KUYULU CAMİİ HAFTA SONU KUR’AN EĞİTİMİ SEMİNERLERİ BAŞLIYOR

HER AYIN SON HAFTA SONU (CUMARTESİ, PAZAR) CAMİMİZDE KUR’AN EĞİTİMİ KAYITLARIMIZ BAŞLADI.

DERS SAATLERİ: SABAH 10:00 AKŞAM 18:00 ‘DİR.

AYRICA PAZARTESİ VE PERŞEMBE GÜNLERİ YATSI NAMAZINA MÜTEAKİP CEMAATİMİZE HADİS, SİYER, TALİM&TECVİT, TEFSİR VE FIKIH( İLMİHAL ) DERSLERİ VERİLMEKTEDİR.

NOT: TÜM KAYITLAR KONTENJANLA SINIRLIDIR.

فقر الدم

دريا كوجوك …

المرض المنتشر فهو فقر الدم

إن مرض فقر الدم كثير المصادفة والمنتشرة في العالم لدى الأجناس لاسيما تصيب السيدات والأطفال بنسبة أكبر.ومن السهل أن معالجة هذا المرض بعدما حقق الطب تقدما علميا هائلا في مجال الصحة.غالبا فإن التغلب على مرض فقر الدم بشرط ألا يترك المريض المعالجة بشكل مستمر ومنتظم حتى يقل تدريجيا.وإلى جانب هذا ففقرالدم تظهر عند نقص كتلة خلايا الدم الحمراء الصحية في الدم. والحق أن معالجة هذا المرض إن لم تتم على صورة مستمرة لربما تتحول إلى مزمن وكذلك قد تفضي إلى عواقب وخيمة وإلى موت. والجدير بالذكر فإن هناك أسباب رئيسية لفقر الدم منها نزف الدم والمشاكل في تكوين كريات الدم الحمراء والدورة الشهرية عند النساء بالإضافة إلى الحمل والولادة. هذا و علامات فقر الدم فهي الشعور بالتعب والبرد والإرهاق أثناء الجهد والتسرع في دقات القلب. وبالرغم من أن تناول الأدوية في حينه فهناك المأكولات الواجب تناولها أيضا لفقر الدم : من الخضروات الورقية كالسبانخ والبقدونس والخس ومن الفواكه كالموز والمشمش والعنب والبرتقال علاوة على ذلك فإن الزبيب والعسل الأسود واللحم الأحمر والبيض والدجاج والجوز مفيدة لهذا المرض ومن المتوقع أن يستفيد المريض من هذه الأغذية استفادا كاملا من كل النواحي.

الإعداد: دريا كوجوك

KUYULU CAMİİ 2011-2012 EĞİTİM VE ÖĞRETİM SEZONU

KUYULU CAMİİ 2011-2012 EĞİTİM VE ÖĞRETİM SEZONUNU YEPYENİ KURSLARLA AÇTI…CAMİ GEÇEN YIL DEVAM EDEN KUR’AN, (ÇOCUKLAR İÇİN) OKUMA GRUBU,  HAT VE  BİLGİSAYAR KURSLARINA İLAVE OLARAK BU YIL TEZHİP, EBRU, NEY KURSLARINI EKLEDİ.KURSLAR HALKIN HER KESİMİNE AÇIK OLUP KAYITLAR DERNEK GÖREVLİLERİ TARAFINDAN YAPILMAKTADIR.

BİR SAHABİ

Hz. EBU BEKİR ES SIDDÎK (r.a)
Hz. Muhammed (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğe başlamasından sonra ilk iman eden hür erkeklerin; raşit halifelerin, aşere-i mübeşşerenin ilki. Câmiu’l Kur’an, es-Sıddîk, el-Atik lakaplarıyla bilinen büyük sahabi.

Kur’ân-ı Kerim’de hicret sırasında Rasûlullah’la beraber olmasından dolayı, “…mağarada bulunan iki kişiden biri…” (et-Tevbe, 9/40) şeklinde ondan bahsedilmektedir. Asıl adı Abdülkâbe olup, İslâm’dan sonra Rasûlullah (s.a.s.)’in ona Abdullah adını verdiği kaydedilir. Azaptan azad edilmiş mânâsına “atik”; dürüst, sadık, emin ve iffetli olduğundan dolayı da “sıddik” lâkabıyla anılmıştır. “Deve yavrusunun babası” manasına gelen Ebû Bekir adıyla meşhur olmuştur. Teym oğulları kabilesinden olan Ebû Bekir’in nesebi Mürre b. Kâ’b’da Rasûlullah’la birleşir. Anasının adı Ümmü’l-Hayr Selma, babasının ki Ebû Kuhafe Osman’dır. Künyesi Abdullah b. Osman b. Amir b. Amir… b. Murra …et-Teymî’dir. Bedir savaşına kadar müşrik kalan oğlu Abdurrahman dışında bütün ailesi müslüman olmuştur. Babası Ebû Kuhafe, Ebû Bekir’in halifeliğini ve ölümünü görmüştür. Hz. Ebû Bekir’in Rasûlullah (s.a.s.)’den bir veya üç yaş küçük olduğu zikredilmiştir. İslâm’dan önce de saygın, dürüst, kişilikli, putlara tapmayan ve evinde put bulundurmayan “hanif” bir tacir olan Ebû Bekir, ölümüne kadar Hz. Peygamber’den hiç ayrılmamıştır. Bütün servetini, kazancını İslâm için harcamış, kendisi sade bir şekilde yaşamıştır.

Hz. Ebû Bekir, Fil yılından iki sene birkaç ay sonra 571’de Mekke’de dünyaya gelmiş, güzel hasletlerle tanınmış ve iffetiyle şöhret bulmuştur. İçki içmek câhiliye döneminde çok yaygın bir âdet olduğu halde o hiç içmemiştir. O dönemde Mekke’nin ileri gelenlerinden olup Arapların nesep ve ahbâr ilimlerinde meşhur olmuştur. Kumaş ve elbise ticaretiyle meşgul olurdu; sermayesi kırk bin dirhemdi ki, bunun büyük bir kısmını İslâm için harcamıştır. Rasûlullah’a iman eden Ebû Bekir (r.a.) İslâm dâvetçiliğine başlamış, Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebî Vakkas ve Talha b. Ubeydullah gibi İslâm’ın yücelmesinde büyük emekleri olan ilk müslümanların bir çoğu İslâm’ı onun dâvetiyle kabul etmişlerdir.

Hz. Ebû Bekir hayatı boyunca Rasûlullah’ın yanından ayrılmamış, çocukluğundan itibaren aralarında büyük bir dostluk kurulmuştur. Rasûlullah birçok hususlarda onun görüşünü tercih ederdi. Umûmî ve husûsî olan önemli işlerde ashâbıyla müşavere eden Peygamber (s.a.s.) bazı hususlarda özellikle Ebû Bekir’e danışırdı. (İbn Haldun, Mukaddime, 206). Araplar ona “Peygamber’in veziri” derlerdi.

Teymoğulları kabilesi Mekke’de önemli bir yere sahipti. Ticaretle uğraşıyorlar, toplumsal temasları ve geniş kültürlülükleri ile tanınıyorlardı. Hz. Ebû Bekir’in babası Mekke eşrafındandı. Hz. Ebû Bekir, câhiliye döneminde de güzel ahlâkı ile tânınan, sevilen bir kişi idi. Mekke’de “eşnak” diye bilinen kan diyeti ve kefalet ödenmesi işlerinin yürütülmesiyle görevliydi. Muhammed (s.a.s.) ile büyük bir dostlukları vardı. Sık sık buluşur, Allah’ın birliği, Mekke müşriklerinin durumu ve ticaret gibi konularda müşâvere ederlerdi. İkisi de câhiliye kültürüne karşıydılar, şiir yazmaz ve şiiri sevmezlerdi, daha ziyade tefekkür ederlerdi.

İslâm’ı Benimsemesi

Hz. Ebû Bekir, Hira dağından dönen Hz. Muhammed ile karşılaştığında, Rasûlullah (s.a.s.) ona, “Allah’ın elçisi” olduğunu söyleyip “Yaratan Rabbinin adıyla oku” (el-Alâk, 96/1) diye başlayan âyetleri bildirdiği zaman hemen ona: “Allah’ın birliğine ve senin O’nun rasûlü olduğuna iman ettim” demiştir. Hz. Hatice’den sonra Rasûlullah’a ilk iman eden odur. Hz. Peygamber (s.a.s.) İslâm’ı tebliğinin ilk zamanlarında kiminle konuştuysa en azından bir tereddüt görmüş, ancak Ebû Bekir şeksiz ve tereddütsüz bir şekilde kabul etmiştir. Hatta Hz. Peygamber (s.a.s.), “Bütün insanların imanı bir kefeye, Ebû Bekir’in ki bir kefeye konsa, onun imanı ağır basardı ” diye lâtif bir benzetme de yapmıştır. Mü’min Ebû Bekir, hayatının sonuna kadar tüm varlığını İslâm’a adamış, bütün hayırlı işlerde en başta gelmiştir.

Ebû Bekir Mekke döneminde güçlü kabilelere mensup kişileri İslâm’a kazandırmaya çalıştı, öte yandan müşriklerin işkencelerine maruz kalan güçsüzleri, köleleri korudu; servetini eziyet edilen köleleri satın alıp azad etmekte kullandı. Bilâl, Habbab, Lübeyne, Ebû Fukayhe, Amir, Zinnire, Nahdiye, Ümmü Ubeys bunlardandır. Kendisi de Mescid-i Haram’da müşriklerin saldırısına uğramıştı. Ebû Bekir, iman ettikten sonra İslâm’ı tebliğe gizli gizli devam ediyordu. Annesi, karısı Ümmü Ruman ve kızı Esma da iman etmiş, fakat oğulları Abdullah, Abdurrahman ve babası Ebû Kuhafe henüz iman etmemişlerdi. Osman b. Affan, Sa’d b. Ebî Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Zübeyr b. Avvâm, Talha b. Ubeydullah gibi ilk müslümanları İslâm’a dâvet eden odur. Müşriklerin eziyetleri çoğalıp müslümanlara yapılan baskılar arttıktan sonra Hz. Peygamber Hz. Ebû Bekir’e de Habeşistan’a göç etmesini söylemiş ve Ebû Bekir yola çıkmış; ancak Berkü’l-Gımâd’da Mekke’nin ileri gelen kabilelerinden İbn Dugunne ile karşılaştığında İbn Dugunne onu himayesine aldığını ve Mekke’ye dönmesi gerektiğini belirterek, ikisi birlikte Mekke’ye dönmüşlerdir. Ancak şartlı olarak Ebû Bekir’i himayesine alan İbn Dugunne, Ebû Bekir’in açıktan açığa ibadet etmesi ve inancını yaymaya devam etmesi sebebiyle şartları yerine getirmediğini iddia ederek ona ibadetini gizli yapmasını söylediğinde Ebû Bekir, onun himayesine ihtiyacı olmadığını, zaten kendisine söz de vermediğini ifade etmişti: “Senin himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi yeter.” Böylece onüç yıl Mekke’de Rasûlullah’ın yanında kalan Hz. Ebû Bekir, Hz. Aişe’nin rivâyetine göre, Rasûlullah hicret emrini alıp Ebû Bekir’e gelerek ona beraberce hicret edeceklerini söyleyince Ebû Bekir sevinçten ağlamaya başlamıştı (İbn Hişâm, es-Sire, II, 485).

Hz. Peygamber’in bir gecede Mekke’den Kudüs’e oradan Sidretü’l Münteha’ya gittiği İsra ve Mirâc * hâdisesini duyan müşrikler bunu Hz. Ebû Bekir’e yetiştirdikleri zaman; “O dediyse doğrudur.” demiştir. Bu sözünden sonra Ebu Bekir’e; ihlâslı, asla yalan söylemeyen, özü doğru, itikadında şüphe olmayan anlamında, “Sıddık” lâkabı verildi. Kur’an tâbiriyle, “O, ne iyi arkadaştı ” (en-Nisâ, 4/69) denilebilir.

İşte o “Sıddîk” ile o “Emîn”, o iki arkadaş beraberce Sevr dağındaki mağaraya hareket ederek hicret etmişlerdir.

Hicreti

Sevr mağarasına ilk giren Hz. Ebû Bekir, (r.a.) mağarada keşif yaptıktan sonra Rasûlullah içeri girmiştir. Ebû Bekir’in kızı Esma yolda yemeleri için azıklarını hazırlamıştı. Onlar Mekke’den ayrılınca müşrikler her tarafa adamlarını yollayarak aramaya başladılar. Kureyş kabilesinin müşrikleri Ebû Cehil başkanlığında Esma’nın evini aradılar, hakaret edip dayak attılar.

Hz. Ebû Bekir (r.a.) hicret yolculuğuna çıkarken yanına bütün parasını almıştı. Buna rağmen kızı Esma onun nerede olduğunu, nereye gittiğini kâfirlere söylememiştir. İz süren Mekkeli müşrikler Sevr mağarasına kadar geldiler. Rasûlullah bu sırada Kur’ân’da anlatıldığı biçimde şöyle diyordu: “Üzülme, Allah bizimledir” (et-Tevbe, 104/40). Nitekim Allah ona güven vermiş, göremedikleri askerleriyle onu desteklemiştir; Allah güçlüdür, hakimdir. Kâfirler tüm aramalara rağmen onları bulamadılar. Mağarada üç gün kaldıktan sonra Medine’ye yönelen Rasûlullah ile Ebû Bekir Kuba’ya vardılar.

Ebû Bekir mağarada kaldıkları günü şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.s.) ile beraber bir mağarada bulundum. Bir ara başımı kaldırıp baktım. O anda Kureyş casuslarının ayaklarını gördüm. Bunun üzerine, ‘Ya Rasûlullah, bunlardan birkaçı gözünü aşağı eğse de baksa muhakkak bizi görür’ dedim. O, ‘Sus ya Ebû Bekir. İki yoldaş ki, Allah onların üçüncüsü ola, endişe edilir mi?’ buyurdu.

Kuba’da üç gün kalan Rasûlullah ile Hz. Ebû Bekir nihayet Medine’ye vardılar. Medine’de Hz. Ebû Bekir humma hastalığına tutuldu. Hastalık ilerleyip yatağa düştüğünde Rasûlullah, “Allah’ım Mekke’yi bize sevgili kıldığın gibi Medine’yi de bize sevgili kıl, hummayı bizden uzaklaştır’ diye dua ettiği zaman Hz. Ebû Bekir ve hasta olan diğer sahâbîler iyileştiler. Bu aradâ Hz. Âişe ile Hz. Muhammed (s.â.s.)’in düğünleri yapıldı. Mescidi Nebî inşâ edildi. Masrafların bir kısmını Hz. Ebû Bekir karşıladı. Medine’de kardeşlik tesis edildiğinde Ebû Bekir’in kardeşliği Harise b. Zeyd oldu.

Hz. Ebû Bekir Medine’de Mescidi Nebî’nin inşasına katıldı. Rasûlullah İslâm’ı yaymak ve düşmanlar hakkında bilgi toplamak için seriyye denilen keşif kollarını Medine dışına gönderiyor, bunlara bazen Hz. Ebû Bekir de katılıyordu. Rasûlullah ile birlikte bizzat çarpıştığı savaşlarda (Bedir’de, Uhud’da, Hendek’te) Ebû Bekir de yer aldı. O, Müreysi, Kurayza, Hayber, Mekke, Huneyn, Taif gazvelerinde de bulundu. Rasûlullah’ın bizzat idare ettiği harplere gazve denir. Ebû Bekir, bu sözü geçen büyük savaşlardan başka, otuzdan fazla gazveye katılmıştır. Çarpışma olmaksızın Veddan, Buvat, Bedr-i Ûlâ, Uşeyre gazveleriyle de düşmanlar itaat altına alınmıştır. Bütün bu gazvelerde Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın en yakınında yer almış olup onun “veziri” gibi idi. Bedir’de, oğlu Abdurrahman müşrikler safında yer aldığında Ebû Bekir oğluyla çarpışmıştır. Sadece o değil, Bedir’de birçok sahâbî, oğlu, kardeşi, babası, dayısı ile çarpışmıştı. Bedir savaşı, müslümanların İslâm’ı herşeyden üstün tuttuklarını, Allah için en yakınları olan müşrikleri kan bağı veya kabile taassubu içinde kalmadan, başka insanlardan ayırdetmeden öldürdüklerini göstermektedir. Rasûlullah’ın bir amcası Hamza, İslâm ordusu safındayken öteki amcası Abbas, düşman safındaydı. Yeğeni Ubeyde kendi yanındayken, öteki yeğenleri Ebû Süfyan ve Nevfel müşriklerle beraberdi. Hattâ kızı Zeyneb’in eşi Ebû’l-As da Rasûlullah’a karşı müşriklerle birlikte savaşıyordu.

Hicretin 9. yılında Medine’de büyük bir kıtlık oldu. Bu arada Bizans İmparatoru, Şam’da Hicaz bölgesini istilâ etmek üzere büyük bir ordu hazırladı. Rasûlullah, bu orduya karşı İslâm ordusunu hazırlarken, kıtlık sebebiyle zorluklarla karşılaştı. Ebû Bekir malının hepsini bu ordunun hazırlanmasında kullandı. Onuncu yılda “Vedâ Haccı”nda bulunan Allah’ın Rasûlü, onbirinci yılda hastalandı.

Hilâfeti

Hicrî onbirinci yılda hastalanan Rasûlullah (s.a.s.) 13 Rebiyülevvel Pazartesi günü (8 Haziran 632) vefât etti. Onun vefâtını duyan müslümanlar büyük bir üzüntüye kapıldılar ve ilk anda ne yapmaları gerektiğine karar veremediler. Ama o da bir ölümlüydü. Hz. Ömer, onun Hz. Musa gibi Rabbi ile buluşmaya gittiğini, O’nun için “öldü” diyen olursa ellerini keseceğini söylüyordu. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın iyi olduğu bir sırada ondan izin alarak kızının yanına gitmişti. Vefât haberini duyar duymaz hemen geldi, Rasûlullah’ı alnından öptü ve “Babam ve anam sana fedâ olsun ya Rasûlullah. Ölümünde de yaşamındaki kadar güzelsin. Senin ölümünle peygamberlik son bulmuştur. Şânın ve şerefin o kadar büyük ki, üzerinde ağlamaktan münezzehsin. Yâ Muhammed, Rabbinin katında bizi unutma; hatırında olalım …” dedi. Sonra dışarı çıkıp Ömer’i susturdu ve; “Ey insanlar, Allah birdir, O’ndan başka ilâh yoktur, Muhammed O’nun kulu ve elçisidir. Allah apaçık hakikattir. Muhammed’e kulluk eden varsa, bilsin ki o ölmüştür. Allah’a kulluk edenlere gelince, şüphesiz Allah diri, bâkî ve ebedîdir. Size Allah’ın şu buyruğunu hatırlatırım: “Muhammed sadece bir elçidir. Ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir. Simdi o ölür veya öldürülürse siz ökçelerinizin üzerinde geriye mi döneceksiniz? Kim ökçesi üzerinde geriye dönerse Allah’a hiçbir ziyan veremez. Allah şükredenleri mükâfatlandıracaktır” (Âl-u İmrân, 3/144). Allah’ın kitabı ve Rasûlullah’ın sünnetine sarılan doğruyu bulur, o ikisinin arasını ayıran sapıtır. Şeytan, peygamberimizin ölümü ile sizi aldatmasın, dininizden saptırmasın. Şeytanın size ulaşmasına fırsat vermeyiniz” (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 335; Taberî, Târih, III, 197,198).

Hz. Ebû Bekir bu konuşmasıyla orada bulunanları teskin ettikten sonra Rasûlullah’ın teçhiziyle uğraşırken, Ensâr, Benû Sâide sakifesinde toplanarak Hazrec’in reisi olan Sa’d b Uhâde’yi Rasûlullah’tan sonra halife tayini için bir araya gelmişlerdir. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Ebû Ubeyde ve Muhacirlerden bir grup hemen Benû Saîde’ye gittiler. Orada Ensâr ile konuşulduktan ve hilâfet hakkında çeşitli müzakereler yapıldıktan sonra Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Ebû Ubeyde’nin ortasında durdu ve her ikisinin ellerinden tutarak ikisinden birine bey’at edilmesini istedi. O, kendisini halife olarak öne sürmedi. Hz. Ebû Bekir’in konuşmasından sonra Hz. Ömer atılarak hemen Ebû Bekir’e bey’at etti ve, “Ey Ebû Bekir, müslümanlara sen Rasûlullah’ın emriyle namaz kıldırdın. Sen onun halifesisin ve biz sana bey’at ediyoruz. Rasûlullah’a hepimizden daha sevgili olan sana bey’at ediyoruz” dedi. Hz. Ömer’in bu âni davranışı ile orada bulunanların hepsi Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bu özel bey’attan sonra ertesi gün Mescid-i Nebî’de Hz. Ebû Bekir bütün halka hutbe okudu ve resmen ona bey’at edildi. Rasûlullah’ın defni salı günü gerçekleşirken, onun nereye defnedileceği hakkında da bir ihtilâf meydana geldiğinde Hz. Ebû Bekir yine firasetini ortaya koydu ve “Her peygamber öldüğü yere defnedilir” hadisini ashaba hatırlatarak bu ihtilâfı giderdi. Rasûlullah’ın cenaze namazı imamsız olarak gruplar halinde kılındı. Bütün bunlar olurken, Hz. Ali’nin Hz. Fatıma’nın evinde Haşimoğulları ve yandaşları ile toplandığı ve bey’ata ilk zamanlar katılmadığı nakledilir. Hz. Ali rivâyetlere göre, el-Bey’atü’l-Kübrâ’ya bey’at edildiği haberini alır almaz, elbisesini yarım yamalak giydiği halde evden fırlamış ve gidip Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmiştir (Taberî, Târih, III, 207). Onun aylarca Hz. Ebû Bekir’e bey’at etmediği haberleri gerçeğe uygun olmasa gerektir. Çünkü onun Ebû Bekir’in üstünlüğünü bildiği, onun hakkında yaptığı konuşmalar ve tarihin akışı, diğer rivâyetlere aykırıdır.

Râsulullah’ın en yakın ashâbı arasında -hattâ Ebû Bekir ile Ömer arasında- zaman zaman ihtilâflar, görüş ayrılıkları meydana gelmişse de ilk iki halife zamanında da görüldüğü gibi dâima birliktelik devam ettirilmiştir. Anlaşmazlık gibi görünen hâdiselerin birçoğunda huy ve karakter farklılığı rol oynuyordu. Meselâ Ebû Bekir yumuşak ve sâkin davranırken, Ömer sertlik yanlısıydı. Ama her zaman birlikte hareket ettiler. Ebû Bekir’in yönetiminde, Hz. Ali ve Zübeyr b. Avvam Ridde savaşlarında kararların içinde, namazlarda Ebû Bekir’in arkasında yer almışlardır (İbn Kesir, el-Bidâye ve’n Nihâye, V, 249). Hz. Ali, Rasûlullah’ın bir vasiyeti olsaydı ölünceye kadar onu yerine getireceğini söylemiş (Taberî, a.g.e., IV, 236) ancak, İbn Abbas’ın Rasûlullah hastalandığı zaman ona gidip hilâfet işini sormak istemesini geri çevirmiştir. Yani Hz. Ebû Bekir’in halifeliğine karşı kimseden bir çıkış olmamıştır. Zaten tabii, fıtrî, akli ve maslahata uygun olan da onun halifeliğidir. Hz. Peygamber ölmeden önce yazılı bir ahidname bırakmamış, ancak Hz. Ebû Bekir’in faziletine dair Mescid’de konuşmuş, hasta yatağındayken onu ısrarla çağırtmış ve yerine İmam tâyin etmiştir.

Hz. Ebû Bekir, kendisine Rasûlullah’ın mirasından pay almak için gelen Hz. Fâtıma’ya, “Rasûlullah’ın yaptığı hiçbir şeyi yapmaktan geri durmam” diyerek, Fâtıma’nın peygamberin kızı olmasını dinin üstün tutulmasından daha önemsiz görmüş ve Rasûlullah’ın yanındayken ondan ne duymuş, ne görmüşse onu tatbik etmiştir (Taberî, III, 220). Sonraları Hz. Ali’nin hilâfeti zamanında Fâtıma’ya -ki, Ebû Bekir’e gidip miras isterken onu savunmuştu- mirastan hiçbir şey vermemesi de ashâbın Rasûlullah’ın sünnetine nasıl itaat ettiklerinin delilidir (İbn Teymiye, Minhâc’üs-Sünne, III, 230). Hz. Ebû Bekir “Rasûlullah’ın Halifesi” seçildikten sonra Mescid’de yaptığı konuşmada, “Sizin en hayırlınız değilim, ama başınıza geçtim; görevimi hakkıyle yaparsam bana yardım ediniz, yanılırsam doğru yolu gösteriniz; ben Allah ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe siz de bana itaat ediniz, ben isyan edersem itaatiniz gerekmez…” demiştir (İbn Hişâm, es-Sire, IV, 340-341; Taberî, Târih, III, 203).

Mürtedlerle Mücadele, Irak ve Suriye Fütühatı

Hz. Ebû Bekir Rasûlullah’ın halifesi olduktan sonra, onun vefâtıyla Arabistan’da Mekke ve Medine dışındaki bölgelerde görülen dinden dönme hareketlerine, yalancı peygamberlere, “namaz kılarız, ama zekât vermeyiz” diyenlere karşı savaş açtı. Esvedu’l-Ansı, Müseylemetü’l-Kezzâb, Secah, Tuleyha gibi yalancı peygamberlerle yapılan savaşlarla bu zararlı unsurlar yok edilmiş, isyan bastırılmış, zekât yeniden toplanmaya ve Beytü’l-Mal’e konulup dağıtılmaya başlanmıştır. Rasûlullah’ın hazırladığı, ancak vefâtı sebebiyle bekleyen Üsâme ordusunu Ürdün’e yollayan Ebû Bekir, Bahreyn, Umman, Yemen, Mühre isyanlarını bastırmıştır. İçte isyancılarla mücâdele edilirken, dışta da iki büyük imparatorluğun, İran ve Bizans’ın ordularıyla karşılaşılmıştır. Hîre, Ecnâdin ve Enbâr, savaşlarla İslâm diyarına katılmış, Irak fethedilmiş, Suriye’nin de önemli kentleri ele geçirilmiştir. Yermük savaşı devam ederken Hz. Ebû Bekir vefât etmiştir. Onun ordusuna verdiği öğütlerde şu ibareler vardır: “Kadın, çocuk ve yaşlılara dokunmayın, yemiş veren ağaçları kesmeyin, ma’mur bir yeri tahrip etmeyin, haddi aşmayın, korkmayın.” Gerçekten İslâm ordusu fethettiği yerlerde kimseye zulmetmemiş, adaletiyle düşmanların takdirini kazanmış, müslüman olmayıp da cizye vererek İslâm’ın himayesine giren milletler huzur ve emniyet içinde yaşamışlardır.

Kur’ân-ı Kerîm’in Toplanması, “Mushaf”ın Meydana gelmesi

Hz. Ebû Bekir, Ridde harplerinde, vahiy kâtiplerinin ve kurrâ’nın birçoğunun şehid olması üzerine, Hz. Ömer’in Kur’ân’ın toplanması fikrine önce sıcak bakmamışsa da sonra ona hak vererek, Kur’ân âyetlerinin toplanmasını sağlamıştır. Rasûlullah zamanında peyderpey inen vahiy, kâtiplerce ceylan derilerine, beyaz taşlara, enli hurma dallarına yazıldığı gibi, ashâbın çoğu da Kur’ân hâfızı idi. Ancak, yazılı olan âyetler dağınıktı, kurrâ da azalınca Kur’ân’ın muhafazası hususunda endişe edildi. Ebû Bekir, Zeyd b. Sâbit’in başkanlığında bir heyet teşkil ederek, herkesin elindeki âyetleri getirmesini emretti. Ayrıca şâhitlerle âyetler doğrulanıyor, kurrâ’ ile te’kid ediliyordu. Böylece bütün âyetler toplandı ve “Mushaf” meydana getirildi. Bu Mushaf Ebû Bekir’den Ömer’e, ondan da kızı Hafsa’ya geçti ve Hz. Osman zamanında çoğaltılarak Dârü’l-İslam’ın bütün vilâyetlerine dağıtıldı.

Vefâtı

Hilâfeti iki sene üç ay gibi çok kısa bir müddet sürmesine rağmen Hz. Ebû Bekir zamanında İslâm devleti büyük bir gelişme göstermiştir. Hz. Ebû Bekir Hicrî 13. yılda Cemâziyelâhir ayının başında hicretten sonra Medine’de yakalandığı hastalığının ortaya çıkması üzerine yatağa düşünce yerine Ömer’in namaz kıldırmasını istedi. Ashâbla istişâre ederek Hz. Ömer’i halifeliğe uygun gördüğünü söyledi. Hz. Ömer’in sert ve kaba oluşu gibi bazı itirazlara cevap verdi ve hilâfet ahitnamesini Hz. Osman’a yazdırdı. Ebû Bekir (r.a.) de, çok sevdiği Rasûlullah gibi altmışüç yaşında vefât etti. Vasiyeti gereği Rasûlullah’ın yanına -omuz hizasında olarak- defnedildi. Böylece bu iki büyük insanın, iki büyük dostun, kabirlerinde de birliktelikleri devam etti.

Kişiliği ve Yönetimi

Tâcir olarak geniş bir kültüre sahip olan Hz. Ebû Bekir, dürüstlüğü ve takvâsı ile ashâb içinde ilk sırada yeralır. Karakteri; yumuşak huyluluk, çok düşünüp çok az konuşmak, tevâzu ile belirgindi. Hz. Âişe’nin rivâyetine göre, “gözü yaşlı, gönlü hüzünlü, sesi zayıf” biri idi. Câhiliye döneminde müşrikler ona güvenir, diyet ve borç-alacak işlerinde onu hakem tanırlardı. Rasûlullah’ın en sadık dostu olan Ebû Bekir’in Mirâc olayında sergilediği sonsuz bağlılık örneği ona “es-Sıddık” lâkabını kazandırmıştır. O bu olayda “O ne söylüyorsa doğrudur” demiştir. Cömertlikte ondan üstünü de yoktur. Bütün malını mülkünü İslâm için harcamış, vefât ederken vasiyetinde, halifeliği müddetince aldığı maaşların, topraklarının satılarak iâde edilmesini istemiş ve geride bir deve, bir köleden başka birşey bırakmamıştır. Dört eşinden altı çocuğu olan Ebû Bekir, kızı Âişe’yi Rasûlullah ile hicretten sonra evlendirmiştir (Tabakat-ı İbn Sa’d, VI, 130 vd.; İbnu’l-Esir, II, 115 vd).

Hicret sırasında mağarada iken ayağını bir yılan soktuğunda ve ayağı acıdığında o sırada dizine yatıp uyumuş olan Peygamber’i uyandırmamak için sesini çıkarmaması, ağlarken Hz. Peygamber uyanıp ne olduğunu sorduğunda, “Anam-babam sana fedâ olsun ya Rasûlullah” demesi olayı Ebû Bekir’in Rasûlullah’a olan bağlılığının örneklerinden sadece biridir. Hz. Ebû Bekir’in beyaz yüzlü, zayıf, doğan burunlu, sakallarını kına ve çivit otuyla boyayan sakin bir adam olduğu rivâyet edilir (İbnü’l Esir, el-Kâmil fi’t-Târih, II, 419-420). Rasûlullah’tan sonra bu ümmetin en hayırlısı Ebû Bekir’dir. O, Hz. Peygamber’in veziri, fetvâlarda en yakını idi. Rasûlullah’ın, “İnsanlardan dost edinseydim, Ebû Bekir’i edinirdim” (Buhâri, Salât, 80: Müslim, Mesâcid, 38: İbn Mâce, Mukaddime, II) ve “Herkeste iyiliklerimin karşılığı vardır, Ebû Bekir hariç” demesi ve son hutbesinde, “Allah, kullarından birini dünya ile kendi katında olan şeyleri tercih hususunda serbest bıraktı; kul, Allah katında olanı tercih etti” diye Ebû Bekir’i övmesi ve mescide açılan tüm kapıları kapattırıp yalnız Hz. Ebû Bekir’in kapısını açık bırakması ona verdiği değeri göstermektedir.

Hz. Ebû Bekir’in nasslara aykırı hiçbir görüşü bize ulaşmamıştır, çünkü böyle bir reyi yoktur. Ebû Bekir nâsih sünneti çok iyi biliyor, Rasûlullah’ı herkesten çok tanıyordu. Bu yüzden hilâfetinde kendisine karşı içte muhâlif bir hareket olmamış ve fitneler görülmemiştir (Buhâri, Fedâilü’l-Ashâbı’n-Nebî, 3 ). İhtilâf veya ihtilâflarda çözümsüzlük, bid’atler onun devrinde yaşanmamıştır. “Üzülme, Allah bizimle beraberdir” buyuran Rasûlullah’ın haberi sanki lâfızda ve mânâda Hz. Ebû Bekir’de zâhir olmuştur (İbn Teymiye, Külliyat Tercümesi, İstanbul 1988, IV, 329).

Kaynaklarda onun, “Ben ancak Rasûlullah’a tâbiyim, birtakım esaslar koyucu değilim” diye kararlarında çok titiz davrandığı zikredilir (Taberî, IV, 1845; İbn Sa’d, III, 183). Bir meseleyi hallederken önce Kur’ân’a bakar, bulamazsa Sünnet’te araştırır, orda da bulamazsa ashâbla istişâre eder ve ictihad ederdi. Ganimetin bölüşümü meselesinde Muhâcir-Ensâr eşitliği’nin ihtilâfa yol açmasında Ömer’in Muhâcirlere daha çok pay verilmesini savunmasına rağmen ganimeti eşit olarak bölüştürmüştür. O sebeple hilâfetinde huzursuzluk çıkmadı. Rasûlullah ve kendisi, bir mecliste bir anda verilen üç talâkı bir talâk saymışlar, bu daha sonra-birçok “maslahat gereği” diye yapılan değişiklik gibi- üç talâk sayılmıştır. Yani Ebû Bekir, Rasûlullah’ın tüm uygulamalarını aynen tatbik etmek istemiş; bazen -kalpleri İslâm’a ısındırmak istenenlere toprak vermesi gibi- maslahat gereği veya zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesini söyleyen ashâbına uymuştur. Müslümanlar henüz otuzsekiz kişiyken Mekke’de Mescid-i Haram’da İslâm’ı tebliğ eden ve müşriklerce dövülen Ebû Bekir’e hilâfetinde “Halifet-u Rasûlillah” denilmiş, sonraki halifelere ise “Emîrü’l-Mü’minîn” denilmiştir. Mâlî işlerini Ebû Ubeyde, kadılık ve kazâ işlerini Hz. Ömer, kâtipliğini Zeyd b. Sâbit ve Hz. Ali, başkumandanlığını Üsâme ve Halid b. Velid yapmıştır. Medine Dârü’l-İslâm’ın başkenti olmuş, Mekke, Taif, San’a, Hadramevt, Havlan, Zebid, Rima, Cened, Necran, Cureş, Bahreyn vilâyetlere ayrılmıştır. Yönetimi merkezî olup, ganimetlerin beşte biri Beytü’l-Mal’de toplanmıştır.

Hz. Ebû Bekir, Mukillîn* denilen çok az hadis rivâyet eden ashâbdan sayılır. O, yanılıp da yanlış birşey söylerim korkusuyla yalnızca yüz kırk iki hadis rivâyet etmiş veya ondan bize bu kadar hadis rivâyeti nakledilmiştir. Hutbe ve öğütlerinden bazıları şöyledir:

“Rasûlullah vahy ile korunuyordu. Benim ise beni yalnız bırakmayan bir şeytanım vardır… Hayır işlerinde acele edin, çünkü arkanızdan acele gelen eceliniz var… Allah için söylenmeyen bir sözde hayır yoktur… Herhangi bir yericinin yermesinden korktuğu için hakkı söylemekten çekinen kimsede hayır yoktur… Amelin sırrı sabırdır… Hiç kimseye imandan sonra sağlıktan daha üstün bir nimet verilmemiştir… Hesaba çekilmeden kendinizi hesaba çekiniz

BİR PEYGAMBER

Hz. ADEM …

İKİNCİ BÖLÜM… 1

HZ. ADEM (A.S.)1

A. İlk İnsan Ve İnsanlığın Atası Olması1

B. Yaratılışı2

C. Yeryüzünde Halifelik Görevinin Verilmesi3

D. Meleklere Hz. Âdem (A.S.)’A Secde Etmelerinin Emredilmesi5

E. Hz. Âdem (A.S.)’A Secdenin Mahiyeti7

F. Hz. Havva’nın Yaratılışı8

G. Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz.Havva’nın Cennete Konulması8

H. Şeytanın Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz. Havva’yı Kandırması9

I. Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz. Havva’nın Konulduğu Cennet12

İ. Tevbelerinin Kabulü Ve Cennetten Yeryüzüne İndirilmeleri13

K. Hz. Âdem (A.S.)’ın Peygamberliği14

L. Hz. Âdem (A.S.)’In Nesli15

M. Hâbil Kabil Kıssası16

İKİNCİ BÖLÜM

HZ. ADEM (A.S.)

A. İlk İnsan Ve İnsanlığın Atası Olması

Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan peygamber kıssalarının birinci­si, şüphesiz, ilk peygamber ve aynı zamanda ilk insan olan Âdem’İn (a.s.) kıssasıdır. Yirmi beş âyette ismen zikredilen Hz. Âdem’in[1][1]kıssası, Bakara, A’râf, İsrâ, Kehf, Tâhâ, Hıcr ve Sa’d sûrelerinde olmak üzere yedi yerde, kısmen farklı söz ve ifâdeler­le anlatılmaktadır. Ancak bu ifadeler, anlam itibariyle birdir; bu bakımdan aralarında hiç bir tezat yoktur. Üsluptaki sağlamlığın, anlatımdaki belagatın ve mânâdaki birliğin korunduğu aynı mâ­nâyı ifade eden bu farklı sözler, Kur’ân-ı Kerim’in i’câzını göste­ren delillerdendir.[2][2]

Âdem (a.s.) beşeriyetin atasıdır, insan cinsinden ilk yaratı­lan odur ve bütün insanlık onun soyundan türemiştir. Semavî dinler bu hususta müttefiktir. Dolayısıyla ona, Ebu’l-beşer/İnsanlığın atası künyesi verilmiştir. Onun bir unvanı da, peygamberlerin insanlar arasından seçilmiş olduklarını ifâde eden Safîyyullah’tır. Kur’ân-ı Kerim’de topraktan yaratılan Â-dem’in ilk insan olduğunu gösteren pek çok âyet mevcuttur. Bu âyetlerin bâzılarında Cenab-ı Hak, bütün İnsanları Âdem’e nisbetle isimlendirerek, onlar için “Ey Âdem oğulları!” hitabını kullanmıştır:

“Ey Âdem oğullan! Sizin için, avret yerlerinizi örtecek elbise ve ziynet eşyası yarattık. Takva elbisesi ise daha hayırlıdır. İşte bunlar, Allah’ın âyetlerindendir. Belki düşünüp ibret alırlar. Ey Âdem oğullan! Şeytan ebeveyninizi (Âdem’i ve Havva’yı) avret yerlerini kendilerine göstermek için elbiselerini soyarak Cennet­ten çıkardığı gibi, sizi de aldatmasın…[3][3]

“Ey Âdem oğulları! Her mescide girişinizde, temiz ve güzel elbiselerinizi giyinin. Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.[4][4]

Allah Teâlâ, bâzı âyetlerde ise, insanlığın tamamını tek bir asıldan yarattığını belirterek Âdem’in ilk insan olduğuna işaret etmiştir:

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun!…[5][5]

“Ey insanlar! Allah sizi, bir tek candan yarattı. Sonra ondan da eşini halketti.[6][6]

B. Yaratılışı

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Âdem’in yaratılışı hakkında, bir kaç yerde bilgi vermiştir. Bu konuyla İlgili âyetlerde, onun toprak­tan[7][7], süzme çamurdan,[8][8]cıvık çamurdan,[9][9]çamurdan süzülen bir-özden[10][10], kuru çamur ve şekillenmiş balçıktan yaratılmış oldu­ğu[11][11]bildirilmiştir. Hz. Peygamber’den (s.a.v.) nakledilen bir riva­yete göre ise, Allah Teâlâ, Âdem’i yeryüzünün muhtelif yörelerin­den alman toprak örneklerinin karışımından yaratmıştır. Bu toprak çeşitliliğinin, insanların değişik karakterler taşımaları üzerinde etkisi vardır.[12][12]Yine Peygamberimiz, Kur’ân-ı Kerim’de zikredilmeyen Hz. Âdem’in hangi günde yaratıldığı hususunu da açıklamıştır. Buna göre O, Cuma günü yaratılmış, Cuma günü Cennete konulmuş, yine bir Cuma günü Cennetten çıkarılmış, tevbesi aynı günde kabul edilmiş, yine bir Cuma gününde vefat etmiştir.[13][13]

Allah Teâlâ, topraktan yarattığı Adem (a.s.)’ı insan şekline koyduktan sonra ona kendi ruhundan üflemiştir. Bu üfleme üzerine Âdem (a.s.) birden bire, düşünen ve iradesiyle hareket eden, et ve kemikten mürekkep bir hüviyet kazanmıştır. Görül­düğü gibi Âdem (a.s.)’m yaratılışı, diğer insanların yaratılışından farklı olmuştur. Kur’ân-ı Kerim, Âl-i İmrân suresinin 59. âyetin­de, onun yaratılışı ile Hz. İsa’nın yaratılışı arasındaki benzerlik­ten bahsetmiştir. Ancak bu benzerlik, her ikisinin yaratılışmdaki olağan üstülük bakımındandır. Bilindiği gibi, Hz. İsa’nın yaratılı-şmdaki olağan üstülük, babasız olarak dünyaya gelmesidir.

İlgili âyet ve hadislerde verilen bilgilerden, Hz. Âdem (a.s.)’m topraktan yaratılışı keyfiyetinin, belirli bir gelişme seyri takip ettiği anlaşılmaktadır. Ancak bu safhalar ve zamanlama hakkında yeterli bilgi bulunmamaktadır. Allah Teâlâ, onu top­raktan ve insan neslinin ilk atası olarak yaratmış, ona akıl ve irâde vererek, manevî, ahlâkî, zihnî ve psikolojik kabiliyetlerle donatmıştır.[14][14]Cinler hariç diğer varlıklarda bulunmayan bu ka­biliyetler dolayısıyla da varlıklar içinde sâdece cinlerle ona ve nesline bir takım sorumluluklar yüklemiştir. Böyle olunca, insa­nın bu yaratılış ve kabiliyet farklılığını reddederek onu diğer can­lılar seviyesine indiren teori ve düşünceler, hiç bir şekilde, İslâm inancı ile bağdaş tınlamaz. Bu teori ve düşüncelerin doğru olma­sı da mümkün değildir.[15][15]

C. Yeryüzünde Halifelik Görevinin Verilmesi

Cenab-ı Allah, Âdem’i yaratmadan önce meleklerine hitap ederek, onlara yeryüzünde kendisine vekaleten iş görecek bir halife yaratacağını haber vermişti.[16][16]Halife, asıl yetkili adına işle­ri yürüten, onun adına tasarrufta bulunan, mevcut kanun ve kuralları gerektiği şekilde tatbik ederek düzen ve asayişi sağla­yan görevli demektir. Buna göre yeryüzünde Allah’ın halifesi ol­mak, yeryüzündeki imkânları insanların ihtiyaçları için kulla­nırken, bir temsilci sıfatıyla, kendisine bu yetkiyi veren Allah’ın istediği şekilde hareket etme sorumluluğunu da beraberinde getiriyordu. Dolayısıyla bütün bu işleri yapabilmesi için, yaratı­lacak halifenin önemli kabiliyet ve güçlerle donatılması gereki­yordu. Cenab-ı Hak, kendisine halife olarak seçtiği insana, teme­lini akıl, ilim ve irâde sıfatlarının teşkil ettiği kabiliyetler lütfetti. Bu özelliği sayesinde insan, Allah ve peygamberlerinin emirlerine uyduğu takdirde, yeryüzünü gerektiği şekilde imar edebilir, ora­da Allah’ın hükümlerini hâkim kılarak, O’nun istediği hal üzere yaşanmasını sağlayabilirdi. İnsanları eğitir ve idare eder, bu maksatla diğer bütün canlılardan istifade edebilirdi. Ancak in­san, Allah’ın emir ve yasaklarını bir tarafa bırakır, kendisine verilen bu yetkiyi, kendi arzu ve menfaati istikâmetinde kulla­nırsa, halifelik sınırını aşmış ve haddini tecavüz etmiş olacaktı.

Her ve kilin/halifenin şerefi, bu vekâleti verenin şerefi ve vekilliğin derecesiyle mütenâsiptir. Bunun farkında olan melek­ler, Allah’ın sözlerini duyunca, yaratılacak insana verilecek hali­felik görevi sebebiyle hayrete düştüler. Çünkü onlar, Cenab-ı Hakk’m, yeryüzünde halifesi kılacağı insana, kendi irâde ve kud­ret sıfatından bir takım kabiliyetler vereceğini ve ona diğer yara­tıklar üzerinde bâzı salâhiyetler tanıyacağını anlamışlardı. Bunu tahmin etmekle birlikte melekler, hikmet ve ihtimaller açıklan­madığı için, insanın halife kılınmasının sebebini öğrenmek istediler. Kendileri devamlı bir şekilde Allah’ı teşbih ve takdis edip durdukları halde, kendilerinin değil de, yeryüzünde bozguncu­luk çıkaracak ve kan dökecek bu yeni yaratığın halife kılınması­nın hikmetini anlamak maksadıyla, şu soruyu sormaktan kendi­lerini alamadılar:

“Rabb’ın meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yarataca­ğım. ‘ dediğinde, ojilar, ‘Biz Seni teşbih edip dururken, orada fesat çıkaracak, kanlar akıtacak birini mi yaratacaksın? dediler.’ Bu­nun üzerine Cenab-ı Allah, ‘Sizin bilmediğinizi ben bilirim.’ dedi.”[17][17]

Yüce Allah, meleklere ayrıca bilmedikleri şeyi bir örnekle açıklamak, küçümsedikleri ilk insanın kendilerine tercih edilme­sinin sebebini anlatmak, akıllarınca yeryüzü halifeliğine lâyık görmedikleri Âdem’in onlardan daha bilgili ve anlayışlı olduğunu göstermek istedi. Bu maksatla, kendisine halife olarak yarattığı Âdem’e yeryüzünde faydalanacağı eşyanın isimlerini, mahiyet ve özelliklerini öğrettikten sonra, meleklere hitap ederek, zannettik­leri gibi yeryüzünün halifesi olmaya Âdem’den daha lâyık iseler, söz konusu eşyanın isimlerini söylemelerini emretti. Ancak me­lekler, cevap veremediler, Bu durum karşısında hatalarını anla­dılar ve bu düşüncelerinden dolayı özür dilediler:

“Allah, bütün isimleri Âdem’e öğretmiş, sonra onları melekle­re göstererek, ‘Eğer sözünüzde doğru iseniz, bunların isimlerini bana bildirin.’ demişti.

(Bunun üzerine melekler), ‘Ey Rabbimiz! Seni, noksan sıfat­lardan tenzih ederiz. Bizim bilgimiz, senin bize öğrettiklerinden ibarettir. Biz, ancak senin öğrettiklerini bilebiliriz. Şüphesiz ki, her şeyi bilen ve her şeyi yerli yerince yapan sensin.’ dediler.

Yüce Allah, bu defa Âdem’e, eşyanın isimlerini meleklere a-Çiklamasını emretti. Âdem eşyanın isimlerini bilince, meleklere hitap ederek şöyle dedi: Size demedim mi ki, göklerin ve yerin gaybını ancak ben bilirim. Sizin açıkladığınızı da, gizlediğinizi de ben bilirim.”[18][18]

Böylece Allah, Âdem (a.s.)’i yaratıp onu yeryüzünde kendi­sine halife kılmakla, yeryüzünün nimetlerini ve sırlarını ortaya çıkararak oradaki bu nimetlerden istifade edecek, orada kendi­sine vekâleten emir ve yasaklarını tatbik ederek yeryüzünün hâkimiyetini elinde tutacak bir varlığı istemişti. Meleklerin değil de Âdem’in halife kılınmasının yüce hikmeti herhalde bu olma­lıydı. Çünkü melekler, yaratılışları gereği yeryüzündeki .bu ni­metlere muhtaç değillerdi. Bu bakımdan yeryüzünün gizlilikleri­ni araştırmaları ve nimetlerinden istifade etmeleri söz konusu olamazdı. Melekler, ancak kendilerine verilen vazifelerle ilgili hususları bilirler ve bunları yerine getirirlerdi.

Hz.Âdem (a.s.)’m yaratılışıyla ilgili âyetlerdeki, birinin yeri­ne geçen anlamına gelen “halife” kelimesi ve meleklerin onun yaratılacağını duymaları üzerine “yeryüzünde karışıklık çıkara­cak ve orada kan dökecek birini mi yaratacaksın?” şeklindeki soruları dolayısıyla, bâzı Islâmî kaynaklarda, Hz. Âdem’in yara­tılmasından önce yeryüzünde insan veya ona benzer akıllı-şuurlu ve sorumlu bir varlık bulunup-bulunmadığı hususu tar­tışılmış ve şu sorular sorulmuştur:

Kur’ân-ı Kerim’de Âdem (a.s.)’e halife dendiğine göre, acaba daha önce bir insan türü yaşamış, Âdem ve nesli onların yerine geçirilmiş olabilir mi? Dolayısıyla melekler, Âdem neslinin fesat çıkarıp kan dökeceğini, bu eski insanlar hakkındaki bilgileri se­bebiyle söylemiş olabilirler mi?

Bu konuyla ilgili olarak, yeryüzünde Hz.Âdem’den önce, Hin ve Bin veya Tim ve Rim denilen varlıkların yaşadığına dair bâzı rivayetler aktarılmıştır. İsrâiliyyat ve Eski İran kültüründen nakledilen bu hikâyelere göre, cinlerden önce yaratılmış olan bu varlıklar, dünyada fesat çıkarıp birbirlerinin kanlarını akıtmışlar ve bu yüzden Allah tarafından azaba çarptırılarak toplu bir şe­kilde helak edilmişlerdir. Ancak bu rivayetler, asılsızdır. İbn Hal­dun’un dediği gibi, bu konularda, Kur’ân-ı Kerim’de verilen bilgiler dışında güvenilir bilgi mevcut değildir.[19][19]

Müfessirler, meleklerin Hz.Âdem ve soyu hakkında, daha Âdem’in yaratılmasından önce sahip oldukları bu bilgilerini, Al­lah’ın kendilerine önceden haber vermiş olmasına veya onları daha önce yaratılan ve yeryüzünde bozgunculuk çıkaran cinlere benzetmelerine ya da bu konuda Levh-i Mahfuz’da yazılı olanları öğrenmiş olmalarına bağlamışlardır. Diğer bir görüş ise, günah işlemeyen meleklerin, kendilerinden farklı varlıkların günah işle­yecek bir tabiata sahip olacaklarını düşünmüş olabilecekleri şeklindedir.[20][20]

D. Meleklere Hz. Âdem (A.S.)’A Secde Etmelerinin Emredilmesi

Allah Teâlâ, insanın bu üstün mevkiini ve yeryüzünde hali­fe olmaya en lâyık varlık olduğunu delilleriyle meleklere göster­dikten sonra, bu şerefi tescil etmek istedi. Bu maksatla melekle­re hitap ederek, yarattığı Âdem için saygı ve hürmet secdesine kapanmalarını emretti. İnsanın kendilerinden daha üstün bir varlık olduğunu gösteren bu emir üzerine bütün melekler, yara­tılan ilk insan Âdem (a.s.) için saygı secdesine kapandılar. Bu secdeleriyle, onun şerefini yüceltip, faziletini itiraf ettiklerini gös­termiş oldular. Yalnız, cinlerden olduğu halde[21][21]o sırada meleklerle birlikte bulunan İblis, gurur, kibir ve kıskançlığı yüzünden, Âdem’e secde etmekten kaçındı ve Allah’ın emrine isyan ederek küfre düştü:

“Bir zamanlar biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ dedik. İblis hariç hepsi secde ettiler. îblis, yüz çevirdi ve büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu.[22][22]

“Hani rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben, kupkuru bir çamur­dan, şekillenmiş kara balçıktan bir insan yaratacağım. Ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman, siz hemen onun için secdeye kapanın!’ Meleklerin hepsi de hemen secde ettiler. Ancak İblis hariç! O, secde edenlerle beraber olmaktan kaçındı.[23][23]

Cenab-ı Allah niçin secde etmediğini sorunca, İblis, mağrur bir şekilde, kendisinin Âdem’den daha hayırlı ve üstün olduğunu söyledi. İddiasına delil olarak da, Âdem’in topraktan yaratılma­sına karşılık, kendisinin daha değerli olan ateşten yaratılmış olmasını İleri sürdü. Allah’ı inkâr etmese de, bu isyanı, kibri ve inadı sebebiyle, Allah’ın emrine karşı gelerek küfre düşmesi yü­zünden Allah tarafından lanetlenerek Cennetten kovulan İblis, Allah’tan Kıyamet gününe kadar kendisine mühlet verilmesini istedi.[24][24]İstediği mühletin verilmesi üzerine, ihlâs sahibi mü’minlerin dışındaki insanları azdıracağını açıkladı. Cenab-ı Hak ise, Cehennemi o ve ona uyanlarla dolduracağını söyledi. Ayrıca, şeytanın taraftarlarına vadettiği şeylerin aldatmacalar­dan ibaret olduğunu belirterek, onun ihlâs sahibi mü’min kullara zarar veremeyeceğini ve bu mü’minlerin yardımcısının bizzat kendisi olduğunu şöyle açıkladı:

“Hatırla ki, meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. îblis’in dışında hepsi secde ettiler. İblis, ‘Çamurdan yarattığın bir varlığa secde mi ederim?1 dedi. Ve devam etti: ‘Şu benden üstün kıldığına da bir bak! Yemin ederim ki, eğer beni Kıyamete kadar yaşatır­san, pek azı hariç, onun neslini saptıracağım.’

Allah şöyle dedi: (Defol) git! Onlardan kim sana uyarsa, ce­zanız Cehennemdir, ne mükemmel bir ceza size! Onlardan gücü­nün yettiğini sesinle yerinden oynat. Atlıların ve yayalarınla onla­rın üzerine yaygarayı bas; mallarda ve evlatlarda onlara ortak ol (bunları haram yollardan kazanmaya sevk et). Onlara vaadlerde bulun; aslında şeytan, insanlara aldatmadan başka bir şey va’detmez. Benim, samimî ve ihlâsîı kullarıma gelince, senin onla­rı kandırmaya gücün yetmez. Onları koruyucu olarak rabbin ye­ter.”[25][25]

Şeytanın Hz. Âdem’e secde etmemesi üzerine, onunla Ce­nab-ı Hak arasında geçen konuşma, küçük farklılıklarla bir kaç yerde daha zikredilmektedir:

“İblis, ‘Ben kuru çamurdan oluşan, şekillenmiş bir balçıktan yarattığın bir insana secde edecek değilim.’ dedi. Bunun üzerine Allah buyurdu: ‘Öyle ise oradan çık!. Artık sen kovuldun! Muhak­kak ki, Kıyamet gününe kadar lanet senin üzerine olacaktır.’

İblis, ‘Ey Rabbim! Öyle ise, varlıkların tekrar dirileceği güne kadar bana mühlet ver.’ dedi. Allah, ‘o halde sen, bilinen bir vakte kadar, kendilerine mühlet verilenlerdensin.’ buyurdu.

İblis dedi ki: ‘Ey Rabbim! Andolsun ki, beni azdırmana kar­şılık, ben de yeryüzünde onlara (günahları) süsleyeceğim ve onla­rın hepsini mutlaka azdıracağım. Ancak onlardan ihlâsa erdiril­miş kulların müstesna.’

Allah buyurdu: İşte, bana varan dosdoğru yol budur. Onun gözetimi bana aittir. Şüphesiz kullarım benimdir. Onların aleyhine sana verilmiş bir hakimiyet yoktur. Ancak azgınlardan sana uyanlar müstesna. Muhakkak onların hepsine va’dolunan yer Ce­hennemdir.[26][26]

“Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra melek­lere, ‘Âdem’e secde edin’ dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, O secde edenlerden olmadı. Allah, ‘Sana emrettiğim halde, seni sec­deden alıkoyan nedir?’ dedi. İblis, ‘Beni ateşten onu ise çamur­dan yarattın, ben ondan üstünüm.’ cevabını verdi.

Allah, ‘Öyle ise, in oradan. Orada büyüklük taslamaya hak­kın yoktur. Çık oradan, çünkü sen aşağılıklardansın!’ buyurdu. İblis, ‘İnsanların tekrar dirilecekleri güne kadar bana mühlet ver.’ dedi. Allah, ‘Haydi sen mühlet verilenlerdensin.’ dedi

İblis şöyle dedi: ‘öyle ise, beni azdırmana karşılık, andolsun ki, ben de onlan saptırmak için, senin doğru yolun üzerinde onla­ra karşı duracağım; sonra önlerinden, aralarından, sağ ve solla­rından onlara sokulacağım, (sonunda) çoğunu sana şükredenler-den bulamayacaksın’dedi.

Allah, ‘Haydi, yerilmiş ve kovulmuş olarak oradan çık! Andolsun ki, insanlardan kim sana uyarsa, hepinizi Cehenneme dolduracağım!’ dedi.[27][27]

“Rabbin meleklere demişti ki: ‘Ben muhakkak çamurdan bir insan yaratacağım. Onu tamamlayıp, içine de ruhumdan üfürdü-güm zaman, derhal ona secdeye kapanın!’

Melekler toptan secde ettiler. Yalnız İblis secde etmedi O, büyüklük tasladı ve kâfirlerden oldu. Allah, ‘Ey İblis, seni iki elim­le yarattığım varlığa secde etmekten alıkoyan nedir? Böbürlendin mi, yoksa kibirlenenlerden mi idin?’ dedi.

İblis, ‘Ben ondan hayırlıyım! Beni ateşten yarattın, onu ça­murdan, ‘ dedi.

Allah, ‘Çık oradan, sen artık kovulmuş birisin. Ceza gününe kadar lanetim senin üzerinedir.’ buyurdu.

İblis, ‘Ey Rabbim! O halde tekrar diriltilecekleri güne kadar bana mühlet ver!’ dedi.Allah, ‘Haydi sen zamanı sâdece benim tarafımdan bilinen güne kadar mühlet verilenlerdensin.’ buyurdu.

İblis, ‘Senin mutlak kudretine andolsun ki, onlardan ihlâsa erdirilmiş kulların hariç hepsini mutlaka azdıracağım’ dedi.

Allah, ‘İşte bu doğrudur. Ben hakikati söyleyeyim, andolsun sen ve sana uyanların hepsiyle Cehennemi dolduracağım.’ bu­yurdu.[28][28]

E. Hz. Âdem (A.S.)’A Secdenin Mahiyeti

İslâmiyet’te Allah’tan başkasına ibâdet maksadıyla secde etmek küfür sayıldığından, meleklerin Hz. Âdem’e secdesi, ibâ­det secdesi değil, saygı secdesi olarak yorumlanmıştır. Melekle­rin Âdem’e secde etmeleri olayından anlaşıldığı gibi, Allah Teâlâ, Âdem’i meleklerden daha üstün olarak yaratmış ve onların say­gısına değer özelliklerle donatmıştı. Dolayısıyla melekler, tüm insanlığın temsilcisi sıfatıyla Âdem’e saygı secdesinde bulun­muşlardı.[29][29]Âdem’e verilen bu şeref, aynı zamanda neslinin ta­mamını ilgilendiren bir husustur. Yüce Allah, insan oğluna ver­diği bu şeref hakkında şöyle buyurmuştur:

“Şüphesiz ki biz, Âdem oğlunu muhterem kıldık. Karada ve denizde onlan taşıttık. Helâl ve temiz şeylerle nzıklandırdık. On­ları yarattıklarımızın bir çoğundan üstün kıldık.”[30][30]

“Muhakkak ki biz, insanı en güzel şekilde yarattık. “[31][31]

Ancak insan, Hz. Âdem’in sahip olduğu bu şeref ve değeri, Allah’ın emirlerine uyduğu ve yasaklarından kaçındığı takdirde kazanabilir. İnsan oğlu böyle davrandığı zaman meleklerin ken­disine hizmet edeceğinden ümitli olmalıdır. Şeytanın yaptığı gibi, kibir ve gurura kapılarak Allah’ın emirlerine karşı gelip, yaratılış hikmetine aykırı davrandığı takdirde ise, bu şerefini kaybeder; hatta diğer canlılardan daha aşağı bir seviyeye düşer. Şu âyet, bu gerçeği çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır:

“Gerçek şu ki, biz, Cehennem için, kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan, gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işi-temeyen cinlerden ve insanlardan çok canlar ayırımsızdır. Bunlar, hayvan sürüsü gibidirler; hatta hayvanlardan da aşağıdırlar. îşte onlar, gerçek gafillerdir.”[32][32]

F. Hz. Havva’nın Yaratılışı

Kur’ân-ı Kerim, üç yerde Havva’nın Âdem (a.s.)’dan yaratıl­dığını açıklamaktadır:

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de birçok erkek ve kadın türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun…[33][33]

“Ey insanlar! Allah, o kudret sahibidir ki, hepinizi tek bir ne­fisten (bir Âdem’den) yarattı. Âdem’den de eşini (Havva’yı) halket-ti. Tâ ki Âdem, eşine ünsiyet peyda edip, gönlü ona ısınsın, onda teskin olsun.[34][34]

“Ey insanlar! Allah, sizi bir tek candan yarattı. Sonra ondan da eşini yarattı. “[35][35]

Bu üç âyetten anlaşıldığı gibi, Kur’ân-ı Kerim, sâdece Hav­va’nın Âdem’den yaratıldığını bildirmiş; ancak nerede, ne şekilde ve onun neresinden yaratıldığı hususunda bilgi vermemiştir. Bu konuda nakledilen bâzı hadislerde ise, buna ilâve olarak Hav­va’nın Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığı bildirilmiştir.[36][36]

Kur’ân-ı Kerim ve hadislerde, Havva’nın yaratılışı hakkın­daki bilgiler, bunlardan ibaret olduğu halde, diğer İslâmî kay­naklarda bu konuda geniş malûmat bulunmaktadır. Bu ilâve bilgilerin kaynağı, tahmin edileceği gibi, yine Ehl-i Kİtap’tan ak­tarılan İsrâilî haberlerdir ve dolayısıyla doğru olup-olmadığı belli değildir. Doğruluğu tartışılır bu haberlere göre, Allah Teâlâ tara­fından Cennete yerleştirilen Âdem orada yalnızdır. Âdem’i uyu­tan Allah, o uyumakta iken, sol kaburga kemiğinden, onu yal­nızlıktan kurtaracak, onunla ülfet edip onunla birlikte insan neslinin devamına vesile olacak ilk kadını, yani Havva’yı yaratır. Âdem uyandığı zaman, başucunda oturmakta olan Havva’yı gö­rür ve onunla tanışır.[37][37]

G. Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz.Havva’nın Cennete Konulması

Cenab-i Allah, Âdem ve ondan yarattığı eşi Havva’yı, yer­yüzüne göndermeden önce, bir imtihana tabi tutmak istedi. Bu maksatla onları Cennete yerleştirdi ve orada seçtiği bir ağacın meyvesiyle imtihan etti. İkisine, açıkladığı ağacın meyvesi hâriç Cennetin bütün meyvelerinden yiyebileceklerini bildirdi. Bu ya­sağı çiğnedikleri takdirde ise kendisi katında zâlimlerden sayıla­cakları hususunda uyardı. Bir âlimin ifadesiyle, “Yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak üzere yaratılan insanın imtihanı için en uygun yer Cennet idi. Çünkü bu şekilde ona, Allah’ın yeryüzün­deki halifesi olmak üzere yaratılan insana, uygun yerin Cennet olduğu; fakat şeytanın aldatıcı sözlerine inanırsa, oradan mah­rum kalacağı gösterilmiş olacaktı. Cenneti tekrar kazanmanın tek yolu ise, insanı her an saptırmak için fırsat kollayan düşma-, na karşı başarı kazanmaktı.[38][38]Cennette mesut bir hayat sürme­leri için Âdem ve Havva’ya verilen geniş hürriyet ve buna karşılık tabî tutuldukları önemli imtihan bir âyette şöyle açıklanmıştır:

“Biz, Âdem’e, ıEy Âdem, eşinle ikiniz, Cennette yerleşin! İki­niz Cennetin meyvelerinden, istediğiniz yerden bol bol yiyiniz! Fakat şu ağaca yaklaşmayınız! Eğer bu ağacın meyvesinden yi­yecek olursanız, her ikiniz de zâlimlerden olursunuz!’ dedik.[39][39]

İnsanlığın ilk temsilcileri olan Hz Âdem ile Havva, verilen sonsuz nimetler karşılığında, kendilerince malum olan yasak ağaca yaklaşmamak ve onun meyvesinden yememekle sorumlu tutulmuşlardı. Verilen emre uymayıp bu yasağı ihlâl ettikleri takdirde onlara verilecek ceza ise, âyette geçtiği gibi, çok ağır olacaktı: Zâlimlerden olmak.

Allah Teâlâ, Cennete yerleştirdiği Âdem ve eşine, şeytana karşı uyanık olmalarını emretmiş, onun kendilerine büyük kötü­lükler yapabileceğini de haber vererek onları uyarmıştı. Yine şeytana uyup bu yüzden Cennetten çıkarılmadıkları takdirde, orada açlık ve susuzluk çekmeyeceklerini, sıcaktan bunalmaya­caklarını ve çıplak kalmayacaklarını bildirmişti:

“Bunun üzerine, Ey Âdem! Bu (şeytan), senin ve eşinin düşmanınızdır. Sakın sizi Cennetten çıkarmasın! Sonra yorulur, sıkıntı çekersiniz. Şimdi burada senin için, ne acıkmak vardır ne de çıplak kalmak. Yine burada sen, susuzluk çekmeyecek, sıcak­tan da bunalmayacaksın.[40][40]

H. Şeytanın Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz. Havva’yı Kandırması

Yüce Allah tarafından Âdem ve eşi Havva için konulan bir imtihandan ibaret bu yasak, ilk insan ve neslinin en büyük düşmanı olan İblis’i/şeytanı harekete geçirmişti. Kendisi Allah’ın rahmeti ve Cennetinden kovulmuşken, baştan itibaren kıskan­dığı ve önünde eğilmekten kaçındığı Âdem ve eşinin Cennete konulmasına hiç tahammülü yoktu. Allah’ın nimetlerinden u-zaklaştıriknasının sebebi olarak gördüğü Âdem’i ve eşini de Cennetten çıkarmaya kesin karar vermişti. Allah’ın onlar için koymuş olduğu yasağı çiğnemeleri için o ikisine vesvese vermeye başladı. Onları aldatabilmek için dostça davranarak her türlü yolu denedi; menfaatleri için çalıştığına yeminler ederek, netice­de onları en zayıf noktalarından yakaladı. Onların zayıf noktala­rı, âyette belirtildiği gibi, melek olmak veya Cennette ebedî kal­mak arzusuydu. Şeytan onların bu iki arzusunu tahrik ederek Âdem ve Havva’ya şöyle demişti:

“İyi biliniz ki, rabbiniz bu ağacın meyvesinden yemenizi; an­cak sizin iki melek olmanızı, yahut Cennette ebedî kalmanızı is­temediğinden yasak etmiştir. Başka bir sebep için değil!

Ve o ikisine ‘Emin olunuz! Ben, bunu sizin iyiliğiniz için söy­lüyorum, ben size öğüt verenlerdenim.’ diye yemin etti.[41][41]

“Derken şeytan onun aklım karıştırıp şöyle dedi: Ey Âdem! Sana ebedîlik ve sonu gelmez bir saltanatı sağlayacak bir ağacı göstereyim mi?[42][42]

Şeytan, bu yoğun gayretleri sonunda Âdem ile Havva’yı kandırdı ve ikisini yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etti. Kendilerine olan düşmanlığını unutup şeytanın tuzağına düşen Âdem ile Havva, onun sözlerine kanarak Allah tarafından yasak­lanmış ağacın meyvesinden yemeye karar verdiler. Ancak, daha bu meyveyi tattıkları sırada, hiç beklemedikleri bir şey oldu ve her ikisinin de avret mahalleri açılıverdi.[43][43]Bunun üzerine, bü­yük bir telâş ve acelecilik içinde, açılan avret yerlerini örtmek için yaprak toplamaya başladılar. Artık onlar, şeytana aldan­makla bu ilk imtihanı kaybetmişler ve bu yüzden Allah Teâlâ’nm azannı haketmişlerdi:

“Böylece, şeytan, ikisini aldatarak (yasak) ağacın meyve-, sinden yemeye sevk etti. Ve ikisinin o ağacın meyvesinden tatmaları üzerine, avret yerleri onlara göründü. Cennet yapraklanyla ayıp yerlerini örtmeye başladılar. Bunun üzerine rableri onlara şöyle nida etti: Ben ikinize, bu ağacın meyvesinden yemenizi yasak etmedim mi? Ve ikinize, şeytan, ikinizin apaçık bir düşmamnızdır, demedim mi?[44][44]

Şeytanın Âdem’i aldatması, bir başka yerde şöyle açıklanır: “Şeytan Âdem’e vesvese vererek, ‘Ey Âdem! Sana ebedîlik ağacım ve ebedî bir mülkü göstereyim mi? dedi. Bunun üzerine ondan yediler. Yiyince, kendilerine avret yerleri açüıverdi. Derhal üstlerini Cennet yaprağı ile örtmeye çalıştılar. Ve böylece Âdem, rabbinin sözünü tutmamış oldu, bu sebeple de önemli bir hataya düştü..[45][45]

Şeytanın iğvâlanna aldanan Âdem ile Havva’nın yasak ağa­cın meyvesini yemeleri ve bunun üzerine başlarına gelen durum hakkında Kur’ân-i Kerim’in verdiği bilgi bunlardan ibarettir. Gö­rüldüğü gibi, yaratılışından itibaren Âdem’i kıskanan ve Allah’ın emrine karşı gelerek ona saygı secdesinde bulunmaktan kaçınan şeytan, bu defa da onu aldatarak yasak meyveden yemesine ve dolayısıyla günah işlemesine sebep olmuştur. Az önce geçtiği gi­bi, Tâhâ suresinin 120. âyetinde şeytanın, önce Âdem’e giderek, vesvese verdiği, ardından ikisinin birlikte yasak ağacın meyve­sinden yedikleri belirtilmiş; Bakara suresinin 36. ve A’raf sure­sinin 20. âyetlerinde ise, şeytanın ikisine birden vesvese verdiği ve ikisini birlikte aldattığı ifâde edilmiştir. Yani Tevrat’taki gibi şeytanın önce Havva’yı kandırdığı, sonra da onun vasıtasıyla Âdem’i yoldan çıkardığı şeklinde, suçun işlenmesinde Havva’nın zaaflarını öne çıkaran ve suçu neredeyse onun üzerine yıkan bir bilgi verilmemiştir.[46][46]Bunun neticesindedir ki, Yahudi-Hıristiyan geleneğinde ilk kadın olan Havva’nın ayartıcı ve baştan çıkarıcı olarak takdim edilmesine karşılık, Kur’ân-ı Kerim’e göre, Cen­netten kovulmalarıyla sonuçlanan olaylarda Âdem ile Havva eşit bir şekilde sorumlu tutulmuş; hatta vahye muhatap olması se­bebiyle asıl sorumluluk Âdem’e ait olduğu için, şeytanın doğru­dan ona hitap ettiği bildirilmiş ve Havva’ya hitabından söz edilmemiştir.[47][47]

Kur’ân’da ve sahih hadislerde, şeytanın Cennete nasıl gir­diği ve Âdem ile Havva’yı ne şekilde kandırdığı konularında bilgi mevcut değildir. Diğer İslâm kaynaklarının bu konularda aktar­dığı bilgiler, genellikle tahrif edilmiş Yahûdî kaynaklarına daya­nır. Tevrat’a göre kır hayvanlarının en hilekârı olan yılan -ki bu yılan Yeni Ahid’e göre şeytandır.[48][48]Aden’deki cennettd/bahçede yaşamakta olan Havva’nın yanma yaklaşarak onu yasak ağacın meyvesinden yemeye ikna etmiştir. Daha sonra da Havva, kocası Âdem’e yasak meyveden yedirmiştir.[49][49]

Kur’ân-ı Kerim, yasaklanan ağacın cinsi ve mâhiyeti hak­kında da bilgi vermemiştir. Kur’ân’da, yalnızca şeytanın bu ağa­cı, Âdem ile Havva’yı kandırabilmek için ebedîlik ağacı[50][50]ve me­lek olmalarını sağlayacak ağaç[51][51]olarak tanıttığı ifadeleri yer al­makta; ancak şeytanın bu kanâatinin doğru veya yanlışlığı açık­lanmamaktadır. Bu hususta hadislerde de bilgi yoktur.[52][52]Diğer İslâmî kaynaklar ise, yahûdî metinlerine dayanarak, bu ağacın, ilim, hayrı-şerri bilme ağacı, üzüm asması, buğday, incir ağacı veya diğer cins bir ağaç olduğuna dair rivayetler nakletmişler, bu kabilden çok sayıda ağacın ismini saymışlardır.[53][53]Hıristiyanlar-dan nakledilen bir anlayışa göre ise, yasak ağaç meselesi, cinsî yaklaşımdan kinayedir.[54][54]

Kur’ân-ı Kerim, Âdem ile Havva’nın yasak ağacın meyve­sinden yemeleri üzerine açılan avret mahallerini, Cennet yaprak-lanyla örtmeye çalıştıklarını bildirmekte;[55][55]ancak bu yaprakların hangi ağaca ait olduğunu belirtmemektedir. Bu konuda hadis de nakledilmemiştir. Dolayısıyla bu hususta diğer eserlerde yer a-lan incir yaprağı veya diğer bâzı ağaçların yaprağıyla ilgili riva­yetler, Kur’ân veya sünnete dayanmaz. Bu bilgiler tümüyle Tev­rat’tan alınmıştır. Nitekim Tevrat’ta, çıplak olduklarını anlayan Âdem ve Havva’nın, incir yapraklarını dikip önlük yaptıkları zik­redilmektedir.[56][56]

I. Hz. Âdem (A.S.) Ve Hz. Havva’nın Konulduğu Cennet

Kur’ân-ı Kerim’de, Allah’ın Âdem ve Havva’ya Cennette yer­leşmelerini emrettiği belirtilmekte ancak bu Cennetin, âhirette iyilerin kalacakları Ebedîlik yurdu/Dârül-huld olan Cennet olup olmadığı konusunda ise açık bir ifade bulunmamaktadır. Bu yüzden bu Cennet hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Ehl-i Sünnet âlimlerinin ekseriyetine göre, Hz. Âdem ve Havva’nın konulduğu Cennet, âhirette iyi insanların konulacağı Cennettir.[57][57]Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.) Mirac’a çıkarıldığı gece semânın katlarında bulunduğu esnada gösterilmiş olan bu Cennet göktedir. Âdem ve Havva’ya “ihbitû/ininiz” diye emredilmesi de, bu Cennetin gökte olduğunu ortaya koymaktadır.

Ancak İslâm âlimlerinden bir kısmı, burada Cennet keli­mesinin Arapça lügat mânâsı olan bahçeyi ifade ettiğini ve bu Cennetin yeryüzünde bir bahçe olması gerektiğini düşünmüşler­dir. Bu görüşü ileri sürenler, görüşlerini ispat hususunda şu delilleri getirmişlerdir:

1.Âdem ve Havva’ya yasak konulması, bu Cennetin, âhi­re tte iyilerin mükâfatlan d ırılacağı Cennet olmadığını gösterir; çünkü orada herhangi bir yasak olmayacaktır.

2.Cennette isyan ve günah söz konusu olamaz; halbuki Â-dem ve Havva yasak ağacın meyvesinden yemek suretiyle suç iş­lemişlerdir.

3.Orası asıl Cennet olsaydı, orada kâfir bulunmazdı. Hal­buki oraya girerek o ikisini kandıran şeytan daha önce rabbinin emrine karşı gelip Âdem’e secde etmemiş ve bu yüzden küfre dü­şerek Cennetten kovulmuştu.

4.Kur’ân-ı Kerim’de bildirildiğine göre, âhiretteki Cennet ebedîlik yurdudur. Oraya girenler bir daha çıkmaz;[58][58]halbuki Âdem ve Havva oradan çıkarılmışlardır.

5.Âdem, yeryüzünde halife olması için yaratılmıştır ve ya­ratıldığı yer de yeryüzüdür. Eğer onun Cennette yaratılıp bir gü­nah dolayısıyla dünyaya indirildiği düşünülürse, bu onun yara­tılış gayesiyle çelişir. Eğer yeryüzünde yaratılıp Cennete yüksel­tildiği iddia edilecek olursa, iddia sahiplerine verilecek cevap Kur’ ân-i Kerim’de bu görüşü doğrulayacak bir delilin mevcut olmadığıdır.

Müslüman âlimlerden bâzıları da, bu konuda kesin bir so­nuca varılamayacağı düşüncesiyle tartışmaya girmekten ve gö­rüş belirtmekten kaçınmışlardır.[59][59]

Tevrat’a göre ise, Âdem ve Havva’nın konulduğu Cennet, yeryüzünün doğu kısmında, Aden’de bir bahçedir, yani bir dün­ya Cennetidir. Allah, korunması için Âdem’i bu bahçeye koyar, bahçenin her ağacından yiyebileceğini; ancak, hayat ağacı veya iyilik ve kötülüğü bilme ağacından yememesi gerektiğini, aksi takdirde öleceğini bildirir.[60][60]Daha sonra onun yalnızlığını gider­mek için kaburga kemiğinden Havva’yı yaratır.[61][61]

İ. Tevbelerinin Kabulü Ve Cennetten Yeryüzüne İndirilmeleri

Âdem (a.s.) ve Havva, Allah’ın emrine rağmen işledikleri hatâ yüzünden büyük bir pişmanlık içine düşmüşlerdi.[62][62]Bağış­lanmaları için Allah’a yalvarmaya başladılar:

“O ikisi, ‘Ey Rabbimiz! Biz, kendimize zulmettik. Eğer sen bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmez isen, şüphesiz hüsrana uğrayanlardan oluruz’dediler.[63][63]

Cenab-i Allah, Âdem ve eşinin tevbelerini kabul etti:

“Daha sonra Âdem, rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve , derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.[64][64]

Ancak Yüce Allah, tevbelerini kabul etmekle birlikte, işle­dikleri bu suç sebebiyle o ikisini, içinde bulundukları Cennetten yeryüzüne indirdi. Böylece, Allah’ın, Âdem’i yaratırken ona tak­dir ettiği yeryüzündeki halifelik görevi de fiilen başlamış oluyor­du. Çünkü Allah Teâlâ, onu yeryüzünde kendisine halife olmak üzere yaratmıştı. Âdem’in (a.s.) Cennetten yeryüzüne indirilme­sinin sebebi, her ne kadar şeytanın vesvesesine kapılarak bili­nen hatayı işlemesi olsa da, o her halükârda zamanı gelince yer­yüzüne gönderilecek, kendisine verilen bu ulvî görevi muhakkak surette yerine getirecekti. Bununla birlikte, yeryüzüne indirilme­sine kadar onun başından geçenler, onun nesli için önemli bir ibret sahnesi idi ve ilâhî bir hikmete dayanıyordu. Allah Teâlâ, onu ve neslini, yeryüzünde karşılaşabilecekleri bir takım hâdise­lere karşı hazırlıklı olmaları ve bilhassa şeytanın düşmanlığı konusunda uyanık bulunmaları hususunda uyarmış, ikisinin başından geçenlerle unutamayacakları bir ders vermişti. Bu tec­rübe, Âdem ve neslinin, gerçek düşmanları şeytanı iyi bir şekilde tanımalarını da sağlamıştı.

Allah Teâlâ, Cennetten çıkardığı Âdem ve eşine, nesillerinin belirli bir süre dünyada kalacaklarını, bu süre içinde dünyadan faydalanıp onu imar edeceklerini, bâzı meseleler yüzünden ara­larında anlaşmazlıkların çıkacağını, sonunda öleceklerini ve ye­niden diriltileçeklerini haber verdi. Ayrıca, insanlar arasından peygamber olarak seçeceği kişilerle, insanlara doğru yolu göste­receğini, göstermiş olduğu bu yola tâbi olanların kurtuluşa ere­ceklerini müjdeledi. Peygamberleri inkâr eden ve onlara gönderi­len emirleri yalanlayan kâfirlerin ise ebedî olarak Cehenneme atılacaklarını bildirdi:

“Allah buyurdu: Bir kısmınız, diğer bir kısmınıza düşman o-larak Cennetten inin. Yeryüzünde sizin için bir müddete kadar, yerleşme ve geçim imkânı vardır. Yine şöyle dedi: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve tekrar oradan diriltilip çıkarılacak­sınız.[65][65]

“Şeytan, onların ayaklarını kaydırıp haddi tecavüz ettirdi ve onları içinde bulundukları Cennet nimetlerinden çıkarttı. Bunun üzerine, ‘Birbirinize düşman olarak ininiz, sizin için yeryüzünde barınak ve belli bir zamana dek yaşamak vardır’ dedik. Daha sonra Âdem, rabbinden bir takım ilhamlar aldı ve derhal tevbe etti. Çünkü Allah tevbeleri kabul eden ve merhameti bol olandır.

Biz onlara, ‘Hepiniz oradan yeryüzüne inin. Tarafımdan size hidâyet geldiğinde, kim hidâyetime uyarsa, onlara bir korku yok­tur. Onlar, üzülmeyecektir de!’ dedik. İnkâr edip, âyetlerimizi ya­lanlayanlara gelince, işte onlar, cehennemliktirler. Orada ebedî olarak kalacaklardır.[66][66]

“Dedi ki: Bâzınız bâzınıza düşman olarak oradan inin! Artık benden size hidâyet geldiğinde, kim benim hidâyetime uyarsa, o sapmaz ve bedbaht olmaz. Kim de beni anmaktan yüz çevirirse, şüphesiz onun için dar bir geçim vardır ve biz onu Kıyamet günü kör olarak hasrederiz.[67][67]

Meseleye, Hz. Âdem ve Havva’ya verilen “oradan ininiz” em­rinin bir kovulma olmadığı; aksine yeryüzünde halife olarak ya­ratılmanın zarurî bir sonucu olduğu noktasından bakan Mevdu-dî, o ikisinin bir süre Cennette tutulmalarının imtihan sebebiyle olduğunu belirtir. Buna göre, tevbelerinin kabul edilmesinden sonra, Cennette kalmalarına izin verilemezdi.

Dolayısıyla dünyaya bir ceza olarak değil, yaratılış gayesi nedeniyle gönderilmişlerdi.[68][68]Çünkü Allah Teâlâ, onu yeryüzün­de halife yapmak için yaratmıştı ve O’nun iradesini engelleyecek bir şey de olamazdı.

Kur’ân-ı Kerim, Hz. Âdem (a.s.) ile Havva’nın yeryüzünün hangi yöresine indirildikleri hakkında bilgi vermemiştir. Tefsir, kısas-ı enbiyâ ve diğer tarih kaynakları ise, Yahudi kaynakların­dan bâzı bilgiler aktarmışlardır. Bu rivayetlere göre, yeryüzüne inmeleri emri verilince, Hz. Âdem (a.s.) Hindistan’daki Dehnâ, Büz dağı veya Serendib adasına; Havva ise Arabistan’ın Hicaz bölgesindeki Cidde’ye inmiştir. Adem (a.s.), Havva’yı aramak için Arabistan’a kadar gelmiş, ikisi Arafat’ta Müzdelife mevkiinde buluşmuşlardır. İlgili rivayetlerde, yılanın ve şeytanın nereye in­dirildikleri hakkında da bilgiler bulunmaktadır.[69][69]Bu rivayetlerin ciddî bir dayanağı yoktur. İbn Kesir’in dediği gibi, bunlar, “ka­ranlığa taş atmak, delilsiz ve mesnetsiz konuşmaktan başka bir şey değildir.”[70][70]

K. Hz. Âdem (A.S.)’ın Peygamberliği

Kur’ân-ı Kerim’de, Âdem (a.s.)’m Allah Teâlâ’dan vahiy al­dığı[71][71], Allah’ın ona hitap ederek sorumluluk yüklediği[72][72], tevbesini kabul edip doğru yola yönelterek seçkinlerden kıldığı bildirilmiştir. Bu âyetlerden birinde şöyle denilmektedir:

“Ama sonra rabbi onu rahmetiyle seçip ayırdı, Onun tevbesini kabul etti ve ona doğru yolu gösterdi.[73][73]

Peygamberliğinin kesin birer delili olan bu âyetlerden bi­rinde de, onun, Hz. Nuh, Hz. İbrahim hanedanı ve İmrân hane­danı ile birlikte âlemlere üstün kılındığı belirtilerek şöyle buyu-rulmuştur:

“Şüphesiz Allah, Âdem’i, Nuh’u, İbrahim ailesini ve İmran ai­lesini birbirlerinin soyundan olarak âlemlerden üstün kıldı. Allah, her şeyi çok iyi işiten, çok iyi bilendir.[74][74]

Sevgili Peygamberimiz de, ilk peygamberin Hz. Âdem oldu­ğunu söylemiştir.[75][75]

L. Hz. Âdem (A.S.)’In Nesli

Cenab-ı Allah, yeryüzüne indirdiği Âdem ve Havvâ^a nesil­lerini devam ettirecek çocuklar ihsan etti:

“Ey insanlar! Sizi tek bir candan yaratan, ondan eşini var eden ve her ikisinden de bir çok kadın ve erkek türetip yeryüzüne yayan rabbinizden korkun.”[76][76]

Rivayete göre, Âdem (a.s.) ile Havva’nın çocukları, her ba­tında, biri erkek öbürü kız olmak üzere ikiz doğuyordu. Bu şe­kilde, 20 batında 40 çocukları olmuştu.[77][77]Evlâdına peygamber olarak görevlendirilen Hz. Âdem (a.s.), gittikçe sayıları artan ve yeryüzünü imara çalışan neslini, Allah’tan aldığı emir ve yasak­lar doğrultusunda yönetiyordu.

Allah (c.c.) daha sonraları ise onun nesli arasından bâzı şahısları da yine kendisine elçi olarak seçti. Bu elçileri vasıtasıy­la insanlara emir ve yasaklarını ulaştırdı. Elçilerine ve onlara uyanlara kurtuluş vâdetti, onların düşmanlarını Cehennemle korkuttu.

İnsanlık tarihinin ilk dönemlerinden itibaren İnsanlar iki cepheye ayrıldılar. Bir tarafta peygamberler ve onlara uyanların temsil ettiği tevhid cephesi, diğer tarafta ise Allah’ı ve peygam­berleri inkâr edenlerin oluşturduğu küfür cephesi. Bu durumu ve Âdem kıssasını değerlendiren Elmalılı şöyle der:

“İşte yeryüzünde insanlığa ait hilâfetin oluş şekli bu iniş ve bu vaad ve vaîd ile beraber olmuştur. Ve bu sıfat Âdem’den evla­dına intikal edecek, bunu bilenler birinci kısımdan, yalanlayanlar ikinci zümreden olacaktır. Biri ilk fıtratın gereğine halef olacak, biri de geçici olan hatayı huy edinerek görünüşte Âdem’e, gerçek­te ise şeytana halef ve arkadaş olacaklardır. Şu halde, insan Kur’ân’ın bu kıssalarını iyi düşünmeli ve daima hatırında tutmalı­dır. Görülüyor ki, kıssanın sonunda beyanın ifade şekli, bütün Âdem oğullarını hedef almakta ve Âdem ile Havva burada âdeta nesilleriyle beraber bir cinsi temsil etmektedirler. “[78][78]

Cennette Hz. Âdem (a.s.)’a ve eşine musallat olarak onları günaha sevk eden ve böylece Cennetten çıkarılmalarına sebep olan şeytan, yeryüzünde de Âdem (a.s.) ve neslinin peşinde ola­cak ve onları günah ve yasaklara sevk edebilmek için elinden gelen gayreti gösterecektir. İnsanlar, Allah’ın emirlerini terk et­tikleri takdirde, onun iğvâsma kapılmaya son derece müsait hale gelirler ve çeşitli günahları işlerler. Bu bakımdan, Cennette Hz. Âdem (a.s.) ve eşine yasaklanan günah ağacı, insanlara yeryü­zünde haram kılınmış olan bütün fiil ve hareketleri temsil eder. Âdem (a.s.) ve eşinin bu yasağı çiğnedikten sonra pişmanlık duymaları ve tevbe kapısına sığınmaları da, günah işleyen in­sanlar için tevbe kapısının açık olduğunu gösterir. Ancak kıssa­dan da anlaşıldığı gibi, asıl olan Allah’ın gönderdiği peygamber­lere tâbi olup onların yolundan giderek şeytanın iğvâsmdan ko­runmaktır. Şeytana uyan ve onu rehber edinenlerin ise sonu felâkettir ve ebedî yurtları Cehennem olacaktır. Netice olarak, Hz. Âdem (a.s.) kıssası, insanoğlunun kıssasıdır; her insanın bundan ibret alması gerekir.[79][79]

M. Hâbil Kabil Kıssası

Kur’ân-ı Kerim’de, Hz. Âdem (a.s.)’in isimleri verilmeyen iki oğlunun[80][80]başından geçen önemli bir olay anlatılmıştır. Ehl-i Ki-tap’tan nakledilen rivayetlerde onların isimleri Hâbil ve Kabil ola-rak verilmektedir. Bu iki kardeş arasında geçen kıssa, Kur’ân-ı Kerim’de insanların ve bilhassa mü’minlerin ders alma­ları için anlatılmıştır.

Hâbil ile Kabil, iki kardeş olmakla birlikte ahlakî bakımdan tamamıyla farklı iki şahıstır. Hâbil iyiliği, hakka teslim olmayı, hakkaniyet ve takvayı temsil etmektedir. Kabil ise bencillik, ihti­ras, kıskançlık ve hakka isyan duyguları ile doludur. Kur’ân-ı Kerim, isimlerini vermediği bu iki kardeş arasında geçen önemli olayı, dar bir çerçevede anlatmıştır. Buna göre, iki kardeş Allah’a birer kurban sunmuş, ancak birinin kurbanı kabul edilirken diğerininki reddedilmiştir. Kardeşinin kurbanının Allah tarafın­dan kabul edilmesini çekemeyen Kabil, kıskançlık sonucu, as­lında hiç bir suçu olmayan kardeşi Hâbü’i öldüreceğini söyler. Hâbîl ise, bunda bir suçunun bulunmadığını, kurbanın kabul veya reddinin kendisiyle değil, Allah’tan korkmakla ilgili olduğu­nu açıklar ve kendisine saldıracak olursa, âlemlerin rabbinden korktuğu için asla karşılık vermeyeceğini hatırlatır ve şöyle der: “Ben isterim ki, sen, benim günahımı da, kendi günahını da yük­lenip Cehennem halkından olasın! Zâlimlerin cezası budur.” Bu haklı savunmasına rağmen Kabil onu öldürür; ancak onun ce­sedini ne yapacağına karar veremez. O esnada Allah tarafından gönderilen bir karganın yeri eşelediğini görür. Bundan dersini alır, kardeşinin ölüsünü Örtmek için bir karga kadar dahi ola­madığını söyleyip büyük bir pişmanlık ve vicdan azabına düşer. Kıssa Kur’ân-ı Kerim’de şöyle anlatılmaktadır:

“Ey Muhammed! Onlara Âdem’in iki oğlunun kıssasını hak-kiyle anlat Hani ikisi birer kurban sunmuşlar, birininki kabul edilmiş, diğerininki kabul edilmemişti. Kurbanı kabul edilmeyen ötekine, ‘Andolsun, seni öldüreceğim.’ deyince, kardeşi, ‘Allah an­cak kendisinden korkanların kurbanını kabul eder. Andolsun, e-ğer sen beni öldürmek üzere elini bana uzatırsan, ben seni öldür­mek için sana elimi uzatmam. Çünkü ben, âlemlerin rabbinden korkarım! Ben isterim ki, sen, benim günahımı da, kendi günahını da yüklenip Cehennem halkından olasın! Zâlimlerin cezası bu­dur. ‘ dedi.

Bunun üzerine kurbanı kabul edilmeyenin nefsi, kendisini kardeşini öldürmeye teşvik etti ve sonunda onu öldürdü. Böylece zarara uğrayanlardan oldu. Derken Allah, bir karga gönderdi, karga, kardeşinin cesedini nasıl gömeceğini ona göstermek için toprağı eşeliyordu. ‘Yazık bana, kardeşimin cesedini örtmek için, bu karga kadar olmaktan aciz kaldım,’ dedi, pişmanlık ve vicdan azabıyla çarpıldı.”[81][81]

Görüldüğü gibi, bir insanın, kendisine hiçbir kötülük yap­mayan sâlih ve muttaki kardeşini haksız yere öldürmesi gibi büyük bir cinayet, ilk olarak Kabil tarafından işlenmiştir. însan öldürmek büyük bir zulüm; neticesi de pişmanlık ve hüsrandan başka bir şey olmadığı halde, ne yazık ki bu, insanlar arasında, sürekli bir hâle gelmiştir. Menfaat duygulan veya Kabil’de oldu­ğu gibi kıskanma ve zarar verme arzusu, insanları bu çirkin işe sevk etmektedir.

Kur’ân-ı Kerim, iki kardeşin kıssasını bu dar çerçevede an­latmış, teferruata girmemiştir. Sahih hadislerde ise, buna ilâve olarak, insanlık tarihinde haksız yere adam öldürme âdetini baş­latan Kabil’in, Kıyamete kadar haksız yere adam öldürme suçu­nu işleyenlerin günahlarından da bir sorumluluk taşıdığı ifade edilmiştir. Peygamberimiz, şöyle buyurmuştur:

“Haksız yere Öldürülen her bir insanoğlunun kanından bir hisse, Âdem oğullarından öldürme fiilini ilk işleyene ayrılır. Çünkü O (Kabil), bu cinayeti âdet edinenlerin önderidir.”[82][82]

Tefsir ve tarih kitaplarında ise, Kur’ân-ı Kerim ve hadiste geçen bu bilgiler dışında, konu ile ilgili pek çok rivayet bulun­maktadır. Tamamına yakını Tevrat ve şerhlerinden nakledilmiş olan ve doğruluğuna dâir bir delil bulunmayan bu anlatımların bir kısmı özet olarak şöyledir:

Hz.Âdem (a.s.)’in çocukları, biri erkek biri kız olmak üzere hep ikiz doğardı. Böylece Âdem (a.s.)’in Havva’dan 20 batında 40 çocuğu oldu. Bir batında doğan erkek, kendi ikiziyle evlenemez, dolayısıyla diğer batınlarda doğan kızlardan biriyle evlenirdi. Kabil ile Hâbil’e kadar böyle devam etmiş ve bu hususta herhan­gi bir anlaşmazlık çıkmamıştı. Daha büyük olan Kabil ziraatla, Hâbil ise çobanlıkla meşgul oluyordu. Hz. Âdem (a.s.), Hâbil’i, Kabil’in ikizi olan kızıyla evlendirmek istedi. Ancak Kabil, insan­lığın başlangıcında sâdece Âdem’in çocukları için geçerli olan bu kurala uymak istemedi. İkizi olan kız kardeşinin, Hâbil’in ikizin­den daha güzel olduğunu söyleyerek, onunla evlenmek hakkının kendisinde olması gerektiğini savundu. Bunun üzerine Hz. Â-dem (a.s.), bu kızıyla evlenmek hakkının hangisine ait olduğunu belirlemek hususunda, o ikisinden Allah’a birer kurban takdim et-melerini istedi ve kimin kurbanı kabul edilirse onun haklı olacağını söyledi. Buna razı olan iki kardeş, Cenab-ı Hakk’a bi­rer kurban takdim ettiler. Hayvancılık yapan Hâbil, sürüsünde bulunan en semiz ve en güzel koçu (veya sığın) kurban ederken, zirâatla geçinen Kabil ise, kurban olarak, yanında bulunan eki­nin en kötüsünden bir demet başak takdim etmişti. Bu esnada gökten gelen ateş, Hâbil’in kurbanını yaktı, Kabil’in kurbanına ise hiç dokunmadı ve onu olduğu gibi bıraktı. Ateşin yakması, sunulan kurbanın kabul edildiğini gösteriyordu. Buna göre, Hâbil’in kurbanı kabul edilirken Kâbü’inki reddedilmişti. Bu ne­tice, Kabil’i kıskançlık ve düşmanlığa sevk etti. Bunda bir suçu olmayan Hâbil’i aşın derecede kıskandı ve ona düşman kesilerek onu öldüreceğini söyledi. Hâbil ise, kardeşine kurbanının red­dedilme sebebinin takvasızlığı olduğunu ve bunun kendisiyle alakasının bulunmadığını söyledi ve insan öldürmenin kötülü­ğünü ve bunun acı sonunu hatırlattı. Ayrıca kendisinin böyle bir şeyi asla yapmayacağını belirtti; ancak bütün çabasına rağmen, Kabil’i bu kararından vazgeçiremedi. Kabil, onu öldürmek için peşine düştü. Kendisinden korkarak dağların tepesine kaçan kardeşini, bir gün, koyunlarının başında uyurken yakaladı ve bir taşla başını ezerek öldürdü.

Onu Öldürdükten sonra, cesede ne yapılacağını bilemediği için öldürdüğü yerde olduğu gibi bırakmıştı. Cesedin etrafında yırtıcı kuşlar ve hayvanların dolaştığını görünce, parçalamala-nndan korkup cesedi sırtına aldı ve 40 gün boyunca oradan o-raya taşıdı. Hatta yüz sene taşıdığını bildiren rivayetler vardır. Bu müddet zarfında kuşlar ve yırtıcı hayvanlar cesedi yiyebilmek için onun etrafında dönüp-dolaştı.

Kabil’in daha önce beyaz olan teni, kardeşini öldürünce simsiyah kesildi. Babası Âdem, kardeşinin nerede olduğunu so­runca, onu tersledi ve kardeşinin çobanı olmadığını söyledi. Bu olaydan sonra yüz yıl daha yaşayan Âdem, bu bir asırlık uzun süreyi matem içinde geçirdi; hattâ bir defa olsun gülmedi.

Bir rivayete göre de, kardeşini öldüren Kabil, babasından kaçarak Yemen’deki Aden’e gitmişti. Burada karşısına çıkan şey­tan, ona, Hâbil’in takdim ettiği kurbanın ateş tarafından yenile­rek kabul edilmesinin, onun ateşe tapmasına bağlı olduğunu, dolayısıyla arzusuna ulaşmak istiyorsa kendisinin de ateşe tap­ması gerektiğini söyledi. Bunun üzerine Kabil, bir ateşgede yaptı ve ateşe tapmaya başladı. Böylece katillerin öncüsü olduğu gibi ateşe tapanların da öncüsü oldu.[83][83]

Kardeşini öldüren Kabil, geçtiği gibi, cesede ne yapılması gerektiğini bilmiyordu. Allah tarafından gönderilen iki kardeş karga, onun önünde dövüştüler ve biri diğerini öldürdü. Ardın­dan bir çukur eşti ve ölü kargayı oraya gömdü. Onu gören Kabil, kardeşinin cesedini defnetti. Başta söylediğimiz gibi, bu rivayet­lerin doğruluğu sabit değildir. Önemli bir kısmının hayal gücü­nün ürünü olduğu kesindir.[84][84]
[1][1]Hz. Âdem’in İsminin geçtiği âyetler şunlardır: Bakara süresi, 2/31, 33, 34, 35, 37; Âl-i İmrân sûresi, 3/33,59; Mâide sûresi, 5/27; A’râf sûresi, 7/11, 19, 26, 27, 31, 35, 172; îsra sûresi, 17/61, 70; Kehf sûresi, 18/50; Meryem sûresi, 19/58; Tâhâ sûresi, 20/115, 116, 117, 120, 121; Yâsîn süresi, 36/60.

[2][2]Abdülvahhâb en-Neccâr, Kasasul-enbiyâ, Kahire 1934, s.13.

[3][3]A’râf sûresi, 7/26-27.

[4][4]A’râf sûresi, 7/31.

[5][5]Nisa süresi, 4/1.

[6][6]Zümer sûresi, 39/6.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 72-73.

[7][7]Al-i imrân sûresi, 3/59.

[8][8]Araf sûresi, 7/12; İsra sûresi, 17/61; Mü’minun sûresi, 23/12; Secde sûresi,32/7; Sâd sûresi, 38/76.

[9][9]Saffât sûresi, 37/11.

[10][10]Mü’minun sûresi, 23/12.

[11][11]Hicr sûresi, 15/26, 33; Rahman sûresi, 55/14. Âdem’in süzme çamurdan yara­tıldığını bildiren âyette, onun neslinin yaratılışının safhaları ise şu şekilde açık­lanmıştır:

“Andolsun ki, insanı süzme çamurdan yarattık. Sonra onu sağlam bir karar­gâhta nutfe hâline getirdik. Sonra nutfeyİ alâka yaptık. Peşinden alâkayı bir küçük et parçası yaptık, bu bir çiğnemlik etten kemikler yarattık, kemiklere de et giydir­dik. Sonra onu başka bir yaratışla insan yaptık. Yaratanların en güzeli olan Allah ne uludur!” Mü’minun sûresi, 23/12-14.

[12][12]Bu rivayet için bkz. Ebu Davud, Sünnet, 160; Tirmizî, Tefsir, 2/1; Ahmed b. Hanbel, Müsned, IV, 400, 406.

[13][13]Ebu Davud, Salât, 79; Tirmizî, Cum’a, 1; İbn Mâce, İkâmetü’s-salât, 79; Cenâiz, 65; Dârimî, Salât, 206.

Tevrat’a göre de, İnsan, diğer bütün varlıklardan sonra, yaratılışın altıncı günü, yani Cuma günü yaratılmıştır (Tekvin, 1/1-2 ).

[14][14]Âdem’in yaratılışı hakkında toplu bilgi için bkz. Süleyman Hayri Bolay, “Âdem”, DÎA, I, 358-359.

[15][15]Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 73-74.

[16][16]Buradaki halifelik veya vekillik, Merhum Elmalılı’mn ifadesiyle, asıl görevlinin geçici bir süre için görev mahallinden ayrılmasından veya herhangi bir sebeple âciz düşmesinden değil, sırf asılın vekiline bir şeref bahşederek lütufta bulunma­sından doğan bir görev idi {Hak Dini Kuran Dili, I, 259).

[17][17]Bakara sûresi, 2/30.

[18][18]Bakara sûresi, 2/31-33.

[19][19]îbn Haldun, el-Iber, Beyrut 1399/1979, II, 4 vd. Bu hususta bkz. Bolay, “Âdem! DİA, I, 359.

[20][20]Bkz. Taberi, Tefsir, I, 199-200; Kurtubî, el-Câmi’ H-ahkâmi’î-Kurân (Tefsir], (nşr. Ahmed Abdülâlim el-Berdûnî), Kahire 1373, I, 263-274; Zemahşerî, el-Keşşaf an-hakâiki’t-tenzil {Tefsir), Beyrut ts., I, 271; Abdülğanİyy er-Râhicî, Âdem (a.s.), Ka­hire ts., s. 63.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 75-78.

[21][21]Kehf sûresinin 50. âyetinde İblis hakkında şöyle denilmektedir:

“Hani biz meleklere, ‘Âdem’e secde edin,’ demiştik, îblis hariç olmak üzere, onlar hemen secde ettiler. îblis, cinlerdendi; rabbinin emrinden çıktı. Şimdi siz, beni bırakıp da onu ve soyunu mu dost ediniyorsunuz? Oysa onlar sizin düşmanlan-nızdır. Zâlimler için bu ne fena bir değişmedir!”

İblis’in melek veya cin olduğu hakkında iki görüş mevcuttur. Müfessirlerden bâzıları, âyetteki istisnayı deül göstererek, îblis’in meleklerden olduğunu ileri sürmüşlerdir. Diğer mûfessirler ise, buradaki İstisnanın “münkatı”‘ istisna oldu­ğunu, dolayısıyla, istisna edilen şeyin diğerlerinden farklı olması gerektiğini söy­leyerek İblis’in melek değil cin olduğu görüşünü savunmuşlardır. Hasen-i Basrî,

Katâde ve Zemahşerî bu görüştedirler. Bu görüşü tercih ettiğini söyleyen zama­nımız müfessirlerinden Sâbûnî, dayanak olarak şu delilleri getirmiştir:

1.”Onlar, Allah’ın kendilerine emrettiği şeylere karşı gelmezler.” (Tahrim sûre­si, 66/6) mealindeki âyetten de anlaşıldığı gibi, melekler isyandan münezzehtir. Halbuki İblis, Allah’ın emrine karşı gelerek isyan etmiştir.

2.Melekler nurdan, İblis ise ateşten yaratılmıştır. Dolayısıyla yaratılışları da farklıdır.

3.Meleklerin zürriyeti yoktur. Halbuki, “Şimdi siz, beni bırakıp da onu (İblis’i) ve onun zürriyetini mi dost ediniyorsunuz?” (Kehf sûresi, 18/50) mealindeki âyette de ifâde edildiği gibi İblis’in zürriyeti vardır.

4.”İblis cinlerdendi. Rabbi’nin emrinden dışan çıktı.” (Kehf sûresi, 18/50) mealindeki âyette, îblis’in cinlerden olduğu açık bir şekilde İfâde edilmiştir. Sâbûnî, Allah’ın bu sözünün tek başına dahi, bu konuda hüccet ve delil olarak yeteceğini söyler [Safuetü’t-tefûsİr, trc. Sadreddin Gümüş-Nedim Yılmaz, İstanbul 1995, I, 89; en-Nübüuue, 120 vd.).

İblis’in melek olmadığını kabul etmek, meleklere verilen secde emrinin onu niçin ilgilendirdiği sorusunu akla getirmektedir. Neccâr, bu muhtemel soruya şöyle cevap vermiştir: “Bu sorunun cevabı, Allah’ın bu emri, Âdem’e ruh üfürül-düğü sırada orada hazır bulunanların tamamına vermiş olduğu şeklindedir. Ora­da bulunanların kahir ekseriyeti melek olduğu için, Allah, sâdece onları zikrede­rek, huzurunda bulunanların tamamını kastetmiştir. Dolayısıyla İblis de, melek

olmadığı halde, bu emrin muhatapları arasındadır [Kasasu’l-enbiyâ, 20-21).

[22][22]Bakara sûresi, 2/34. İlgili âyetlerde Allah’ın emri üzerine meleklerin derhal Âdem’e secde ettiklerinin bildirilmesine rağmen, bâzı tefsir ve tarih kitaplarında, Ibn Abbas’a atfen bunun zıddına bir rivayet nakledilmiştir. İlgili âyetlerle açık bir tezat teşkil eden, aynı zamanda İslâmın melek anlayışına da aykırı olan ve uy­durma olduğu açıkça anlaşılan bu rivayete göre, güya, secde emrini İlk olarak a-lan meleklerin tamamı, Allah’ın emrini dinlememişler ve bu yüzden yakılarak ce­zalandırılmışlardır. Secde emrinin muhatabı ikinci ve üçüncü grup melekler de, aynı şekilde Allah’ın emrine karşı gelmişler ve bu yüzden yakılmışlardır. Ancak dördüncü grup itaat ederek secdeye kapanmış, içlerinden yalnız İblis secdeden kaçınmıştır (Bu rivayetler için bkz., Taberi, Tefsir, XIV, 31, Taberî, tarihinde ise, (I, 44) üçüncü grubun secde ettiğini nakletmiştir).

[23][23]Hicr sûresi, 15/28-31.

[24][24]İblis’in bu secde anına kadar meleklerle birlikte bulunması, henüz nefsine ve duygularına dokunacak bir imtihana tâbi tutulmamış olmasıyla da izah edilmiş­tir. Buna göre, Önceden İblis’i ilgilendiren durumlar, ona verilen emirler veya ya­saklar onun İstek ve eğilimleri doğrultusunda gerçekleşmiş, bu yüzden onun nef­sine mî, yoksa Allah’a mı itaat ettiği hususu anlaşılmamıştır. Ne zaman ki, Allah Teâlâ, Âdem’i yaratmış, meleklere ve onlarla birlikte bulunan tbiis’e Âdem’e secde etmelerini emretmiş, işte bu İmtihan, tblis’in duygularına dokunmuş ve onun iç­yüzünü ortaya çıkarmıştır. Onun önceki itaatinin, ilâhî emir ile nefsinin emrinin çatışmamasına bağlı olduğu anlaşılmıştır. Buna göre, gerçekte tblis, önceden de, Allah’a değiİ kendi nefsine tapıyordu. Neye tapmakta olduğunu ortaya çıkaracak ilk imtihanında bunu açığa vurdu, kibri ve kıskançlığı yüzünden Allah’ın emrine itaatten kaçındı ve isyan etti.

Allah’tan kendisine Kıyâmet’e kadar süre tanımasını istemesinden, İblis’in, verilen emre isyanı sebebiyle küfre düşmekle birlikte, Allah’ı ve Kıyâmet’i inkâr etmediği anlaşılmaktadır.

Âdem’e secde emri, İblis’in/şeytanın içyüzünü ortaya koyan ve onu melekler­den ayırdeden bir imtihan olurken, insanları saptırmak hususundaki dileğinin kabul edilmesi ve Kıyamete kadar bırakılması da Hz. Âdem ve soyu hakkında bir imtihan olacaktır (Bu konuda bkz. Elmalıh, IV, 17-20 ).

[25][25]Isra sûresi, 17/61-65.

[26][26]Hicr sûresi, 15/33-43.

[27][27]A’râf sûresi, 7/11-18.

[28][28]Sâd sûresi, 38/71-85.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 78-83.

[29][29]Mevdûdî, Tefhim, II, 15.

[30][30]Isra süresi, 17/70.

[31][31]Tin sûresi, 95/4.

[32][32]A’râf suresi, 7/179.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 83-84.

[33][33]Nisa süresi, 4/1.

[34][34]A’raf sûresi, 7/189.

[35][35]Zümer süresi, 39/6.

[36][36]Buhâri, Nikah, 79-80; Müslim, Radâ, 65; Tirmİzî, Talâk, 12; İbn Mâce, Taharet, 77; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 228, 449. Bu konudaki hadislerden birinde Rasül-i Ekrem (a.s.), şöyle demiştir: “Kadınlara iyi davranmanızı tavsiye ediyo­rum; vasiyetimi tutunuz. Zira kadınlar kaburga kemiğinden yaratılmışlardır. Bu kemiğin en eğri kısmı üst tarafıdır. Eğer sen eğri kemiği doğrultmaya çalışırsan onu kırarsın. Kendi haline bırakırsan öylece kalır ve o haliyle görevim yerine getirir. Öyleyse kadınlar hakkındaki tavsiyemi tutunuz.” (Buhâri, Enbiyâ, 1, Nikah, 80; Müslim, Radâ, 60).

islâm âlimlerinin ekseriyeti, bu hadise dayanarak, Havva’nın Hz. Âdem’in kaburga kemiğinden yaratıldığını kabul etmişlerdir. Ancak, bâzı âlimler, bu hadi­sin, kadınların ruhî hassasiyetine ve hırçınlığına işaret eden mecazî bir ifade ola­bileceğine dikkat çekmişler ve Hz. Peygamber’in bu sözüyle, kadının yaratılışına dair biyolojik bilgi vermekten ziyâde, kadınlarla nasıl geçinmek gerektiğini anlat­tığını düşünmüşlerdir (Bkz. Riyazü’s-sâlihîn Tere.(açıklamalar), II, 318; Harman, Havva”, DİA, XVI, 544; Muhammed Vasfı, el-rtibaâtü’z-zemenî vel-‘akâidî bey-nel-enbiyû ve’r-rusül, Beyrut 1418/ 1997, s. 24).

[37][37]Bu rivayetler için bkz. Tekvin, 2/18-23; 3/20; Taberî, Tefsir, I, 229/230; Tarih, I, 52-53; Salebi, Amisü’-l nıecâlis, Beyrut 1405/1985, s.29.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 84-85.

[38][38]Mevdûdî, Tefhim, I, 65.

[39][39]Bakara, 2/35.

[40][40]Tâhâ sûresi, 20/117-119.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 85-86.

[41][41]A’raf, 7/20-21.

[42][42]Tâhâ süresi, 20/120.

[43][43]Tevrat’a göre ise, önceden kapalı olan gözleri isyanları yüzünden açılınca çıplak olduklarım görürler ve incir yaprağıyla avret yerlerini örtmeye çalışırlar (Tekvin, 2/7).

[44][44]A’râf sûresi, 7/22.

[45][45]Tâhâ sûresi, 20/120-121.

[46][46]Ancak, bâzı hadis kaynaklarında, “Şayet Havva Adem’e hıyanet etmeseydi (şey­tana kamp kocasına bu yasağı işlemeye ikna etmeseydi), kadınlar, asîâ kocalarına hainlik etmezler, onları benzen hatalara sürüklemezlerdi, “anlamında bir hadis

nakledilmiş bulunmaktadır (Bkz. Buhâri, Enbiyâ, 1, 25; Müslim, Radâ, 62-63; Ahmed b. Hanbel, Müsned, II, 304, 315, 349).

Hadis yorumcuları, Peygamberimiz’in, bu sözüyle, Havva’nın ilk günahtaki rolünü kastettiğini düşünmüşlerdir. İbn Hacer el-Askalânî, kanâatini şöyle ifâde etmiştir: “Havva, şeytanın kendisine şirin gösterdiği şeyi kabul etmiş ve kendisi de bunu Âdem’e şirin göstermiştir. İşte hadisteki hıyanetin anlamı budur.” [Fethul-bdri (Hatîb), VI, 424). Bu ve benzeri yorumlara göre bu hadis, Hz. Havva’nın şah­sında kadınların daha kolay ikna edilebildiğini gösterdiği gibi, -yaygın görüşe gö­re o sırada henüz peygamberlik görevi verilmemiş olsa da- Yüce Allah’ın peygam­berlik mertebesine lâyık gördüğü Âdem’in şahsında erkeklerin de kandmlabıldi-ğini ortaya koymaktadır. Buna İlâve olarak, onun kandırılmasında asıl olan şey­tanın vesvesesinin yanında hanımının teşviklerinin de etkili olduğuna işaret et­mektedir. Dolayısıyla, bu hadisi, Yahudi-Hıristiyan geleneğindeki Havva’yı ayartı­cı ve baştan çıkarıcı bir varlık olarak gösteren ve onun şahsında kadını aşağıla­yan rivayetlerin bir yansıması olarak görmeye gerek yoktur. Böyle olmakla birlik­te, zamanımız âlimlerinden bâzıları, hadis olarak nakledilen bu sözün, îslâmî an­layışa ters düştüğünü ve asla Rasülullah’a ait olamayacağını ileri sürerek, onun Tevrat’tan nakledildiğini iddia etmişlerdir (Muhammed Gazâlî, Fakihlere ve Muhaddislere göre Nebevi Sünnet, trc. Ali Özek, İstanbul 1992, s. 280-281, 286).

Mevdûdî de, Kurân-ı Kerim’de şeytanın bir yerde Âdem’e, iki yerde de İkisine birlikte vesvese verdiğinin bildirilmiş olmasını, Tevrat’ta geçen şeytanın önce Havva’yı kandırdığı, sonra da onun vasıtasıyla Âdem’i yoldan çıkardığı şeklindeki rivayetin yanlışlığını ortaya koyduğunu ve iki kutsal kitap arasındaki bu farkın aynı zamanda iki din mensuplarının kadına bakışını, yâni Yahudiliğin kadını a-şağüamasına karşılık, îslâmın kadına büyük değer verdiğini gösterdiğini söyle­miştir [Tefhim, II, 21).

Tefsir, kısas-ı enbiyâ ve tarih kitaplarında, Kuran ve hadislerde bulunmayan pek çok rivayet yer almaktadır. Bu rivayetlerin neredeyse tamamında, şeytanın önce Havvây kandırdığı, onun vasıtasıyla da Âdem’i yoldan çıkardığı belirtilmek­te ve onları nasıl tuzağa düşürdüğü farklı şekillerde anlatılmaktadır. Kaynağı bü­yük Ölçüde İsrâiliyyât olan bu rivayetlerin bir kısmı İçin bkz. Aydemir, Peygam­berler, 27-29.

[47][47]Harman, “Havva”, DÎA, XVI, 545.

[48][48]Yuhannanın Vahyi, 12/9.

[49][49]Tekvin, 3/1-6, 17. islâmî kaynaklar, gerek Tevrat’tan gerekse Ehl-i Kitab’m elin­deki diğer metinlerden, bu hususta pek çok rivayet daha aktarmışlardır. Bu riva­yetlere göre, Cennetten kovulmuş olan şeytan, Cennetteki Âdem ve Havvâ^a ves­vese vermek için bir yılan şeklinde veya bir yılan aracılığıyla, yılanın karnına veya ağzına girerek ya da başka bir hayvan suretinde bekçilere hissettirmeden Cenne­te sokulmuştur (Bu rivayetlerin geçtiği yerler hakkında bkz. Aydemir, Peygamber­ler, 24, Dn. 22-28).

Müfessirlerin ekseriyeti bu tür rivayetleri uygun görmemişler, bu konuda başlıca üç ihtimal üzerinde durmuşlardır: Bâzı müfessirlere göre, şeytan, Yüce Allah’ın vermiş olduğu bir kuvvet ile, yerden göğe veya Cennete vesvese ulaştıra­bilmiştir. Hasen-i Basri bu görüştedir. Diğer bazıları İse, Âdem ile Havva’nın ba­zen Cennetin kapısına yakın geldiklerini, dışarıdan onları gözeten İbÜs’in, tam bu esnada yakınlarına giderek ikisine vesvese verdiğini ileri sürmüşlerdir. Âdem ile Havva’nın konulduğu Cennetin yeryüzünde olduğu kanaatinde olan müfessirler için İse böyle bir meselenin söz konusu olmayacağı açıktır (Bu görüşler için bkz. Elmalılı, IV, 24-25).

[50][50]Tâhâ süresi, 20/120.

[51][51]A’râf süresi, 7/20.

[52][52]İbn Kesir, Tefsir, Beyrut 1405; I, 80.

[53][53]Bu rivayetler hakkında bkz. Abdullah Aydemir, Tefsir’de Isrâüiyyât, Ankara 1979, s.256-257; Peygamberler, 25-26.

[54][54]Elmalılı, i, 276.

[55][55]Tâhâ süresi, 20/121.

[56][56]Tekvin, 3/7.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 86-91.

[57][57]Elmahlı, I, 275.

[58][58]Hicr suresi, 15/48.

[59][59]Bu konuda bkz. Bolay, agm., 36 vd. ; Talât Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Ankara, 1984, I, 96; Süleyman Ateş, Yüce Kur’ân’ın Çağdaş Tefsiri, İstanbul, 1988, I, 146-147; Muhammed Vasfı, 26-32.

[60][60]Tekvin, 2/9-17.

[61][61]Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 91-93.

[62][62]Ehl-İ Sünnet âlimlerinin ekseriyeti, Âdem İle Havva’nın işlediği suçun bir günah olduğunu, yani o İkisinin kendileri için konulan yasağı çiğneyerek ilâhî emre kar­şı geldiklerini ve bu yüzden âsi olduklarını kabul etmişlerdir. Ancak, bâzıları, Tâhâ sûresinin 115. âyetinde geçen “Andolsun ki biz, daha önce Âdem’e emir vermiştik; ancak o, unuttu ve biz onu azimli bulmadık.” mealindeki ifadeye daya­narak, Âdem’in yasak ağaca kasıt olmaksızın unutup dalgınlıkla yaklaştığını be­lirtmişlerdir. Ayrıca Müslüman âlimlere göre bu hadise, Âdem’in Cennette bulun­duğu sırada, henüz peygamber olarak görevlendirilmesinden önce yaşanmıştır. Onun kasıtsız olarak işlediği bu hatâ, tevbe etmesi üzerine Allah tarafından ba­ğışlanmış, yeryüzüne indirilmesinden bir süre sonra da kendisine peygamberlik verilmiştir (İslam âlimlerinin bu konudaki görüşleri için bkz. Bolay, agm., 362).

Âdem ile Havva’nın başından geçenler, hata, pişmanlık, tevbe, tevbenin Allah tarafından kabulü ve affedilme merhaleleri bakımından insanlık tarihinin bir hü­lasası gibidir. Ancak Hıristiyanlar, bunlardan çok farklı bir netice çıkarmışlardır. Onlara göre, Hz. Âdem, yasak ağacın meyvesinden yemekle büyük bir günah iş­lemiş ve bu yüzden Allah’ın gazabına uğramıştır. Onun bu günahı Kıyamete ka­dar doğacak her çocuğa geçer. Dolayısıyla Hıristiyanlar, yeni doğan çocukların bu aslî günahtan temizlenerek kurtulmasının ancak vaftiz edüme ile mümkün oldu­ğuna inanırlar ve bu sebepie çocuklarını vaftiz ederler.

fnciller’de belirtildiğine göre insanlık, İsa’nın (a.s.) gelişine kadar Âdem’in işlediği bu günahın vebalini taşımıştır. İsa, beşeriyeti bu günahtan kurtarmak i-çin gönderilmiş ve çarmıha gerilerek kanı ve canıyla bu günahın kefaretini öde­miştir (Bkz. Okiç-Cerrahoğlu, Tefsir, 1, 102).

[63][63]A’raf sûresi, 7/23.

[64][64]Bakara sûresi, 2/37.

[65][65]Â]-i İmran sûresi, 7/24-25.

[66][66]Bakara, 2/36-39.

[67][67]Tâhâ sûresi, 20/123-124.

[68][68]Tefhim, I, 67.

[69][69]Bu haberler İçin bkz. Taberî, Tarih, I, 60; Sa’lebî, 20 -21; İbnül-Esir, el-Kâmilfi’t-târîh, (nşr. Tornberg), I, 36-37; Aydemir, Peygamberler, 30-31.

[70][70]İbn Kesir, Tefsir, IV, 374. Taberî de, bu rivayetlerde anlatılanları ispat edecek delillerin bulunmadığım söylemiştir [Tarih, I, 60).

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 93-96.

[71][71]Bakara sûresi, 2/37.

[72][72]Bakara süresi, 2/33, 35; A’raf sûresi, 7/19; Tâhâ sûresi, 20/117.

[73][73]Bakara sûresi, 2/37; Taha süresi, 20/122.

[74][74]Âl-i İmran sûresi, 3/33-34.

[75][75]Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 178, 179, 265; Taberi, Tarih, I, 75.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 96.

[76][76]Nisa sûresi, 4/1.

[77][77]Salebi, 43.

[78][78]Elmalılı, I, 279-280.

[79][79]Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 97-98.

[80][80]Bâzı müfessirler, rivayetlerde Hâbil ve Kabil isimlerini taşıyan bu iki kardeşin, İsrâiloğullari’ndan İki şahıs olduğu görüşünü ileri sürmüşlerdir. Hasen-İ Basrî’ye dayandırılan bu rivayete göre, yeryüzünde ilk ölen insan Hz. Âdem’dir

Ancak bu görüş, çok zayıf bir görüş olarak kalmıştır. Âyetlerin böyle anlaşıl­ması neredeyse imkânsız görülmüştür. Çünkü hadislerde Âdem’in iki oğlu ara­sında yaşanan bu olayın aynı zamanda ilk öldürme fiili olduğu belirtilmiştir. Yer­yüzünde ilk öldürme olayının, İsrailoğulları’ndan çok önce meydana geldiği de tartışılmaz bir gerçektir (bu konuda bkz. Taberi, Tarih, 1,72; İbnül-Esir, I, 45; Reşid Rıza, Menar, VI, 342; Aydemir, Peygamberler, 40).

[81][81]Mâİde sûresi, 5/27-31.

[82][82]Tecrid-i Sarih Tercemesi, IX, 83.

[83][83]Taberî, Tarih, I, 82.

[84][84]Hâbil -Kabil kıssası hakkında nakledilen bu Isrâilî haberlerin geniş bir özeti ve değerlendirilmesi için bkz. Aydemir, Peygamberler, 37-41.

Prof. Dr. İsmail Yiğit, Peygamberler Tarihi, Kayıhan Yayınları: 98-102.

BAŞARININ PRENSİPLERİ

VERİMLİ ÇALIŞMA

Herkes, cemiyet içindeki yeri ve ödevi ne ise onu en iyi bir şekilde yapmaya çalışmalıdır. Topluca ilerlemek ve yükselmenin tek çıkar yolu budur.

İdealist kişi kendisini yetkili ve kaliteli bir eleman olarak yetiştirmelidir. Bu özel bir mesele olduğu kadar bir cemiyet görevi ve borcudur.

Fakat bir çok insan çalışma düzenine alışmış ve ruhen onu benimsemiş değildir. Üstelik onun çalışma yolları üzerinde bir çok engeller de sıralanmıştır.

Başarı ve Çalışmanın Düşmanları

Başarı ve çalışma yolundaki ilk ve en önemli düşman tembelliktir. Bunun kaynağı, Başkası değil bizzat kendimiz, kendi nefsimizdir.

Tembellik insanın karşısına çıkıp da mertçe savaşan bir düşman değildir; bilakis eski peri masallarındaki varlıklar gibi şekilden şekile girerek, binbir hile kullanarak sinsice çalışır. Tehlikesinin büyüklüğü de buradan doğmaktadır.

Tembellik bedenî bir arızadan doğuyorsa bunun ilacını hekimler bilir; ruhî bir gevşeklik, üşengeçlik, hoppalık ve havâîlik şeklinde ise bunun üzerinde önemle durmak gerekir.

Başarı ve çalışmanın diğer bir düşmanı ise, kötü arkadaşlardır. Bu engel de sinsi ve maskelidir; dost ağzı kullanır, seni esirger ve yardımına koşar gibi görünür.

Zaten tembellik de çoklukla kötü arkadaş telkinleri ile başlar, zamanla îtiyat haline gelir ve içimize yerleşir.

Arkadaşın kötüsü çalışandan rahatsız olur; kazanılan başarıları küçümsemek ve alaya almak suretiyle adeta intikam alır.

Bu felsefeyi veren kitapları da kötü arkadaş grubuna sokabiliriz.

Başarı ve çalışmayı engelleyen daha başka faktörler de vardır. Bunları kısaca: Eğlencelerin bolluğu, bozuk millî eğitim sistemi, kötü hoca, çalışanın mükâfatlandırılmaması, kestirme fakat gayrimeşrû kazanç ve yükselmek yollarının tıkanması… vs. olarak sıralayabiliriz.

Ahlâkî İrade

Çalışma ve başarının karşısına dikilen bütün engeller genellikle, iradeli olmakla aşılabilir. İnsan zekâ ve bilgisi ile değil, iradesi ile yükselir. Yüksek insanlar hep sağlam irade sahibi kimselerdir.

Hergün biraz daha gayret sarfederek gayemize doğru yılmadan ilerlemeliyiz. Devamlı ve muntazam çalışmalarla, zamanla büyük başarılar elde edilebilir.

Okulların bilgi vermek kadar, bu büyük zihnî gücün de terbiyesine yönelmeleri gerekir.

Yalnız iradenin kör bir kuvvet olarak kullanılması düşünülemez. İrade ilâhî ve insânî ülkülere, ahlâk ve fazilete göre yönlendirilmelidir ki biz buna “ahlâkî irade” diyoruz.

Çalışmanın Şartları

Çalışmanın, bedenî, hissî, haricî ve aklî olmak üzeri dört şartı vardır.

Bedenî şart, sağlık ve sağlamlıktır. Herhangi bir uzvumuzda bir ağrı, rahatsızlık veya anormallik varsa çalışma aksar. Çalışmak için istirahatın önemi büyüktür. Bu bakımdan her gün normal ölçüde uyumalı; aşırı yorgunken çalışmayı zoraki başlatmamalıdır. Sıhhatin korunmasında ve rahatsızlıkların tedavisinde ihmalkâr davranmamalıdır.

Çalışmanın hissî şartı, sevmek ve içten arzu ederek yapmaktır. İşin sonundaki huzur ve başarı çalışmanın bir nevi makâfatıdır. Yapmayı mecbur olduğumuz bir işi angarya olarak değil tıpkı bir spor gibi düşünmek suretiyle sevekek yapmalıyız.

Çalışmada haricî şart ise, bulunduğumuz yerin ve diğer maddî durumların elverişli olmasırdır. Işık düzeni bozuk, gürültülü, kalabalık yerler çalışma için uygun değildir. Bununla beraber bu dış şartlara fazla önem vermek de doğru olmaz; çünkü ideal harici şartlar her zaman herkes tarafından sağlanamayabilir.

Çalışmanın aklî şartı ise, onun metodunu bilmektir. Yani çalışmayı bir sisteme bağlamak lâzımdır. Metodsuz, sistemsiz çalışma, büyük güç ve zaman israfına yol açar, verimsiz olur; sonuç olarak da insanı bezdirir.

Descartes, insanlar arasındaki gerilik ve ilerilik farkının, sanıldığı gibi akıl ve iz’anca farklılıklarından değil, metodlu ve rasyonel çalışıp çalışmamalarından ileri geldiğini söyler.

Birçok ülkelerde yüzlerce mütehassıs daha verimli çalışma konusuna eğilmekte ve çeşitli eserler yayınlamaktadır.

Çalışma ve iş başarma konusunda en mühim prensip, sadece o işin bitirilmiş olması değil aynı zamanda, mümkün olduğu kadar az enerji sarfıyla, mümkün olan en çok verimi elde etmektir.

Çalışmanın Metodu

Hayat, okuldaki tahsilden farklıdır. Burada nasıl ve ne vakit çalışmanız lâzım geldiğini söyleyecek kimse bulunmayabilir. Muvaffakiyet arzu eden şahsın, yolunu kendisinin çizmesi, işini bizzat kendisinin düzenlemesi gerekir.

İdealist insan, her şeyden önce çalışmalarını, herhangi bir iş veya memuriyetin muayyen saatlerdeki mesaisi gibi mecburî telakkî etmelidir.

Önce, bir haftalık çalışmaların plânlanması uygun olur. Bunun için her gün sabah 05’den 24’e kadarki saatlerde ne yaptığınızı, bir hafta boyunca, bir yanı saatler bir yanı günler yazılı bir cetvele işleyin!

Bir hafta sonra uyku, yemek, sınıf ve laboratuvar, mesleki mecburî çalışmalar, dinlenme gibi kısımları tarayın, boş kalan yerlere çalışmak istediğiniz konuları yerleştirin.

Böylece plânlanmış muayyen saatlerde çalışmak, bir çalışma şevki uyandırır ve iradeyi kuvvetlendirir. Kısa da olsa kesintisiz ve muntazam çalışma verimli neticeler çıkarır.

Nitekim İbn-i Sinâ, Kitâb-ı Şifâ adlı meşhur eserini, hergün sadece iki saat çalışarak yazmıştır.

Çalışma ve Başarının Altın Kuralları

1. Çalışmak için müsait gün ve saat (ve ilham) bekleme; bil ki her yer ve her köşe çalışmanın en müsait yeridir.

2. Bir günde yapman lâzım gelen işi, bir dersi, bir vazifeyi ertesi güne bırakma! Zira her günün derdi gibi işi de kendine yeter.

3. Bir zamanda yalnız bir tek işi yap, yalnız bir ders, bir kitap hattâ bir fasıl üzerinde çalış; tâ ki dikkatin ve kuvvetin dağılıp zayıflamasın.

4. Başladığın bir işi, bir dersi, bir kitabı, bir vazifeyi yapıp bitirmeden bir diğerine başlama! Yarıda kalan iş başlanmamış demektir.

5. Bir günün işini bitirdikten sonra ertesi günde ne iş yapacağonı kararlaştır!

6. Çalışmaya oturduğun zaman, bütün ruhî ve bedeni kuvvetinle kendini o işe ver; ateş hattında düşmanı gözetliyen bir asker gibi uyanık ol!

7. Çalıştığın bir iş üzerinde karşılaştıın bir güçlüğü yenmeden bir adım bile gerileme! Ve bil ki yılgınlık maskeli bir tembelliktir; yine bil ki çalıma sevgisi, güçlükleri yenmekten doğar ve kuvvetlenir. Güçlüğü yenmekten hasıl olan manevî lezzet eşsiz bir zevktir.

8. İşinde rastladığın bir güçlüğü evvelâ parçala; sonra her parçayı birer sırayla yenmeye çalış!

9. Devamlı, irtibatlı çalış! Çalışmayı uzun fasılalarla kesip terk etme; tâ ki çalışma itiyadın körlenmesin.

10. Bir iş üzerinde yorulursan, dinlenmek için işini değiştir; veya çalışma hızını yavaşlat; fakat dinlenme bahanesiyle asla boş oturma. Tatil aylarında bile yavaş ve az da olsa çalış!

11. Verimli çalışmayı, sakın iş üzerinde geçirdiğin zamanda ölçüp de, “Eh bugün şu kadar saat çalıştım, yetişir.” deme; çalışmanın sonucuna ve öğrendiğine bak!

12. Çok düşün; ve bil ki çalışmak, muhakkak hareket etmek veya okuyup yazmaktan ibaret değildir.

13. Bir işe başladığın, bir dersi öğrenmeye koyulduğun zaman telâş edip sabırsızlanma; yol al, fakat acele etme; sindirerek çalış ve öğren!

14. Gece yatağına uzandığın zaman, o gün ne yaptığını ve ne sonuçlar aldığını düşünmeden; yarın ne yapacağını kendine sormadan uyuma!

15. Bir işe, öfkeli ve sinirli iken karar verme; bekle, öfken geçsin!

16. Bir işi yapıp yapamamakta kararsızlığa düştüğün vakit, iki şıktan her birinin fayda ve zararlarını iyice hesapla; faydası çok, zararı az olan şıkkı tercih et!

17. Sebat eyle! Damlaya damlaya göl olur; ve aynı noktaya düşen damlacıklar zamanla taşı bile deler.

18. Yaşlıların tecrübesinden faydalan! Tecrübe edilmişi boş yere yeniden tecrübeye kalkışma ki pişman olmayasın!

19. İşin başında iyice düşün! Son pişmanlık fayda vermez.

20. Hayatın ve tutacağın yol hakkında tereddüde ve kararsızlığla düşüp de bir ışık aradığın zaman, fikrini ve reyini soracağın kimseyi iyi seç!

21. Başarına mağrur olma! Bil ki gurur, gelecekteki başarıların en büyük düşmanıdır.