaşayan Afrika ülkelerindeki bu insanlara yardım elini uzatan Hakca-Der; Somali, Çad ve Kenya’da toplam 21 tane su kuyusu açtırdı.

Su kuyusu açtırmak uzak coğrafyalardaki unutulmuş insanların yalnızca bedenlerinin su ihtiyacını gidermek değil, canlandırılan kardeşlik duygularıyla çöle dönmüş yüreklerine de bir nebze su serpmek demektir.

Bu projede maddi manevi bir damla emeği geçen herkese teşekkür ederiz. Allah razı olsun. ‘Kim gönlünden koparak bir hayır işlerse bilsin ki Allah iyiliğin karşılığını fazlasıyla verendir.’ (Bakara; 158)

KUYULU CAMİİ KIZ KUR’AN KURSU YEŞİLAY ZİYARETİ

KUYULU CAMİİ KIZ KUR’AN KURSU ÖĞRENCİLERİ VE KADIN KOLLARI  YEŞİLAY’IN DAVETLİSİ OLARAK YEŞİLAY’I SEPETÇİLER KASRI’NDAKİ YENİ MİSAFİR KABUL SALONUNDA ZİYARET ETTİ.KAHVALTI SONRASI YEŞİLAY BAŞKANI Sn. MUHARREM BALCI ÖĞRENCİLERE YEŞİLAY’IN ÇALIŞMA ALANLARI VE TARİHİ HAKKINDA KISA BİR KONUŞMA YAPTI.

Read more

HADİ GÜLELİM

 

KUR’AN KURSU FAALİYETLERİMİZ

KUYULU CAMİİ  KIZ  KUR’AN KURSU TARİHÇESİ

 Kursumuz ,  12.10.1995 yılında başkanlığımız tarafından açılmış olup hiç ara vermeden eğitim ve öğretimine devam etmektedir. Kurs binamız üç katlı olup ilk katında akıllı tahta eşliğinde derslerimizi işlediğimiz teknoloji sınıfı ve öğrencilerimizin hizmetine sunulmuş bilgisayar sınıfı ve bir kütüphane yer almaktadır. İkinci katta A ve B sınıfları olmak üzere temel eğitim programlarının ve ek öğretim programlarının uygulandığı iki sınıf yer almaktadır. Ayrıca ikinci katta bir idare odası, bir toplantı odası, bir etüt odası ve birde mutfak bulunmaktadır. Üçüncü kat ise teras kat olarak hizmet vermektedir. Derneğimizin açmış olduğu  hat, ebru,kaligrafi, ney ve  bilgisayar kurslarında öğrencilerimiz eğitime devam etmektedir. Konferans salonumuzda aylık seminerler ve Çarşamba günleri İlçe Vaizemiz Sayın Nimet Yılmaz ve değerli hocalarımızın katkılarıyla oluşan vaaz programları devam etmektedir. Kursumuzda kadrolu olarak iki Kur’an Kursu öğreticisi bulunmaktadır. Kursumuza ait  talebelerimizin spor faaliyetlerini sürdürdükleri ve stres attıkları bir lokalimiz mevcuttur.

ÖRNEK BİR ŞAHSİYET

HASAN EL-BENNA’NIN HAYATI

17 Ekim 1906’da Mısır’ın Mahmudiye kentinde doğan Hasan el-Benna dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. Babası hadis âlimi idi. Hadis konusunda bizzat kendisininde yazdığı eserler vardır. İşte böyle ilmi bir yuvada büyüyen Benna ilim, takva ve zühd atmosferinde çok güzel yetişmiştir. Daha küçük yaşlarda üstün bir zekâya sahip olduğu gözleniyordu. Gece namazlarına ve Pazartesi, Perşembe günleri oruçlarına devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerim’i yarısına kadar ezberleyen Benna 15 yaşlarında hıfzını tamamladı.

Yüzünün hatlarında devamlı bir elem ve hüzün görünüyordu. Kalbinde Müslümanların dertlerine çareler arama aşkı vardı. Onun bu hali zaman zaman bazı kötülükleri bizzat kendi eliyle değiştirmeye götürüyordu.

Nafile ibadetlere devam etmesiyle ruhu enginleşmiş ve nefsi daha da, paklaşmıştı. Ayrıca daha talebelik yıllarındaki İslâmi çalışmalarından dolayı da genel kültürü oldukça gelişmişti. Okuduğu medresede “kötülüklere karşı mücadele” adında bir teşkilat kurarak bazı önemli şahsiyetlere mektuplar gönderip, onlara nasihat etmeye ve onların dikkatlerini toplumdaki kötülüklere çekmeye başlamıştı.

Liseden mezun olduğunda Mısır’daki tüm talebeler arasındaki sıralamada beşinciydi. Üniversiteyi ise “Darul Ulûm”da okumuştu. Üniversiteyi bitirme imtihanlarını verirken on sekiz bin şiir beyti ve bir o kadarda nesir ezberlemişti. Darul Ulûm’u bitirdiğinde onun ayarında talebe yoktu. Çünkü birincilikle bitirmişti.

Üniversiteyi bitiren Hasan el-Benna İsmailiye’deki okullardan birine tayin edilmişti. O zaman İngilizlerin tüm güçleri İsmailiye’de toplanmıştı. Okullarda Avrupa usulü eğitim yapılıyordu. İsmailiye bu haliyle sanki Londra’nın muhitlerinden birini andırıyordu.

Halkın çoğu ise bir İngiliz şirketi olan “Suveys”te işçiydiler. Hasan el-Benna İngilizlerin Mısır halkını ezdiğini ve onu zelil ettiğini görüyordu. Mısır halkı sanki onların kölesiydi. Her türlü fesat almış yürümüş ve haramlar mübahlaştırılmıştı. Özellikle 1924’de Atatürk tarafından hilafet yıkıldıktan sonra bu durum daha da artmıştı. Diğer taraftan Benna batılıların İslam’ı ortadan kaldırmak için yaptığı çalışmaları gördükçe kalbi parçalanıyordu. İşte Benna o dönemleri anlatırken şöyle diyordu:

“Allah bilir nice geceleri ümmetin dertlerine çareler aramak için geçirdik. Ve ümmetin hallerini tahlil etmek, dertlerini ortadan kaldırmak için ne kadar düşündük. Bu hallerin tesirinden bazen ağlama durumuna gelirdik.”

Derken Hasan el-Benna kendilerinde hayır alametleri olan bazı kişilerle irtibata geçiyordu. Kendisiyle birlikte altı kişi bir araya gelerek İslâmi çalışmaların çekirdeğini oluşturmak için anlaştılar. Benna bu kurduğu teşkilatına yeni bir isim almaması için “Biz Müslüman Kardeşleriz” dedi ve cemiyetin adı “İhvan-ı Müslimin” oldu. Benna ilk davetine İsmailiye’de başlamıştı. Çalışmalarını bereketlendiren Allah Teâlâ onun elleriyle kahvelerde zamanlarını boşa geçiren insanlardan İslâm davası için mümtaz şahıslar yetiştirmişti. Bunlara örnek olarak İslam davasının ilk öncülerinden Şeyh Muhammed Fergali İngiliz komutanının karşısına dikilmiş şöyle diyordu: “Beni bu İsmailiye’den sadece bir kişinin emri çıkartabilir. O da Hasan el-Benna.

Hasan el-Benna, İsmailiye’deki çalışmaları genişleyince ve tüm gayretlerini İslam için tahsis edince İsmailiye’den Mısır’ın başkenti olan Kahire’ye taşındı. İhvan-ı Müslimin’in merkezini orada kurdu.

Bütün gayretlerini İslam’a davet ve onu tanıtma yolunda harcadı. Köyleri gezdi, şehirleri dolaştı. Gittiği her yere bir şube açıyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde İhvanın hareketi Mısır’ın gözünü ve kulağını doldurmuştu. Her tarafta ona katılmalar oluyor ve Mısır’ın evlatları onun kanatları altına giriyordu. Bunu gören hükümet İhvan’ın yayılmasından korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye başvuruyordu.

Hasan el-Benna’yı gizli istihbarattan birçok kişi takip etmeye başlamıştı. O nereye giderse onlar da peşinden ayrılmıyorlardı. Derken 1947 senesinde Hasan el-Benna bazı mücahitlerini Filistin’e gönderiyordu. Filistin dağları ve köyleri daha önce görmedikleri ender mücahitler görmeye başlamışlardı. Evet, Filistin yahudiye kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit olmuştu.

Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelişmelerden dolayı meseleyi İngilizlerle beraber düşünmeye başladı. Özellikle Kral Faruk’un Mısır ordusuna dağıttığı silahların bozuk olduğunun anlaşılmasından ve Arapların hıyanetlerinin açığa çıkmasından sonra Kral Faruk için mesele iyice tehlikeliydi.

Filistin’de cihad eden Ihvan-ı Müslimin mücahitlerinin Mısır’a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu. Dışarıda sadece Hasan el Benna kalmıştı. Kralın maksadı onu öldürtmekti. İşte bu esnada Mahmud Abdulmecid gizli istihbarattan beş kişiyi Benna’yı öldürmeleri için gönderdi ve Kahire’nin en büyük meydanında Müslüman Gençler Teşkilatının önünde 12 Şubat 1949 tarihinde Hasan el-Benna kurşunlandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Bu arada Benna’ya müdahale edilmemesi ve kan kaybından ölmesi sağlandı.

Böylece ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan Hasan el-Benna ruhunu tertemiz olarak Allah Teâlâ’ya teslim ediyordu. Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında Benna’yı götürüp defnetmişlerdi. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi Müslümanlar Benna’nın cesedini çıkarıpta gösteri yapmasınlar diye mezarının başında nöbet tutturuyordu.

Hasan el-Benna dünyayı terk etmiş, Kral Faruk’ta Hasan el-Benna korkusundan rahata kavuşmuştu. O öldüğünde çocuklarına ihtiyaçlarını giderecek bir şey bırakmamıştı. Hatta ev kirasını bile verecek durumları yoktu.

Faruk, Hasan el-Benna’dan kurtulmuştu ama geriye bir problem kalmıştı. O da İhvan-ı Müslimin’in Filistin’de hala cihada devam eden mücahid gruplarıydı. Bunlardan kurtulmak için Faruk, Mısır tanklarına ve askerlerine Filistin’e hareket emri verdi. Maksadı oradaki İhvan mensuplarını tutuklatmaktı. Ve tanklar kampların etrafındaki duvarları döverek mücahitleri ya teslim olmak ya da üzerlerine topların atılmasına razı olmak arasında seçim yapmaya zorladılar. Mücahitlerde etrafın cehenneme çevrilmesini istemediklerinden teslim oldular. Oradan hapishaneye taşınan mücahitler böylece duvarlar arkasına terk ediliyordu.

Gerçek şu ki, liderlikte büyüklüğün belli bir ölçüsü yoktur. Bazen olur ki büyüklük ilmi yönden olur. Bazen büyük bir fatih veya keşifçi, ya da bir ruhi terbiyeci yahut da bir siyasi lider büyük olabilir. Fakat kalıcılığı bakımından en büyük lider ümmeti yeniden inşa eden, yeni nesillerin yetişmesini sağlayan ve tarihin gidişatını değiştiren liderlerdir.

İşte Hasan el-Benna bu kalıcı liderlerden birisi, belki de yirminci yüzyılda İslâm tarihinde en göze çarpanlardandı. Onun bu büyüklüğü sadece âlim oluşundan veya iyi bir hatipliğinden ya da siyaset adamı olusundan değil, İslam davasını bina eden yeni bir nesil yetiştirmesinden ve özelde Mısır’ın genelde de İslam âleminin tarihini sarsmasındandır. Bu gün dahi onun şiddetli sarsmasından olaylar gidişatını değiştirmektedir.

Mısır’ın yeni tarihini yazmak isteyen herhangi bir tarihçi yahut Filistin meselesini yazmak isteyen birisinin Hasan el-Benna’yı yazmadan bu konuları yazamaması onun büyüklüğünü göstermeye kâfidir.

Tarihçilerin her ne kadar Hasan el Benna hakkında kendilerine özgü ayrı ayrı görüşleri olsa da, hepsi de olayların meydana gelişinde Hasan el-Benna’nın büyük tesirleri olduğunda ittifak etmektedirler.

Bu olaylar ki, yarım asırdan günümüze kadar hala tesirini devam ettirmektedir. İsterse günümüzdeki insanlar onun kıymetini bilmesinler ve isterlerse onun hayatında veya şehadetinden sonra da onu gereği gibi takdir etmemiş olsunlar. Bu durum bütün liderler için böyledir. İnsanların veya ileri gelenlerin onun kıymetini gereği gibi bilememeleri El-Benna’ya en ufak bir zarar veremez.

Gerçek şu ki, İslam önderleri tarihte hiç bir zaman insanlar bilsinler ve takdir edip methetsinler diye, çalışmamışlardır. Bilakis İslam onları öyle özel bir duruma getirmiştir ki, tarihte bizden başka milletler bu önderleri pek bilemezler. Çünkü İslam onları ruhi terbiye ve büyük bir iman üzere yetiştirir. Öyle ki o ruhaniyet özel bir anlayış kazandırmış, hayatın gerçek yönlerini ve varlığın sırlarını öğretmiştir.

İslâm onları öyle yetiştirmiştir ki en üstün fedakârlıkları yaparlar ve insanlığa karşı çok büyük bir muhabbet beslerler. İşte İslâm önderlerini kendi aralarındaki bazı mizaç farklılıklarıyla birlikte onların genel durumu budur.

Onlar Allah rızasından başka hiç bir şey de istemezler. Sadece Allah’ın hesabından korkar ve O’ndan sevap beklerler. Yalnız Allah’ın indinde itibarları olsun isterler. Hiç bir zaman kendileri için rahatlık ve huzuru talep etmezler, rahatlığı ancak Allah’a kavuşmakta ararlar. Onlarda şöhret veya methedilmeyi isteme yahut makam hırsı veya haset bulunmaz.

Onların dünya hayatı veya şehevi arzuları için herhangi bir iş yapmaları mümkün değildir. Onlar insanlardan karanlıkları kaldırmak için gönderilmiş bir nurdurlar. Gökyüzünde devamlı olarak parıldarlar. Onlar yeryüzündeki topraklara karışmayan ve en yüksek bina ile en küçüğüne dahi vuran bir güneş şubesi gibidirler.

Yeryüzündeki tüm ser güçler, sömürgeciler, krallar, partiler, Ezher Üniversitesi ve fesat ehli Hasan el-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karşı savaştı. Halk bizzat kendi menfaatinden cahil kaldı. Hepsi de Hasan el-Benna’nın yolunu engellemek ve davasından alıkoymak için çalışmalarına rağmen o, yüce dağlar gibi, rüzgara ve balyozlara aldırış etmeden yoluna devam etti.

O, yolunu tutmak için belki sağa sola sallanmıştır ama bütün tehditlere rağmen hiç bir zaman kasırgalardan etkilenerek davasından geriye adım atmamıştır. Dünya onun etrafında kararmış olsa da, o hiç bir zaman zafere olan kuvvetli imanından en ufak bir zayıflık göstermemiştir. Karşı kuvvetler ne kadar çok olsa da ve ne kadar üzerine çullanmalarda o, hiç bir zaman mücadelesinde yenilmemiştir.

Bütün bunlara rağmen, tıpkı arkadaşlarına olduğu gibi düşmanlarına bile gönlü açıktı. O, hiç bir zaman düşmanlarından birine karşı hasetlikten dolayı tiksinmemiştir. Çünkü büyük insanların kalbinde hasede yol yoktur. Fakat onun tiksinmesi ve kerih görmesi, düşmanın batıla sapmasından, fesadından ve iftiralarındandı.

Eğer düşmanı kötülük ve şer yolunda gitmeye devam ediyorsa ve halkın menfaatlerine zarar veriyorsa onlardan nefret eder tiksinirdi. Tıpkı hakka karşı inatlık eden basiretsizlik göstererek anlayışsızlık yapan ve ahlaki bakımdan davaya sıkıntı veren dostlarından nefret ettiği gibi.

Fakat Benna bütün bunlara rağmen Rasûlullah’ın Uhud günü yaralıyken ettiği su duayı devamlı olarak ediyordu: “Allah’ım sen benim kavmimi hidayete erdir. Çünkü onlar bilmiyorlar.”

Düşmanları devamlı olarak ona karşı hile ve tuzakları sürdürürken o da düşmanlarına karşı sürekli şefkat ve nasihate devam ediyordu. Benna’nın bu hali, ta onu her türlü kuvvetten, makamdan ve yardımcıdan yoksun bir halde tek başına karanlıkta vurarak öldürdükleri zamana kadar devam etti.

Evet, onu öldürdüler. Onlar kuvvetli Benna ise zayıftı. Onlar hükümran Benna ise bir kenara itilmişti. Onlar silahlı, Benna ise eli boştu. Evet, Benna’yı öldürdüler, şimdi onlar katil ve mücrim, Benna ise mutlu ve saadet içinde.

Daha sonra onlar halkın merhametinden kovulurken, Benna Allah’ın rahmetiyle bağışlanıyordu. Onlar şimdi batı ülkelerinde dağılmış vaziyette. Benna ise istirahatgahında. Allah O’na ve tüm mücahitlere bol bol rahmet etsin. ( Âmin.)

Fethi Yeken

VECİBELER Hasan el-Bennâ

1. Allah’ın kitabından bir cüzden az olmayan günlük bir virdin olsun. Kuran’ı bir aydan fazla ve üç günden az olmayacak bir sürede hatmetmeye çalış.

2. Kuran okumayı, onu dinlemeyi ve manalarını düşünmeyi güzelce yap.

3. Siyer kitaplarını ve selefi salihin tarihini vaktin elverdiği ölçüde oku. Bu hususta en azından Hummat-ul İslam kitabını oku. Peygamberimizin hadislerinden çok çok oku ve en az kırk hadis ezberle. Bunlar da Nevevi’nin kırk hadisi olsun. Akaid esasları ve fıkıh teferruatlarıyla ilgili bir risale oku.

4. Genel sağlık kontrolünden hemen geç. Herhangi bir hastalığın varsa ilacını al. Kuvvete ve bedeni korumaya sebep olan hususlara önem ver ve sağlığın bozulmasına sebep olan şeylerden kaçın.

5. Kahve, çay, vb… uyarıcı meşrubatı çok içmekten uzaklaş, zaruret olmadıkça bunları içme. Sigara içmekten kesinlikle sakın.

6. Her hususta temizliğe önem ver. Evinde, elbiselerinde, vücudunda, iş yerinde… Çünkü bu din, temizlik üzerine kurulmuştur.

7. Doğru sözlü ol. Asla yalan söyleme. Peygamberimiz şöyle der: Doğruluk iyiliğe götürür. Kişi doğru söylemeye devam eder. Allah katında sıddık olarak yazılıncaya kadar. Yalan da kötülüğe götürür. Kişi yalan söylemeye devam eder. Allah indinde yalancı olarak yazılıncaya kadar.

8. Ahdine, sözüne ve vadine vefa göster. Şart ne olursa olsun bunlara muhalefet etme.

9. Cesaret ve büyük bir dayanma gücüne sahip ol. Cesaretin en faziletli olanı da hakkı haykırmak, sır saklamak, hatasını itiraf etmek, insanların hakkını vermekte insaflı olmak ve hiddet anında nefsine hâkim olmaktır.

10. Devamlı vakarlı ol ve ciddiyeti tercih et. Vakar seni, doğru şakadan ve tebessümden de alıkoymasın.

11. Çok hayâlı ve ince şuurlu ol, iyilik ve kötülüklerden çok etkilen. Birincisine sevin ikincisine üzül. Zillet, yaltaklanma yağcılık derecesine varmadan mutevazi ol. Devamlı mertebenden azını iste ki ona ulaşasın.

12. Adaletli ve bütün durumlarda doğru hükümlü ol. Kızgınlık sana iyilikleri unutturmasın, Rıza gözünü kötülüklerden kapama. Düşmanlık seni iyilikleri unutmaya sevk etmesin. Nefsinin ya da insanlardan en yakının aleyhinde ve acı da olsa söyle.

13. Çok faal ol, umumu ait hizmetlerde yetişkin ol. Başkalarına bir iş sunabildiğin zaman mutluluk ve sevinç hisset. Hastalara başvur, muhtaçlara yardım et, zayıfları koru, felaketzedelerin güzel söz de olsa acılarına ortak ol… Devamlı hayır işlere koş…

14. Kalben merhametli, mert ve müsamahakâr ol. Affet, yumuşak ve halim ol… Hem insanlara, hem hayvanlara yumuşak davran, bütün insanlarla muamele ve gidişatın güzel olsun. İslam’ın içtimai adabını muhafaza et. Küçüklere merhametli büyüklere saygılı ol. Meclislerde başkasına yer ver. Tecessüs yapma, bağırıp çağırma. Giriş ve ayrılışta izin iste…

15. Okuma ve yazmanı sağlamlaştır. Müslüman kardeşlerin risale, gazete ve dergilerini çokça mütalaa et. Küçük de olsa kendine ait bir kütüphanen olsun… İhtisas sahibi isen branşın da derinleş. Genel meseleleri (İslami) öylesine değinmelisin ki onları tasavvur edebilecek ve islami düşünceye mutabık hüküm verebilecek imkânı sana versin…

16. Ne kadar zengin olursan ol, ekonomik bir işle uğraş. Sönük de olsa serbest bir meslek edin. İlmi mevhibelerin ne kadar olursa olsun bir işle uğraş.

17. Hükümet vazifelerine düşkün olma ve onları rızkın en dar kapısı olarak bil. Ama sana verildiği zaman reddetme. Davanın vecibeleri ile tamamen çatışmadığı müddetçe bu vazifelerden ayrılma.

18. Güzellik, sağlamlık, hilesizlik ve söze sadakat hususlarında vazifeni eksiksiz ifa etmeye çok düşkün ol…

19. Başkalarında olan hakkını iyilikle almaya çalış üzerinde olanı da eksiksiz iade et… Durumun müsait olunca borçlarını kesinlikle erteleme.

20. Gaye ne olursa olsun kumarın her türlüsünden uzaklaş. Ardında aciz bir kör olsa da haram kazançtan sakın…

21. Bütün muamelelerinde faizden kaçın ve kendini bu mikroptan temizle

22. İslam’ın iktisadi müesseselerini ve mamullerini teşvik etmek suretiyle İslam’ın genel servetine hizmette bulun. Durum ne olursa olsun, bir kuruşunun dahi müslüman olmayanların eline geçmemesine çalış.

23. Malının bir kısmı ile davaya katıl, üzerine farz olan zekâtını cemaate ver. Gelirin ne kadar az olursa olsun, ondan fakir ve yoksullara bir hak ayır…

24. Az da olsa malının bir kısmını beklenmedik hadiseler için ayır ve katiyen lüks eşyaya kapılma.

25. Hayatın bütün görüntülerinde elinden geldiği kadar İslami örf ve adetleri yaşatmaya, yabancı adetleri yok etmeye çalış. Mesela selamlaşma, dil, tarih, kılık, kıyafet, ev eşyası, üzülme, sevinme… Bütün bunlarda sünneti takip et.

26. Gayri İslami bütün mahkeme ve hükümlerden, İslami fikrinle çatışan kulüp, gazete, okul ve kuruluşlardan tamamen ilişkini kes.

27. Her zaman Allahın murakabesinde olduğunu unutma, Ahreti hatırla ve ona hazırlık yap, Allahın rızasına ulaştıran suluki merhalelerini azim ve himmetle kat et… Nafile ibadetlerle ona yaklaş. Geceleyin namaz kılmak, en azından ayda üç gün oruç tutmak, kalbi ve lisanı zikri çokça yapmak ve çeşitli hallerde varid olan dualarla meşgul olmak bu kabildendir.

28. Taharetini güzelce yap ve devamlı abdestli bulunmaya çalış.

29. Namazını güzelce kıl, onu vaktinde eda et ve cemaat üzerinde ısrarla dur.

30. Ramazan orucunu tut gücün yetiyorsa haccını eda et, yetmiyorsa ona hazırlan…

31. Devamlı kalbinde cihad etme niyetini ve şehit olma sevgisini taşı, gücün yettiğince bunlara hazırlan.

32. Durmadan tevbe istiğfar et. Küçük büyük tüm günahlardan sakın. Uykudan evvelki bir müddeti nefsini muhasebeye ayır. Zamanını değerlendir. Çünkü vakit hayattır. Boşa vakit geçirme. Şüpheli şeylerden kaçın ki harama düşmeyesin…

33. Nefsinle şiddetli bir şekilde mücadele et ki, onun yularını ele alasın; gözünü haramdan ayır. Duygularına hâkim ol. İçgüdülerine karşı mukavemetli ol. Onu daima helale ve güzele yönelt. Onunla haram arasında engel ol…

34. İçki, sarhoş edici ve gevşeklik verici maddelerden ve bu kabilden olan her şeyden tamamen sakın…

35. Kötü arkadaşlardan, bozguncu dostlardan ve fısk-u fücur yerlerinden uzaklaş.

36. Eğlence yerlerine yaklaşmak şöyle dursun, onlara karşı bir savaşa girişmelisin. Bütün konfor ve rehavet görüntülerinden uzaklaş.

37. Mensup bulunduğun ketibenin mensuplarını iyice tanı ve kendini tanıt. Sevgi, takdir, yardım ve tercih gibi kardeşlik haklarını mükemmel bir şekilde yerine getir ve onların toplantılarına katıl. Kahir bir özrün olmadıkça toplantılarından geri kalma Muamelelerinde devamlı onları kendine tercih et…

38. Özellikle emredildiğin zaman bağlantılı olduğun ve düşüncene yararı olmayan tüm kuruluşlardan ilişkini kes.

39. Her yerde davanı yaymaya çalış, Önderlik senin her hallerine vakıf olmalıdır. Önderliği direkt etkileyen bir işi danışmadan yapma…

40. Sürekli cemaatle ruhen ve amelen bağlantılı ol ve kendini daima kışlasında emir bekleyen bir asker gibi kabul et

Peygamber Efendimizin Kutlu Doğumu

Hz. Muhammed (sav)’in Doğumu

Hz. Peygamber Arap yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde yer alan Mekke şehrinde dünyaya geldi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi o sırada Araplar arasında belirli bir takvimin kullanılmamasıdır. Genel kabul gören kanaate göre Fil Vak‘ası’ndan 50-55 gün sonra Rebîülevvel ayında Pazartesi günü dünyaya gelmiştir. Farklı hesaplamalara göre Hz. Peygamber’in doğum tarihi 20 Nisan (9 Rebîülevvel) 571 veya 17 Haziran (12 Rebîülevvel) 569 Pazartesi şeklinde belirlenmektedir. Bu tarihlerden birincisi Mısırlı astronomi âlimi Muhmut Paşa el-Felekî’ye (ö. 1302/1885), ikincisi ise çağımızın meşhur İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’a (ö. 2002) aittir.

Hz. Muhammed (sav)’in babası, Kureyş’in Benî Hâşim kolundan Abdullah b. Abdülmuttalib, annesi ise Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf’ın kızı Âmine’dir. Hz. Peygamber onların evliliklerinden dünyaya gelen tek çocuklarıdır.

Hz. Peygamber’in babası Abdullah akranları arasında çok beğenilen yakışıklı bir gençti. Yüzünde diğer gençlerde bulunmayan bir güzellik ve parlaklık vardı. Bunun Hz. Peygamber’e ait “nübüvvet nûru” (peygamberlik nuru, Nûr-i Muhammedî) olduğu kabul edilir. Rivâyete göre Abdullah’ın babası (Hz. Peygamber’in dedesi) Abdülmuttalib Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bazı ileri gelenleri onu alaya alıp küçük düşürmek istemişlerdi. O sırada Hâris’ten başka oğlu olmayan Abdülmuttalib onlara karşı savunmasız bir durumda olduğundan on oğlu olursa birini kurban edeceğine dair adakta bulunmuştu. Bir süre sonra duâsı gerçekleşip on oğlu dünyaya geldiğinde gördüğü bir rüyada kendisine adağı hatırlatılmış, o da oğullarından hangisini kurban edeceğini belirlemek için kuraya başvurmuştu. Kura o sırada en küçük oğlu olan Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar vermiş, ancak buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmıştı. Adağını yerine getirebilmek için bir çözüm arayan Abdülmuttalib kendisine yapılan bir tavsiye doğrultusunda Abdullah ile o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve arasında kura çektirmiş, fakat kura yine Abdullah’a çıkmıştı. Abdülmuttalib deve sayısını onar onar artırarak kuraya devam etmiş, sayı yüze ulaşınca kuranın develere çıkması üzerine 100 deve kurban etmişti. Böylece çok sevdiği oğlu Abdullah’ı da kurtarmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem babası Abdullah’ın hem de büyük atası Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’in kurban edilmekten kurtulmuş olduğunu kastederek, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” demiştir.

Abdullah gençlik çağına ulaştığında kendisine gelen birçok evlilik teklifini kabul etmemiş, nihayet babasının teşebbüsüyle Vehb’in kızı Âmine ile evlenmiştir. Abdullah’ın bu sırada on sekiz yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Abdullah ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada babasının dayıları olan Adî b. Neccâr oğullarını ziyaret etmişti. Ancak bu sırada hastalanıp akrabalarının yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra vefat etmiş ve Medine’de defnedilmiştir. Abdülmuttalib Abdullah’ın hastalığını haber alınca büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e göndermiş, ancak Hâris şehre ulaşmadan kardeşi vefat etmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber yetim olarak dünyaya gelmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu oğlunun peygamberliğine yetişemeyen Abdullah’ın âhirette azap görmeyip kurtuluşa ereceği kanaatindedir.

Image

Hz. Peygamber’in annesi Âmine Kureyş kızları arasında iyi bir yere sahipti. Babası Vehb de Zühre oğullarının ileri gelenlerinden biriydi. Abdülmuttalib, oğlu Abdullah’ı yanına alarak Âmine’yi babasından veya diğer bir rivâyete göre amcası Vüheyb’den istemiş, olumlu cevap verilmesi üzerine evlilikleri gerçekleşmiştir. Zamanın âdetleri doğrultusunda evliliğin ilk üç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Bu evlilikten sonra Abdullah’ın alnındaki peygamberlik nûrunun Âmine’ye intikal ettiği kabul edilir. İslâm kaynaklarında Hz. Muhammed (sav)’in ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı olağanüstü olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Rivâyete göre Âmine Hz. Peygamber’e hamile olduğu sırada bir rüya görmüş, rüyada kendisine önemli bir kişiye hamile olduğuna işaret edilerek doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesi söylenmiştir. Âmine’nin doğum sancısı çekmediği de bu rivâyetler arasındadır. Yine meşhur rivâyete göre Hz. Peygamber sünnetli olarak doğmuştu. Ayrıca melekler tarafından yıkanmış ve sırtına peygamberlik mührü vurulmuştu. Dede Abdülmuttalib torununun dünyaya geldiği müjdesini alınca onun şerefine bir ziyafet vermiş, ziyafette ona Muhammed adını koymuş, Allah’ın ve insanların onu hayırla anması için bu ismi verdiğini söylemiştir.

Hz. Muhammed (sav)’in Hayatı (Siyer) / Dr. Casim Avcı

HAZNEDARLI ESNAFLARLA İFTAR BULUŞMASI

Kuyulu Camii Eğitim Kültür ve Sosyal Yardımlaşma Derneği olarak dernek yönetimi,üyeleri ve Haznedarlı esnafları derneğimizin teras bahçesinde  iftar yemeğinde ağarladık.

CAMİLER ARASI HER AYA BİR PROGRAM

Müftülüğümüzün düzenlemiş olduğu camiler arası her aya bir program projesinin ilki kuyulu camii’nde düzenlendi.Kuyulu Camii İmam -Hatibi Mehmet ŞENYİĞİT’in sunuculuğunu yaptığı programda Mevlana Camii İmam-Hatibi Ali KADIOĞLU “İslamda Aile” konulu bir konuşma yaptı.Program İlçe Müftümüz Osman AYDIN ve civar camilerin din görevlilerinin katılımıyla sohbet,ilahiler ve dualar eşliğinde icra edili. Program yemek ikramıyla sonlandırıldı.

ALLAH BENİ AFFEDER

Allah Beni Affeder Adamın biri Şuayb peygambere: – “Allah benim birçok günahımı ve hatamı gördüğü halde beni lütuf ve keremiyle cezalandırmıyor.” Allah-ü Teala Şuayb’a şöyle vahyetti: – “O kulum, ben bu kadar günah ettim de, Allah beni keremiyle cezalandırmıyor, diyor. Ona söyle ki: Ey doğru yolu bırakarak, yanlışa yönelmiş adam! Sen tersini söylüyorsun. Allah seni öylesine imtihan ediyor ve cezalandırıyor ki, senin günahtan kararmış simsiyah kalbin ve günahların etkisiyle zincirler içindeki bedenin bunu farkedemiyor. Fakat yine de Benden ümidini kesmesin. Bana sığınsın, Bana dönsün.” Şuayb aleyhisselam Allah’ın kendisine bildirdiği sözleri “Allah beni cezalandırmıyor” diyen kimseye söyleyince, o günahkar kimse de güzel tesir uyandı. Şuayb aleyhisselama sordu: – “Eğer beni cezalandırıyorsa hani belirtisi?” Şuayb peygamber: – “Ya Rabbi! O adam bu söze karşı savunmada bulunuyor ve Senin verdiğin cezayı bilmek istiyor. Cenab-ı Hak buyurdu: – “Ben settarım, örtücüyüm. Fakat işaret söyleyebilirim. Onu beğenmediğimin işareti: O itaat ettiğini sanıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor fakat namazdan, zekattan ve başka ibadetlerin hiç birinden zerre kadar zevk almıyor. Yüksek ibadetlerde ve amellerde bulunuyor, fakat zerre kadar mutluluk duymuyor. İtaatlerin mahsul vermesi için kalbde manevi bir zevk lazımdır.” Öğütler: * “Allah affeder” deyip günahta ısrar edenler en büyük yanlış içindedirler. * Demir paslandığı gibi kalbler de kararır. * Kul bir günah işlediğinde kalbde siyah bir leke oluşur. Tevbe ederse bu leke silinir. Günahına devam eder ve tevbe etmezse nihayet o siyah noktalar kalbi simsiyah eder. * İbadetin ruhu, özü, ibadetten zevk almaktır. Eğer alınmıyor ise Allah’ın beğenmediğini anlayıp hemen tevbe etmelidir.