KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN

NE MUHTEŞEM BİR ŞAHSİYET …
SORUMLULUKTAN KURTULMA

Büyük Osmanlı Hükümdarı Kanuni Sultan Süleyman’a “Kanunî” lakabının hak ve adalet konusundaki titizliği dolayısıyla verildiği malumdur

Bu büyük hükümdarın ölümüne bağlı olarak yerine getirilmesini istediği bir vasiyeti vardı Bu vasiyet, içinde ne olduğunu kendisinden başka kimsenin bilmediği 25 cm2 büyüklüğünde küçük bir sandığın ölümü halinde mezarda yanına konmasıydı Hayatı seferlerde geçen, seferdeyken ölen

Kanuni İstanbul’a getirilince derhal defin işlemlerine başlandı ve bu vasiyet de hatırlandı Sandık meydana çıkarıldı ve hazır tutuldu Büyük hükümdarın cenaze töreninde şüphesiz sadrazamından şeyhülislamına bütün devletliler mevcuttu Dönemin en büyük din bilgini ve şeyhülislamı Ebussuud Efendi’ye Kanuni’nin anıldığı şekilde

bir vasiyeti bulunduğu, fikrini almak bakımından söylendi Ebussuud Efendi “Zinhar böyle bir vasiyeti yerine getirmeyesiz, dini mübine (İslâm’a) uymaz’ dedi Ebussuud Efendi bir şey söylüyorsa orada durmak gerekirdi Konunun en büyük otoritesiydi Nihayet üzerinde diğer görüşler de alındıktan sonra vasiyetin yerine getirilmemesi kararlaştırıldı Küçük sandık mezara konulmadı ama içinde ne vardı, dünyanın en büyük hükümdarının mezarına konmasını istediği şey neydi? Herkesi bunun merakı sarmıştı Bu vasiyet yerine getirilmediğine göre sandık açılmalıydı Nitekim öyle yapıldı Kutu ehil bir el tarafından açıldı Bir de ne görülsün, içi, Kanuni’nin yapacağı işlerin, vereceği kararların dine uygun olup olmadığı hakkında şeyhülislama sorduğu sorulara aldığı cevaplar demek olan “fetva”larla dolu idi Kanuni, Allah’ın huzuruna yüzü ak çıkmak, O’nun rızasına aykırı bir iş yapmadığını belgelemek istiyordu Devrin en büyük bilgini Ebussuud Efendi bu olay karşısında, “Hey büyük sultan, sen Allah katında kendini temize çıkardın, mes’uliyeti bize yıktın, biz nasıl bunun altından kalkacağız bakalım?” demekten kendini alamamıştı

KAİNATTAKİ MUHTEŞEM NİZAM

Yunusların gösterdiği zeka örnekleri nelerdir?

Özel su altı klavyesindeki tuşlara basarak oyuncak istemeyi öğrenebilirler.

Yaklaşık 30 yıl boyunca devam eden bilimsel araştırmalar yunusların çok zeki hayvanlar olduğunu ortaya koymuştur. Yunusların sergiledikleri bu zeki davranışların kaynağı sonsuz hüküm ve ilim sahibi olan Rabbimiz’in bu canlılara olan ilhamı ve onlara bahşettiği özelliklerdir.

Beyin Ağırlıkları Fazladır:

İngilizlerin şişe burunlu olarak adlandırdığı, iri burunlu yunusların beyinleri ortalama 1300 gr olan insan beyninden yaklaşık 300 gram daha büyüktür. Elbette beyin ağırlığı zekayı belirleyen tek faktör değildir. Ancak ağırlığı fazla olan bir beynin zeka açısından daha üstün bir niteliğe sahip olduğu da bilimsel olarak kanıtlanmıştır. Bu bilimsel gerçek, yunusların zeki hayvanlar olduklarının bir kanıtıdır. Ancak yunusların sahip olduğu zekanın tek kaynağı beyin ağırlıklarının fazla olması değildir. Beynin yapısı da etkendir.

Beynin Yapısı ve Sinir Hücreleri Zeki Olmalarında Etkendir:

Yunusların beyni çok kompleks neokorteks tabakasına sahiptir. Neokorteks beynin problem çözme, farkındalık yardımlaşma gibi zekâ belirtileri ile ilgili bir birimidir. Dolayısıyla bu bölgenin kompleks olması yunusların zeki canlılar olduklarının bir kanıtıdır. Ayrıca araştırmacılar yunuslarda Von Economo sinir hücreleri adı verilen hücreler bulmuşlardır. İnsanda ve maymunlarda bulunan bu hücreler duygular ve sosyal algılamalar ile bağlantısı olduğu bilinen hücre gruplarıdır. Yunuslarda bu hücrelerin varlığı bu canlıların zeki canlılar olmalarındaki bir diğer etkendir.

Beynin bu özellikleri Yüce Allah’ın yunusların zeki olmaları için bahşettiği fiziksel sebeplerdir. Ancak bu canlıların zeki davranışlar sergilemeleri, öğrenmeleri ve pek çok işi yapabilmelerinin asıl sebebi Yüce Allah’ın ilhamıdır. Rabbimiz Kuran’da balarısını örnek vererek, canlıların gösterdiği akılcı davranışları Kendisi’nin ilham ettiğini bildirmektedir. Yani evrimcilerin “içgüdü” dedikleri veya “hayvanlar bunu yapmak için programlanmışlardır” diyerek açıklamaya çalıştıkları, aslında Yüce Allah’ın ilhamıdır. Bu gerçek Kuran’da şöyle bildirilir:

“Rabbin bal arısına vahyetti: Dağlarda, ağaçlarda ve onların kurdukları çardaklarda kendine evler edin. Sonra meyvelerin tümünden ye, böylece Rabbinin sana kolaylaştırdığı yollarda yürü-uçuver. Onların karınlarından türlü renklerde şerbetler çıkar, onda insanlar için bir şifa vardır. Şüphesiz düşünen bir topluluk için gerçekten bunda bir ayet vardır.” (Nahl Suresi, 68-69)

Yunusların Zeka Gerektiren Davranışlarına Örnekler

Yunuslar, ilginç ve çok etkileyici özeliklere sahip canlılar arasında yer alırlar. Bu canlılar sahip oldukları pek çok özellik yanında bilim adamlarını şaşırtacak derecede etkileyici ve şaşırtıcı davranışlar sergileyebilecek bir zekaya da sahiptirler. Eğlence parklarında yaptıkları gösteriler ve askeri alanda verdikleri hizmetler yunusların sahip olduğu zeka örnekleri arasındadır. Yunusların öğrenmeye ve öğrendiğini uygulamaya yönelik zekalarının yanı sıra sosyal zekaları da çok gelişmiştir. Adeta kişilik sahibi olmaları, birbirlerine zor durumlarında yardım etmeleri ve avlanma esnasındaki akılcı planları sosyal zeka örnekleri arasında sayılabilir.

Sonar Sistemlerini Avlanma Esnasında Kullanmaları:

Yunusların kafatasının altında bulunan mükemmel yaratılmış sonar sistemi, onlara hassas tanımlamalar yapma imkanı tanır. Böylece yunuslar, karanlık sularda bile cisimlerin şekli, büyüklüğü, hızı ve yapıları hakkında çok detaylı bilgiler edinebilirler.

Bir yunusun bu sonar sistemini kullanmayı öğrenmesi zaman alabilir. Tecrübeli bir yunus için yolladığı birkaç “sinyal” sonuç almasına yeterken, genç yunusların cisimleri tanımlamak için yıllarca deneme yapmaları gerekebilir. Yunuslar sonarlarını sadece çevreleri hakkında bilgi edinmek için kullanmazlar. Bazen 3-4 tane yunus, bir balık sürüsünün etrafında yüzerler. Bu esnada hepsi birden yüksek ses dalgaları yayarlar. Bu dalgalar balıkları sersemletecek kadar şiddetlidir. Yunusların bundan sonra yapacakları tek iş, sersemleyen balıkları rahatlıkla avlamaktır.

Avlanma Esnasındaki Organizasyon:

Şişe burunlu yunuslar, avlamak istedikleri balıkları yakalamak için bir strateji uygular. Müthiş bir zeka ve organizasyon gerektiren bu avlanma yönteminde yunuslar avlarını ele geçirebilmek için önce kuyruklarıyla sığ sularda bir daire oluştururlar. Sonra o daireyi gittikçe daraltıp, balıkların sıkışmasını sağlarlar. Ne yapacağını şaşıran balıklar havaya sıçradıklarında yunuslar bunları kolaylıkla avlarlar. Yunusların bu avlanma tekniği sırasında sergiledikleri organizasyon tüm canlıların hakimi olan Yüce Allah’ın gücü ve denetimi altında gerçekleşir. Allah Kuran’da bu gerçeği şöyle bildirmiştir

“Sizin yaratılışınızda ve türetip-yaydığı canlılarda kesin bilgiyle inanan bir kavim için ayetler vardır.” (Casiye Suresi, 4)

Burunlarına Taktıkları Süngerlerle Avlanmaları:

Avustralyalı balıkçılar, Shark Bay’deki Bottlenose (şişeburunlu) cinsi yunusların ilginç bir alışkanlıklarının olduğunu fark etmişlerdir. Yunuslar burunlarının üzerinde denizden topladıkları süngerleri taşıyorlardı. Bu sıradışı davranışı inceleyen bilim adamlarının vardıkları sonuç yunusların zekice bir avlanma tekniği geliştirdiklerini ortaya koymuştur. Zürih Üniversitesi Antropoloji Enstitüsü’nden Michael Krützen yunusların bu davranışlarıyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır:

“Yunusların, süngerleri deniz tabanında balık avlarken kullandıklarına inanıyoruz. Süngerler büyük ihtimalle koruyucu bir eldiven görevi görerek yunusları, taşbalıklarının tehlikeli dikenlerinden koruyor. Sünger aynı zamanda deniz tabanında saklanan balıkları da rahatsız ederek harekete geçirir. Böylece yunuslar saklanan bu balıkları da daha kolay avlayabilirler.” ()

Yunusların bu olağanüstü davranışları bize Allah’ın tüm canlılarda tecelli eden üstün aklını bir kez daha göstermektedir. Bir ayette şöyle buyrulmaktadır:

“Andolsun onlara; “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye soracak olsan, tartışmasız; “Allah” diyecekler. De ki; “Hamd Allah’ındır.” Hayır, onların çoğu bilmezler.” (Lokman Suresi, 25)

Sosyal Yardımlaşma:

Yunuslar çok büyük gruplar halinde yaşar. Bu grup içinde yaralanan veya hasta olan yunuslara iyileşinceye veya ölünceye kadar gruptaki diğer yunuslar refakat ederler. Güvenli bir koruma dişiler ve yavrular için de geçerlidir. Bu güçlü dayanışma bağı, yeni bir yavru gruba katıldığı ilk günden itibaren başlar. Doğum anında dişi yunusların yanında başka iki dişi yunus daha bulunur. Bu yardımcılar anne yunusun iki yanında yüzerler. Görevleri doğum anında savunmasız kalan anne yunusu ve yavruyu korumaktır. Doğum sırasında akan kanın kokusuna gelebilecek köpek balıklarına karşı anneyi ve yavruyu bu yardımcı yunuslar korur. Yavru doğduktan sonra da anne ve yavru grubun ortasında yer alır. Yardımcı yunusların anne ve yavruyu korumak için köpekbalıkları ile mücadele etmeyi canları pahasına göze almaları veya yaralı ya da hasta yunusları terk etmeyip yanlarında beklemeleri bu canlıların yardımlaşma ve dayanışma duygularının önemli birer örneğidir. Yunusların bu davranış şekli evrimcilerin zayıf olanların yok edilmesine dayalı görüşünün tam tersi bir yaklaşım içinde olduklarını gösterir. Bir akla veya şuura sahip olmayan bu canlıların, yavrulara veya hasta hemcinslerine şefkat göstermelerinin, onları koruyup beslemelerinin bir tek açıklaması vardır: Bu canlılar Allah’ın Rauf (şefkat eden) ve Erhamurrahimin (Merhamet edenlerin en merhametlisi) isminin tecellisi olarak hareket etmektedirler.

Diplomasi Dili Kullanarak İletişim Kurma:

Yunusların birbirleri ile ses dalgalarını kullanarak haberleştikleri bilinmektedir. Nitekim İtalya’da bulunan Şişe Burunlu Yunus Araştırma Enstitüsü (BDRI) araştırmacılarının yaptığı bir calışma, bu muhteşem canlıların bilinenin çok daha ötesinde kompleks bir iletişim mekanizmasına sahip olduğunu ve insanlar gibi zaman zaman diplomasi dili kullandıklarını ortaya koymuştur.

Bilindiği gibi yunuslar iletişim için ıslık şeklinde bir ses kullanmaktadırlar. Ancak son yıllarda yapılan araştırmalar yunusların önemli olaylarda patlama darbeli sesler kullandıklarını da göstermiştir. Yunuslar diğer seslere nazaran kulağa daha melodik gelen makamsal ıslıkları, aile ve grup üyeleri arasında temas halinde kalmak ve avlanma stratejilerini koordine etmek amacıyla kullanmaktadır. Patlama darbeli sesler ise sosyalleşmek ve gerilimli durumlar için geçerlidir. Avlanma sırasındaki bir fiziksel çatışmayı önlemek veya grup içinde kendi konumlarını korumak amacıyla patlama darbeli sesleri çıkartırlar. Makamsal ıslık seslerine göre daha kompleks olan patlama darbeli sesler aynı yiyecek için yarışılan durumlar gibi yüksek heyecan gerektiren ortamlarda fiziksel saldırganlığı önlemek için kullanılır. Örneğin ortamda aynı yiyecek için harekete geçen başka bir yunus varsa, bu sesler çıkarılır ve diğer yunus bu mesajın kendisine yönelik olduğunu algılar. Bir süre sonra daha çekingen olan yunus, fiziksel bir çatışmaya girmeden ortamdan uzaklaşır. Yunusların kullandıkları bu dil adeta savaşı önlemek için yürütülen diplomatik görüşmelere benzetilebilir. İşin ilginç yanı ortamda yiyecek aramayan başka yunuslar varsa, onlar bu tehditkar mesajın kendileri için olmadığını bilirler.

Açıktır ki, yunuslar birbirleri ile iletişim kuracak dili kendileri bulmamış bu özelliğe sahip olarak “yaratılmış”lardır. Herşeyi en ince ayrıntısına kadar mükemmel yaratan Yüce Allah, yunusların iletişim kurma davranışlarını da yaratmıştır. Yüce Allah bir Kuran ayetinde bu gerçeği şöyle bildirmektedir:

“Gökten yere her işi O evirip düzene koyar…” (Secde Suresi, 5)

Yunuslardaki Diğer Zeka Örnekleri

Yunuslarla ilgili araştırmalar yapan bilim adamları yunusların öğrenme biçimlerini küçük çocuklarda gördüğümüz öğrenme şekline çok benzetmektedir.

YUNUSLARIN ÜSTÜN DAVRANIŞLARI YÜCE ALLAH’IN İLHAMIDIR

Kesinlikle bilinci ve aklı olmayan canlılar olan yunusların ince farkları ayırt edebilme, olaylar arasında bağlantı kurabilme, doğru kararlar verebilme, plan yapabilme, birkaç aşama sonrasını hesaplayabilme, koruma, mesaj verme gibi akıl ve bilinç gerektiren davranışlar sergilemeleri kendilerinden kaynaklanmaz. Bu canlıların davranışlarının sebebinin art arda gelen tesadüflerin eseri olamayacağı da açıkça görülebilir. Yunusların sahip oldukları davranışların gerçek sahibi, her canlıyı yoktan var eden, denetleyen, her an gözleyen ve her canlıya davranışını emreden, yerlerin, göklerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olan Allah’tır. Kuran’da bu gerçek şöyle haber verilmektedir:

“Ben gerçekten, benim de Rabbim, sizin de Rabbiniz olan Allah’a tevekkül ettim. O’nun, alnından yakalayıp-denetlemediği hiçbir canlı yoktur. Muhakkak benim Rabbim, dosdoğru bir yol üzerinedir (dosdoğru yolda olanı korumaktadır.)” (Hud Suresi, 56)

ÇOCUKLARA NAMAZI SEVDİRME YOLLARI

Asrın en büyük sorunlarından bir tanesi olan “çocuklarımıza ibadeti sevdirme” meselesine bir bakış …
Çocuklara Namazı Sevdirme Yolları – Ahmet BULUT

DEĞERLENDİRME
Çocukların Namazlarını Kılamama Sebepleri

Her Müslüman çocuklarının en az kendisi kadar dindar olmasını ister. Hatta birçoğu “ben öğrenemedim, ben yaşayamıyorum ama benim çocuğum benim gibi olmasın” diye yaz tatillerinde çocuğunu mahalle camiinin kursuna gönderir. Ülkemiz genelinde namazlarını kılamayan milyonlarca gencimiz var. Bunun sebeplerini araştırdığımızda, çocukların namazlarını kılamamalarının sebeplerini kısaca şöyle sıralayabiliriz:

Öncelikle çocuklara niçin namaz kılması gerektiğinin anlatılmadığını görüyoruz. Anne babaları namaz konusunda hassas olmadıkları için onlar da namaz kılmıyor. Ailesinde namaz kılan olmayınca namaz olsa da olan, olmasa da olan bir şey gibi algılanıyor.

Çevre faktörü. Yaşadığı çevrede namaz kılınmıyorsa, mahallesinde cami yoksa, ezan sesini duymuyorsa, o bölgede yetişen çocuğun gündeminde namaz olmayacaktır.

Okulunda namaz kılacak mekân yoksa öğretmenleri namaz konusunda duyarsızsa, namaz kılan arkadaşları yoksa çocuğun namaz kılması güçleşecektir. Bu saydıklarımızı kısaca üç başlıkta toplayabiliriz:

1- İman problemi
2- Bilinç eksikliği
3- Çevre problemi

Çözüm Yolları

1- Çocuklara sağlam bir inanç kazandırılmalıdır. Çocuk, ibadet edeceği Allah’ı tanımalıdır. Çocukların seviyesine uygun bir anlatım yolu bulunmalı, Allah’ı tanıması ve sevmesi sağlanmalıdır. Öncelikle Allah sevgisini anlatmalı. Allah’ı severse, O’na güvenir ve sığınırsa ibadet etmede zorlanmayacaktır. Maalesef yıllarca bu konuda ciddi hatalar yapılmış, Allah ile çocuklar tehdit edilmiş, korkutulmuştur. Böylece korktuğu Allah’a ibadet etmek yerine ondan uzak durmaya, yokmuş gibi davranmaya çalışmıştır.

Günümüzde bu yanlışın farkına varılmış, bunu telafi edecek güzel çalışmalar başlatılmıştır. Anne babaların yol kılavuzu edebileceği “Çocuklarımıza Allah’ı Nasıl Anlatalım” ismiyle kitaplar bile yayınlanmıştır. Yine çocukların seviyesine uygun Allah’a imanı işleyen, resimlerle desteklenmiş çok güzel çalışmalar bulunmaktadır. Anne babalar bu çalışmalardan faydalanırsa önemli bir problemi çözmüş olacağız.

2- Niçin namaz kılması gerektiğini bilmeyen bir çocuğa namaz kılmak işkence gibi gelir. Ona öncelikle namaz bilinci kazandırılmalıdır. Niçin namaz sorusuna cevap bulmalıdır. En çok karşılaştığımız problemlerden biri budur. Anne babalar hep namaz kılmasını söyledikleri çocuklarına niçin namaz kılması gerektiğini anlatmadıkları için istedikleri sonucu alamıyorlar. Bunun için anne babalar işe kendilerinden başlamalılar. Çocuklarıma namazı sevdirmek için neler yapabilirim diye düşünmeliler, bu konuda tecrübesi olanlardan faydalanmalılar. “Çocuklarımıza Namazı Nasıl Sevdirelim” isimli müstakil çalışmalar yapılmıştır, onlardan da faydalanılmalıdır.

Çocuklarımıza namaz bilinci kazandırmak için gerekli çalışmalar vardır. Her seviyeye uygun namaz bilincini verecek güzel eserler yazılmıştır. Bunlar her geçen gün artmaktadır. Anne babalara gereken, öncelikle bu çalışmalardan faydalanmaları, sonra da çocuklarına tavsiye edip, teşvik edip okutmalarıdır. Katıldığım namaz seminerlerinde bu çalışmaların sonuç verdiğine çok defa şahit oldum. Namaz kılmada problem yaşayan çocuklar veya gençler, programın etkisiyle birkaç namaz bilinci kitabı alıp okuyorlar. Kısa zaman sonra kitabı okuduklarını ve namaza başladıklarını ifade eden mektup gönderiyorlar. Öyleyse namaz bilinci kazandırmak için yapılan etkinliklerden faydalanmalı, bu kitapları okutmanın çarelerini aramalı ve uzun vadeli bir çözüm için programlı bir çalışmaya başlanmalıdır. Sonuç için acele edilmemelidir.

3- Çocuklarımızı etkileyen en önemli faktörlerden biri de çevredir. Namazsız, ezansız bir çevrede yetişen çocuğun namaz kılması kolay olmayacaktır. Kılmak istese bile zorlanacaktır. Öğrencilerle yapılan anketlerde bunun ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Birçok çocuk namaz kılmak istediklerini ama okulda namaz kılmak için imkân olmadığını ve çevresi tarafından yadırganmaktan, dışlanmaktan çekindiklerini söylemiştir. Çocuklarının namazsızlık hastalığına yakalanmaması için anne babalar, en az bulaşıcı hastalıklardan korumak için aldıkları tedbirler kadar namazsızlık hastalığı için de tedbir almalıdır. Oturacağı evin camiye yakınlığı, mahallenin namaz hassasiyeti, komşuların namaza ilgisi çocuklar üzerinde ciddi sonuçlar doğurmaktadır.

Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere’de namaz kılmak çok kolay, çocukların namaza başlaması da öyle. Neden? Çünkü orada hayat ezan ve namaza göre planlanmış. Ezan okunmaya yakın namaz için bir hareketlilik başlıyor. Dükkânlar kapatılıyor, tezgâhlar örtülüyor, insanlar akın akın mescide doğru koşuyor. Namaz vaktinde dünya işlerine kısa bir mola veriliyor. Yediden yetmişe herkes namaza duruyor. Namaz hayatın merkezinde, hayat namaza göre planlanıyor. Böyle bir ortamda namaz kılmak için özel bir gayret sarf etmeniz gerekmiyor. Namaz, yemek yemek gibi, su içmek gibi, havayı teneffüs etmek gibi doğal bir ihtiyaç olarak kılınıyor. Hacca ve umreye giden çocuklarda bu güzelliğin sonuçlarına çok defa şahit oldum. Orada namaza başlıyorlar ve kılmakta zorlanmıyorlar. Öyleyse bu ortamı yaşadığımız bölgede nasıl tesis edebiliriz, bunun yollarını aramalıyız. Ortamı oluşturduğumuzda işimiz oldukça kolaylaşacaktır.

Ülkemiz şartlarında düşündüğümüzde çocuklarımızı teslim ettiğimiz öğretmenler de çok önemli. Namaz hassasiyeti olan bir öğretmende okuyan öğrenci ile namaza karşı olan bir öğretmende okuyan öğrencinin namaza bakışı farklı olacaktır. Bunun canlı şahidi bu satırları yazan kardeşinizdir. İlkokul ikinci sınıftan son sınıfa kadar okuduğum öğretmenimin bize yaptığı yanlış telkinler sebebiyle uzun zaman namaz kılmak şöyle dursun Müslümanlar’dan korktum. Onun için çocuklarımızı teslim ettiğimiz öğretmenlere dikkat etmeliyiz. Onların telkinleri çocuğumuzun maneviyatını ve namaza olan duyarlılığını ciddi bir şekilde şekillendirecektir.

Namaza Alıştırmada Yapılması Gerekenler

1- Çocuklar yedi yaşına geldiğinde, onlara tahareti, abdesti ve namazı öğretmeliyiz. Namaz için gerekli altyapı çalışmaları tamamlanmalı ve bu zaman kaçırılmamalıdır. Sevgili Peygamber’imizin (s) üzerinde durduğu yedi yaş döneminde işe başlamalıyız. Bundan önce çocuk görerek, taklit ederek namaz tecrübesine şahit olacaktır. Fakat yedi yaşından itibaren uygulamaya başlayacaktır.

2- Yedi-on yaş arasında çocuklarımıza namazı sevdirmek esas gayemiz olmalıdır. Bu dönemde kılmadığı zamanlarda onları ceza ile tehdit etmemeli, dayak vb. şeylerle asla korkutmamalıyız.

3- Namaza başlarken hepsini birden kılmak yerine yedi yaşından itibaren her yıl bir vakit namazla alıştırabiliriz. Mesela yedi yaşında sadece akşam namazını kılar. Bir yıl boyunca aksatmadan kılmasına yardımcı oluruz. Zaman zaman da takdir ederek, ödüllendirerek desteklemeliyiz. İkinci yıl seçeceği ikinci vakti ilave ederiz. Böylece on bir yaşında beş vakti hayatına tedricen yerleştirmiş olacaktır.

4- Namaz eğitimi yaparken kullandığımız cümlelere ve söyleyiş tarzımıza dikkat etmeliyiz. Mesela, “Oğlum namazını kıl” yerine “Yavrucuğum namazımızı kılalım mı?” çok daha etkili olacaktır. Kullandığımız kelimeler ve ses tonumuz çocukları çileden çıkaracağı gibi, onları namaza karşı daha duyarlı da yapabilir.

5- Namazımızı hayatımızın merkezine yerleştirmeliyiz ve programlarımızı namaza göre ayarlamalıyız. Hatta namazların bazısını evde cemaatle kılmalıyız. Böylece çocuklar namazı yaşayarak öğrenirler. Misafirliğe gittiğimizde veya misafir geldiğinde namazı öncelersek, önce namazımızı kılıp sonra muhabbete devam edersek çocukların dünyasında namaz, böylece yerleşecektir. Yaşamadığınızı yaşatamazsınız.

6- Ezana karşı duyarlılığımız, namaza olan hassasiyetimizi gösterir. Ezan okunurken ona icabet etmemiz ve gerekli hürmeti göstermemiz çocukların da bizi modellemesiyle aynı güzelliğin onlarda oluşmasını sağlayacaktır.

7- Çocukların sevdiği bir şeyle meşgul olurken, hemen onu bırakıp namaza gelmesini istememiz namaza karşı soğukluk uyandırabilir. Böyle zamanlarda oyununu bitirmesine fırsat vermeliyiz. Namazla sevdiği bir işi karşı karşıya getirmek namazdan nefret ettirebilir. Çoğumuz buna dikkat edemiyoruz. Çocuğun şahsiyetinin oyunla geliştiğini unutmamalıyız.

8- Namaz telkini sırasında kılmayanlara verilecek cezalardan değil, kılanların elde edeceklerini anlatarak işe başlamalıyız. Müjdelemek, nefret ettirmemek bize yapılan tavsiyedir.

9- Namaza alıştırma döneminde bir dedektif gibi eksikleri araştırmamalı, zaman zaman kaçırdıklarını görmemezlikten gelmeliyiz. Hatasını yüzüne vurarak onu yüzsüzleştirmek yerine, yapamadıkları için pişmanlığıyla baş başa bırakmak daha iyi sonuç verecektir.

10- Helal gıda ile besleyin. Haram ile beslemekten ateşten sakınır gibi sakının.

11- Sözü yumuşak söyleyelim. Müsamahalı olalım, sıkmayalım, nefret ettirmeyelim.

12- Bizzat yaşayarak örnek olalım. Yaşayan yaşıtlarıyla bir araya getirelim. Yaşayan güzel örneklerle tanıştıralım.

13- Çocuklarımıza dua edelim. Duamızın en büyük sermayemiz olduğunu unutmayalım. Sakın kılmadıklarında veya canımız yandığında onlara beddua etmeyelim.

14- Rabb’imizi, Peygamber’imizi ve kendimizi sevdirmeye çalışalım. Bunu başarırsak işimiz daha kolay olacaktır.

Sözün özü, namazı kıldırmak yerine sevdirmek gayemiz olsun. Çocuklarımızın namazlarını düzenli olarak kılabilmeleri için uzun bir zamana ihtiyacımız olduğunu unutmamalı, sabırla ve dua ile sonuç alıncaya kadar çalışmalı ve Rabb’imizden işimizi kolay kılması için yardım istemeliyiz. Başardığımızda dünya ve içindekilerden daha büyük bir nimete nail olduğumuz için Rabb’imize hamdetmeliyiz. Yazımızı Rabb’imizin bize bildirdiği İbrahim’in (as) duasıyla noktayalım:

“Ey Rabb’im! Beni ve neslimden (gelenleri) de namazı gereği gibi kılanlardan eyle. Ey Rabb’imiz! Duamı kabul buyur” (İbrahim Sûresi, 40).

Ahmet BULUT

ÖNCELİKLE ÇOCUKLARA NİÇİN NAMAZ KILMASI GEREKTİĞİNİN ANLATILMADIĞINI GÖRÜYORUZ.

ÇOCUKLARIMIZ ALLAH’I SEVERSE, O’NA GÜVENİR VE SIĞINIRSA İBADET ETMEDE ZORLANMAYACAKTIR. MAALESEF YILLARCA BU KONUDA CİDDİ HATALAR YAPILMIŞ, ALLAH İLE ÇOCUKLAR TEHDİT EDİLMİŞ, KORKUTULMUŞTUR.

EZAN OKUNURKEN ONA İCABET ETMEMİZ VE GEREKLİ HÜRMETİ GÖSTERMEMİZ ÇOCUKLARIN DA BİZİ MODELLEMESİYLE AYNI GÜZELLİĞİN ONLARDA OLUŞMASINI SAĞLAYACAKTIR.

ANNE BABA HAKKI

ONLARA “ÖF” BİLE DEME! …
ANNE-BABA

Toplum yapısının temeli olan ailenin kurucuları ve en önemli iki unsuru.Allah’ın insanlardan korunmasını istediği beş kutsal şeyden biri de, neslin devamıdır. Neslin devamını Allah (c.c.), canlıların kabiliyet ve yapılarına göre belli kanunlara bağlamıştır. Neslini devam ettirebilmek için en büyük zorluklarla karşılaşan canlı da insanoğludur. İnsan, canlıların en güçlüsü olmasına rağmen, doğduğu anda en zayıf olanların başında gelir. Bazı hayvan yavruları doğumdan hemen sonra, bir kısmı da kısa bir zaman sonra ayağa kalkabildiği, ihtiyaçlarını gidermeye başlayabildiği hâlde insanoğlu ancak, doğumundan yıllar sonra bu seviyeye gelebilir. Neslin devam edebilmesi için bütün bu zorlukları çeken ana babalardır. Anne, yavrusunu dokuz ay karnında taşır, hamilelik süresince pek çok güçlükle karşılaşır, hayatî tehlikeleri de göze alarak çocuğunu doğurur. Hiç bir şeye gücü yetmeyen bebeğini büyütmek için, uykusundan, istirahatinden, sıhhatinden feragat eder. Nitekim Cenâb-ı Allah şöyle buyurur:

“Biz, insana, ana-babasına iyilikte bulunmayı tavsiye ettik. Özellikle de anasını tasviye ederiz ki, o, kat kat zaafa düşerek ona hamile kalmış, emzirmesi de tam iki sene sürmüştür. Binaenaleyh; bana ve ana-babana şükret. “(Lokman, 31/14). Aile ve çocuğun ihtiyaçlarını temin etmek için baba yılmadan, usanmadan çalışır, yemez yedirir, giymez giydirir. Çocuğun bir yeri ağrısa, onlar daha fazla rahatsız olurlar. Çocuklarının rahatını kendi rahatlarına tercih ederler. Bu zahmetli meşgale, değişik safha ve şekillerde olmak üzere yirmi otuz yıl devam eder. Hatta, ana-babanın çocuğuna gösterdikleri ilgi hayat boyu sürer gider.

Allah’ın, ana-baba ve çocuklar arasında yarattığı sevgi ve saygıdan kaynaklanan işte bu hak-görev ilişkisi, insan neslinin yozlaşmadan, sıhhatli ve sağlam bir şekilde devam edebilmesinin ve vazgeçilmez bir şartıdır.

Ana-babanın çocuklar üzerindeki haklarını şöyle sıralayabiliriz:

1. İtaat (saygı):Çocukların ana-babalarına karşı en önemli görevleri onlara itaat etmek, yapılması haram olmayan isteklerini yerine getirmektir. Cenâb-ı Allah şöyle buyurur: “Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik. Bununla beraber, hakkında bilgi sahibi olmadığın (ilah tanımadığın) bir şeyi bana ortak koşman için sana emrederlerse, artık onlara bu hususta itaat etme.” (el- Ankebût, 29/8) Bu ayet ashabtan Sa’d b. Ebi Vakkâs hakkında nazil olmuştur. Hz. Sa’d olayı şöyle anlatmaktadır: “Ben anneme hürmet ve itaat eden bir çocuktum, müslüman olunca annem bana:

-Sa’d! bu yaptığın nedir? Ya sen bu yeni dinini bırakırsın, yahut da ben yemem içmem ve sonunda ölürüm. Sen de benim yüzümden; “anasının katili!” diye ayıplanırsın, dedi. Ben; “Anneciğim böyle yapma. İyi bil ki, ben bu dini bırakmam!” dedim. Ve iki gün iki gece bekledim. Kadın ne yedi, ne içti. Bunun üzerine:

“-Vallahi anne, iyi bil ki, senin yüz canın olsa da bunlar birer birer çıksa, ben bu dinimi yine bırakmam. Artık ister ye, ister yeme” dedim. Bu azmimi görünce annem bu direnmesinden vazgeçti. Bunun üzerine yukarıdaki ayet-i kerîme nazil oldu. (Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, XII, 121 ) .

Peygamber Efendimiz de bir hadislerinde:”Allah size, annelerinize itaatsizliği…Haram kıldı.” (Buhârî, Edeb, 4).

Yukarıda zikredilen ayet ve hadislerden de anlaşılacağı gibi ana-babaların istek ve arzularını yerine getirmek, onlara karşı çıkmamak Allah’ın emridir. Ancak, ana-baba çocuğundan Allah’a karşı gelmesini, O’nu inkâr etmesini, farz kıldığı bir şeyi yapmamasını, haram kıldığı şeyler yapmasını emrederse; onların bu istekleri yerine getirilmez. Çünkü Allah’a isyan olan hususta, ana-baba da olsa, insanlara itaat edilmez.

2. Ana-babaya iyi davranmak.Allah’u Teâlâ Kur’an-ı Kerîm’de, insanın kimlere karşı görevleri olduğunu sıralarken şöyle buyurur:”Yüce Rabb’ın şöyle emretti; Yalnız Allah’a ibadet edeceksiniz, ana-babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “öf ” dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, “Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et” de “(el-isrâ, 17/23-24)

Peygamber Efendimiz de “kime iyilik yapayım?” diye üç defa soran bir sahabiye, üç defasında da, “annene” cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiştir. (Buhârî, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1).Ana-baba, çocuklarına yeteri kadar iyilik yapmamış olsalar, hatta bazı zararları dokunmuş olsa da, çocuklar, onlara yine de iyi davranmak mecburiyetindedir. Çünkü insanlar yaşlandıkça çocuklaşır. Çocukluğumuzdaki yanlış ve zararlı davranışlarımızı güler yüzle karşılayanlar bize muhtaç duruma gelince onlara, bize yaptıkları gibi iyi davranmamız aynı zamanda bir şükran borcudur.

3. Maddî ihtiyaçlarını gidermek.Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını temin edemez hâle gelince ana-babaların bütün ihtiyaçlarını temin etmek çocukların görevidir. Bu görev sadece ahlâkı olmayıp, hukuken de vardır. Bu görevini yerine getirmeyen kimse İslâmî yönetim tarafından buna zorlanır. Allah bu görevi evlâtlara yüklemektedir: “Ey Peygamber! Sana ne sarfedeceklerini soruyorlar. De ki, sarfedeceğiniz mal ana-baba, akrabalar, yetimler, düşkünler ve yolcular içindir. Yaptığınız her iyiliği Allah bilir. ” (el-Bakara, 2/215).

Ashab-ı Kirâm’dan Ebu’d-Derdâ Hz. Peygamber’in (s.a.s.) kendisine dokuz önemli şey tavsiye ettiğini, bunlardan birinin de; ana-baba da dahil olmak üzere aile fertlerinin ihtiyaçlarını karşılamak olduğunu belirtir. (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 9) Yine Peygamberimiz, cihada katılmak isteyen bir sahabeyi, ihtiyaçlarından dolayı, ana-babasının yanına göndermiştir. (Buhârî, el-Edebu’l-Müfred, 9).

4. Saygısızlık etmemek.İslâm ümmetinin prensibi büyüklere saygı, küçüklere sevgidir. Saygıya en lâyık olanlar, saygıda kusur etmeyi dahi aklımızdan geçirmememiz gerekenler de ana-babalarımızdır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına;-“Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” diye üç defa sordu. Üç defasında da “evet bildir, Ey Allah’ın Resulü” diyen ashab-ı kirâma bunların sırasıyla; “Allah’a ortak koşmak, ana-babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek” olduğunu belirtir. (Buhârî, Edeb, 6).

“Ana-babamı ağlar hâlde terk ederek, hicret etmek üzere senin emrini almaya geldim” diyen bir sahabeye Peygamberimiz (s.a.s.):

-“Onlara dön, nasıl ağlattınsa onları öylece güldür, sevindir” der ve henüz Müslüman dahî olmayan ana-babasının yanına gönderir.”

5. Rızalarını almak.İnsanın dünyadaki en büyük görevi şüphesiz ki, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Bundan hemen sonra rızasını almamız gerekenler ise, ana-babalarımızdır. Çünkü, yukarıda geçen ayetlerde de görüldüğü gibi Allah’u Teâlâ, kendisine ibadetten hemen sonra ebeveyne iyiliği emretmiş , Peygamberimiz de (s.a.s.): “Allah’ın rızası, babanın rızasında, gazabı da gazabındadır” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 1; Tirmizî, Birr, 3) buyurmuştur. İyilik yapmada babadan önce gelen annenin durumu da, tabii ki böyledir.

Peygamberimiz (s.a.s.) çok öfkeli bir şekilde üç defa, “Yazıklar olsun o kimseye ” dediğinde Ashab-ı Kiram; “Kimdir o? Ey Allah’ın Resulü! ” diye sorunca;

“Ana-babası veya bunlardan birisi yanında ihtiyarladığı hâlde, Cennet’e giremeyip Cehennem’i boylayan kimse”der. (Müslim, Birr, 9).

Abdullah b. Amr b. el-Âs’ın anlattığına göre, bir adam peygamberimiz (s.a.s.)’e gelerek cihada gitmek için izin istedi. Peygamberimiz de ona; “Annen baban sağ mıdır?” diye sordu. Adam: “Evet”, deyince Resulullah (s.a.s.): “O hâlde sen önce onların rızasını almaya çalış, ” buyurarak ona bu görevini hatırlattı. (Tecrid-i Sarih Tercümesi, VIII, 377).

6. Kötü söz söylememek.Onları incitecek her tür kötü söz ve davranıştan kaçınmak gerekir. Bu kötü davranışların ebeveyne doğrudan yapılması haram olduğu gibi, onlara kötü söz söylenmesine sebep olmak da haramdır. Cenâb-ı Allah’ın, “Onlara öf dahî demeyin” yasağı yanında Peygamberimizin şu hadis-i şerîfi de çok dikkat çekicidir:

“Bir kimsenin ana-babasına sövmesi büyük günahlardandır”.

-Ashab-ı Kirâm: “Bir kimse ebeveynine nasıl söver?” deyince,

-Efendimiz (s.a.s.): “Biri başkasına kötü bir söz söyler, o da tutar bunun ebeveynine söver” diye cevap verdi. (Buhârî, Edeb, 4).

7. Öldüklerinde hayırla anmak, dua etmek.Ana-baba ölmekle onlara karşı olan sorumluluklar bitmez. Onların temiz hatıralarını devam ettirmek gerekir. İnsanları insan yapan da bir bakıma, nesilden nesile miras olarak intikal eden bu güzel duygu ve hatıralardır. Peygamberimizin; “Sevgi, verâset yoluyla kazanılır” (Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 22) hadîsi de bu gerçeği ifade etmektedir. Böylece, nine ve dedelerle torunlar arasında bir sevgi bağı kurulmuş olur. Onları hayırla anmak, bağışlanmaları için dua etmek, Allah’u Teâlâ’nın Kur’an-ı Kerîm’de bize öğrettiği dualardandır; “Ey Rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla. ” (İbrahim, 14/41 ) .

Bir sahabî; “Ölümlerinden sonra da ebeveynim için yapmam gereken bir iyilik var mı?” diye sorunca Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyurdu:

“Evet dört haslet vardır:

Onlara hayır duada bulunmak ve Allah’tan, bağışlanmalarını dilemek. Varsa vasiyetlerini yerine getirmek. Dostlarıyla ilişkiyi devam ettirip ikramda bulunmak. Akrabalarıyla ilişkiyi devam ettirmek ki, senin bütün akrabaların ancak onlar vasıtasıyla varolmuştur.’’(Buhârî, el-Edebü’lMüfred, 19)

Ölümlerinden sonra yapılacak duanın ebeveyne faydasını Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle dile getirir: “İnsan ölünce amel defteri kapanır. Ancak şu üç şeyle sevabı devam eder: Sadaka-ı câriye, insanların faydalanacağı bir ilim ve arkasından hayır dua eden bir evlât” (Buhârî, et-Edebü’l-Müfred, 19).

Ayrıca onlara karşı iyi, güzel olan her davranışta bulunmak, kötü, çirkin her hareketten de sakınmak, onlara karşı olan görevlerimizdendir.

Hayatta ve öldükten sonra ebeveynine karşı görevlerini yerine getiren, onları memnun edip hayır dualarını alan kimse, dünya ve ahiretin en büyük mutluluklarından birini kazanmış olur. Çünkü Peygamberimiz (s.a.s.) böylelerinin bereketli uzun bir ömre sahip olacaklarını, ebeveynin kendileri için yapacakları duaların Allah tarafından mutlaka kabul edileceğini ve Cennet’i kazanacaklarını müjdelemektedir .

Hz. Peygamber (s.a.s.) çocukların ebeveynlerine karşı sorumluluklarının ne kadar büyük olduğunu şöyle dile getirmektedir:

“Çocuk, hiç bir iyilikle babanın hakkını ödeyemez. Ancak onu köle olmuş bir vaziyette bulur da satın alarak hürriyetine kavuşturursa hakkını öder.”(Buhârî, el-Edebü’l-Müfred, 6)

Üzerimizde bu kadar çok emek ve hakları olan anne ve babalarımızı sevmek ve onların sevgisini başka şeylerle değişmemek en önemli ahlakî görevlerimiz arasındadır. Bu görev, hayatta iken onlara karşı hürmet, şefkat ve merhamet göstermekle kendilerini hoşnut etmeye çalışmakla yerine getirilir. Gerçek anne-baba sevgisinin, “annemi, babamı seviyorum”, demekten ibaret olmadığını, onlara karşı maddî-manevî her türlü görevin yerine getirilerek bu sevginin ispat edilebileceğini unutmamamız gerekir.

Büreyt’den rivayet edilen bir hadîs-i şerifte; adamın biri Kâ’be’yi tavaf ederken annesini omzunda taşıyarak tavaf ettirmiş Resulullah’ın yanına gelerek:

“-Hakkını ödedim mi?” diye sormuş. Resulallah buyurmuşlar ki:

“-Hayır, sana hamile iken alıp verdiği bir nefesin hakkı bile değil.”

Bu şefkat dolu tasvirin, insanları anne babalarına teşekküre yönelttiği oldukça açıktır.

Abdullah b. Mes’ud (r.a.) Hz. Peygamber (s.a.s.)’e sordu:

“-Ya Resulullah, amellerin hangisi daha üstündür?” Resulullah:

“- Vaktinde kılınan namaz” buyurdular.

Abdullah b. Mes’ud diyor ki tekrar sordum:

“-Sonra hangisidir?”

“-Anne-babaya iyiliktir”diye cevaplandırdılar.

“-Sonra hangisidir?” dedim.

“-Allah yolunda savaşmaktır. ” diye buyurdular.

Hülâsa anneye ve babaya her türlü ikram ve ihsanda bulunmak, onların ihtiyacı olduğu takdirde bütün maddî ihtiyaçlarını gidermek, onlara “öf” bile dememek, onlara karşı daima tatlı dilli olmak, en güzel tavır ve davranışlarla karşılık verip en ufak bir şekilde onları üzmemek bıkkınlığı ifade edebilecek bir tavır takınmamak gerekir. Gönüllerini kıracak en küçük bir sözden bile kaçınmak, her hususta rızalarını kazanmağa çalışmak, onları kendisinden memnun etmek, yaşlandıklarında onların her türlü hizmetine koşmak, hastalık anlarında tedavî ve bakımlarını yaptırmak çocukların görevidir. Hasta veya yatalak hâllerinde onların hizmetlerinde bulunmak Cennet’in kapılarını aralayan bir davranıştır .

MERHAMET PEYGAMBERİ

Merhamet, fıtrî bir duygu olması hasebiyle riyadan uzak, tamamen içten gelen bir duygunun dışa vurumudur. Kimse yapmacıklı davranarak merhamet sahibi olamaz. Merhamet sahibi bir insan, en katı olarak kabul edilen kalplerin bile yumuşamasına sebep olabilir, içinde yaşadığı cehennemden sahibini kurtarabilir.

Hiç şüphesiz merhamet denince bizim aklımıza ilkin Sevgili Peygamberimiz (s) gelmektedir. O’nun merhametini Cenab-ı Allah şöyle anlatmaktadır: “GERÇEK ŞU Kİ, [ey insanlar,] size kendi içinizden bir elçi gelmiştir: sizin çekmek zorunda kalabileceğiniz sıkıntıdan ötürü kendini büyük bir yük altında hisseden; size çok düşkün [ve] mü’minlere karşı şefkat ve merhametle dolu bir elçi…” (Tevbe 9/128).

Peygamberimiz’in merhameti, dağ gibi katı yürekleri bile kadife gibi yumuşak hale getirmiştir. Cahiliye müşriklerinin taş bağlayan kalpleri o’nun tertemiz daveti karşısında güneşin buzu erittiği gibi erimiştir. Her biri merhamet önderinin İslâm kardeşliği şemsiyesi altında toplanmışlardır. Ömer b. Hattab, Halid b. Velid, Sad b. Ebi Vakkas, Ammar b. Yasir, Caferi Tayyar, Mus’ab ibn Umeyr, Muaz b. Cebel, Habbab ibn Eret, Ebu Dücâne vd. pek çok sahabi bu altın halkanın silsilesi olmuşlardır.

Peygamberimiz yaşadığı altmış üç senelik ömrü boyunca insanlara hep merhamet nazarıyla bakmıştır. Örneğin İslâm tarihinde sonradan seçkin sahabeler arasında yer alacak olan Süheyl’in Müslüman olması bu büyük merhamet sahibinin davet metodu sayesinde gerçekleşecekti. Bir çarpışma sırasında Müslümanlar’a esir düşen Süheyl’i Peygamberimiz’in yanına getirdiler. O sırada Hz. Ömer de Efendimiz’in yanında oturuyordu. Hz. Ömer o kadar öfke doluydu ki, “Ey Allah’ın Rasulü, izin ver de onun dişlerini sökeyim. O, müşrikleri etkili konuşmaları sebebiyle bizim üzerimize salıyordu” diye konuştu. Bunun üzerine Peygamberimiz, “Ey Ömer, bir gün gelir ki bu adam senin hoşuna gidecek işler yapar” dedi. Bu ifadeler Süheyl’in gönlünü fethetmiş, İslâm’a girerek şeref kazanmıştı. Daha sonraki yıllarda o etkili konuşmalarını Müslümanlar’ın lehine kullanacaktı.

Sevgili Peygamberimiz çocuklara karşı da son derece müşfik bir yapıya sahipti. Oğlu İbrahim’e olan şefkati siyer kitaplarında anlatılır. Hz. Enes şöyle anlatıyor: “Çocuklara karşı Peygamberimiz’den daha şefkatli bir kimseyi görmedim. Oğlu İbrahim’in Medine’nin Avali semtinde oturan bir sütannesi vardı. Beraberinde ben de bulunduğum halde Rasulullah sık sık oğlunu görmeye giderdi. Oraya varınca, eve girer, oğlunu kucaklar, koklar, öper ve bir süre sonra da dönerdi.” Aynı şekilde kızı Fâtıma’ya karşı da büyük bir sevgi doluydu. Hz. Fâtıma sevgili babasını ziyarete geldiğinde onu ayakta karşılar, alnından öper ve yanına oturturdu. Torunları Hasan ve Hüseyn’e çok düşkündü. Onları koklar, okşar ve öperdi. Ebu Said şöyle anlatıyor: “Peygamber Efendimiz secdede iken torunu Hasan geldi, sırtına çıktı. Peygamber Efendimiz de onun elinden tuttu ve ayağa kalktı. Tekrar rükûa varıncaya kadar onu sırtında tuttu. Rükûdan kalktıktan sonra bıraktı ve çocuk gitti.”

Sevgili Peygamberimiz’in merhameti sadece insanlara karşı değildi. Bütün canlılara karşı son derece merhametliydi. Bir gün açlıktan karnı sırtına geçmiş bir deve gördü. Sahibini bulup ikaz etti: “Hayvanlarınız hususunda Allah’ın sizi azaba çarptıracağından korkunuz.” Sahabîler, “Ey Allah’ın Rasulü, hayvanlara iyilik ettiğimizde bir mükâfat görecek miyiz?” diye sorduklarında, Efendimiz şöyle buyurdu: “Canlı bir hayvan için size mükâfat vardır.” Peygamber Efendimiz sırf zevk için kuşları avlamayı hoş görmemiş, buna benzer alışkanlıklardan uzak kalmamızı tavsiye etmiştir. Bu husustaki rivayet şöyledir: “Kim sırf eğlence olsun diye bir serçe öldürürse, kıyamet gününde o serçe Allah’a şu şekilde şikâyette bulunur: Yâ Rabbi, bu kişi beni yemek ve benden yararlanmak için değil, sırf kendi zevki için boşu boşuna öldürdü.”

Modern dünyanın insanları olarak bizlerin yaşadıkları kaosun temelinde Yüce Peygamberimiz’i kendimize örnek almamamız yatmaktadır. Birbirimize böceklere bakar gibi bakıyoruz. En ufak bir sürtüşmede kavga ediyoruz. Sabrı ve merhameti kendimizden uzak tutuyoruz. Dilimizi o’nun diline, gözümüzü o’nun gözüne, adımlarımızı o’nun adımlarına benzetmiyoruz. Kibrin ve riyanın, zulmün ve şehvetin esiri haline geliyoruz. Bu sebeple etrafımızda ışık yerine karanlık halkalar oluşuyor. Bu konuda Cenab-ı Hak şöyle buyurmaktadır:

”SİZ EY imana erişenler! Şeytan’ın adımlarını izlemeyin; çünkü kim ki Şeytan’ın adımlarını izlerse, bilsin ki, o yalnızca çirkin ve iffetsiz olanı, akla ve sağduyuya aykırı olanı emreder. Ve eğer Allah’ın üzerinizdeki fazlı ve rahmeti olmasaydı sizden hiç biriniz asla saffetini koruyamaz, arınamazdı. Ama [gerçek şudur ki,] dilediği kimseyi arındıran, temize çıkaran Allah’tır. Çünkü Allah hem her şeyi bilen hem de her şeyi işitendir” (Nur 24/21).

SEVGİLİ PEYGAMBERİMİZ’İN MERHAMETİ SADECE İNSANLARA KARŞI DEĞİLDİ. O BÜTÜN CANLILARA KARŞI SON DERECE MERHAMETLİYDİ.
Vedat AYDIN

MİRAÇ

MİRAÇ, HAYRETTİN KARAMAN, SORU ve CEVAP …
Soru:
Peygamber Efendimiz Allah Teâlâ’yı miracda gördü mü, gördü ise bu nasıl bir görmedir, Peygamber efendimiz ile Allah Teâla arasında bir perde olduğu bu perde aradan kalkınca Peygamberimizin Allah Teâlayı gördüğü ve dayanamayıp bayıldığı, Allah Teâla ile konuştuğu, hatta Allah Teâla’nn Peygamber Efendimize Hazreti Ebubekir’in sesi ile hitab ettiği, Peygamber efendimize namazın farz olanı elli rekat olarak bildirildikten sonra Hazreti Musa (aleyhisselâm) ile olan konuşması ve namazın beş vakte indirilmesi hususunda Peygamberimizin Hazreti Musa (aleyhisselâm) ile Allah Teâla arasında gidip gelmeler sonunda namazın beş vakte indirildiği anlatılmakta. Biz Mirac bahsinde Allah Teâla’yı nasıl tenzih etmemiz lazım ve bu anlatılanları nasıl anlamalı ve nasıl iman etmeliyiz?

Cevap:
Rahmet Peygamberi’nin (s.a.) miracı eşsiz bir mucizedir; mucize olduğu için de insanların bilgi araçları ile bilmeleri, tecrübe etmeleri mümkün olmayan tarafları vardır. Miracın ruh ve beden beraberliği içinde mi yoksa yalnızca ruh ile mi, rüyada mı uyanık iken mi, bir kere mi birden fazla mı olduğu, miracda Resûlullah’ın Rabbini görüp görmediği gibi konular eskiden tartışıldığı gibi bugün de zaman zaman tartışma konusu olmaktadır. Bu sebeple yukarıdaki soruya, üç arkadaşımla beraber hazırladığımız ve yakında Diyanet İşleri tarafından basılacak olan Kur’an Yolu isimli tefsirimizden de geniş alıntılar yaparak uzunca bir cevap vermek istiyorum.
Hz. Peygamber’in Mekke’deki Mescid-i Haram’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürülmesi şeklinde gerçekleşen olağanüstü olay İslâm kaynaklarında, âyet metnindeki ilgili fiilin mastarı olan ve “geceleyin yürüme, gece yolculuğu” anlamına gelen isrâ kelimesiyle anılır. Bu yolculuğun, hadislerde anlatılan göklere yükseltilme safhasının da dahil olduğu tamamı ise “yükselme, yukarı tırmanma” anlamındaki “urûc” kökünden türetilmiş olan ve “yükselme vasıtası, âleti” manasına gelen mi’râc kelimesiyle ifade edilmektedir. İsrâ suresinin ilk âyetinin meali şöyledir:
“Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten işitendir, görendir.”

Hz. Muhammed’in peygamber oluşuyla başlayan, putperestlerin müslümanlar üzerindeki baskıları, Peygamber ailesiyle az sayıdaki müslümanlara karşı muhtemelen risâletin altıncı yılında başlayıp üç yıl süren ve büyük acılar getiren ekonomik ve sosyal boykota dönüştü. Bu boykotun ardından Resûlullah, kısa aralıklarla sevgili eşi Hz. Hatice ile amcası ve hamisi Ebû Talib’i kaybetti. Resûlullah’ın bu kayıplardan duyduğu büyük üzüntü sebebiyle bu yıla “hüzün yılı” denildi. İşte bu acılı olayların ardından Yüce Allah, bir bakıma sevgili Resûlünü, sabır ve tahammülü dolayısıyla hem teselli etmek hem de ödüllendirmek istedi ve bunun için genellikle mirac diye anılan büyük mucizevî olayı gerçekleştirdi.
Yukarıda mealini verdiğimiz, İsrâ sûresinin 1. âyeti ile Necm sûresinin ilk âyetleri mirac olayına işaret etmektedir; aynı konuda hadis mecmualarında da 45 kadar sahâbî vasıtasıyla bizzat Hz. Peygamber’den bilgiler nakledilmiştir. Ancak özellikle bu hadislerdeki ayrıntılı malumat değişik yorumlara yol açacak nitelikte olduğu için miracın tarihi ve nasıl cereyan ettiği hakkında farklı bilgiler verilmiştir. Yaygın kabule göre mirac, peygamberliğin 12. veya 13. yılında (Muhammed Hamîdullah’a göre hicretin 9. yılında; bk. İslâm Peygamberi, İstanbul 1972, I, 92) vuku bulmuştur. Konuyla ilgili çok sayıda hadis bulunmakta olup özellikle Buhârî’nin el-Câmiu’s-sahîh’inde (“Salât”, 8; “Bed’ü’l-halk”, 6; “Mi’râc”, 42; “Tevhid”, 37) yer alan hadislere göre bir gece Hz. Peygamber Kâbe’nin avlusunda (diğer bazı rivayetlerde amcasının kızı Ümmühânî’nin evinde) “uyku ile uyanıklık arasında bir durumdayken” Cebrâil yanına geldi, göğsünü açarak kalbini zemzemle yıkadı, sonra Burak denilen bir binek üzerinde onu göklere yükseltti (Başka bazı rivayetlere göre Hz. Peygamber önce Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldü). Semanın birinci katında Hz. Âdem, ikinci katında Hz. İsa ve Hz. Yahya, üçüncü katında Hz. Yusuf, dördüncü katında Hz. İdris, beşinci katında Hz. Harun, altıncı katında Hz. Musa, yedinci katında ise Hz. İbrahim ile görüştü. Kur’an’da “sidretü’l-müntehâ” (hudut ağacı) denilen ve bir görüşe göre (bk. Şevkânî, V, 124) yaratılmışlarca bilinebilirlerin son sınırını işaretlediği kabul edilen hudut noktasının ötesine Cebrâil’in geçme imkanı olmadığı için Hz. Peygamber, Refref denilen bir araçla tek başına yükselmesini sürdürdü. Bu sırada kendisine evrenin sırları, varlığın kaderiyle hükümlerin tesbiti için görevli meleklerin çalışmaları gösterildi. Nihayet bir yoruma göre (bk. Şevkânî, V, 123) bir beşerin beşer olma özelliğini koruyarak Allah’a yaklaşabileceği son noktaya kadar O’na yaklaştı (Ancak -aşağıda açıklanacak- ağırlıklı yoruma göre buradaki birbirine yaklaşma Cebrail ile Hz. Peygamber arasında olmuştur; geniş bilgi için bk. Necm 53/8-9).
Kulun Rabbine selâm ve ihtiramını arzettiği, Allah’ın da Peygamber’ine selâmla hitap ettiği ve inananlara esenliklerin dile getirildiği “et-Tahiyyât” duasındaki diyalogun mirac olayı sırasında gerçekleştiği kabul edilir. Mekandan münezzeh olan Allah Teâlâ ile Kur’an’ın “âlemlere rahmet” olarak gönderildiğini bildirdiği Hz. Muhammed arasında insan idrakinin kavramaktan âciz olduğu bir şekilde gerçekleşen bu buluşma sırasında Resûlullah’a, içlerinden günahkâr olanlar -eğer affedilmezlerse- bir süre cehennemde cezalandırıldıktan sonra bütün ümmetinin cennete kabul buyurulacağı müjdelendi; ayrıca kendisine bir hediye olarak Bakara sûresinin “Âmene’r-resûlü…” diye başlayan son iki âyeti verildi; İslâm’ın en temel ibadetlerinden beş vakit namaz emredildi. Bazı rivayetlere göre miracdan dönüş sırasında kendisine cennet ve cehennem ile buralarda bulunacak insanların durumları gösterildi. Nihayet semâdan Kudüs’e indirildi, kendisini burada önceki peygamberler karşıladılar ve onu kendilerine imam yaparak arkasında topluca namaz kıldılar. En sonunda Hz. Peygamber Mekke’den ayrıldığı noktaya getirildi. Yine Buhârî’deki rivayetlerin birinin sonunda (“Tevhid”, 37; Taberî, XV, 5) “Peygamber uyandı ki Mescid’i Haram’dadır” denilmektedir.
Söz konusu hadislerin baş kısmında miracın Hz. Peygamber “uyku ile uyanıklık arasında” bir durumdayken başladığı, uyandığında kendisini Mescid-i Haram’da bulduğu şeklindeki ifadeler dolayısıyla bu olayın bedenle gerçekleşen bir yolculuk mu olduğu, yoksa bunun bir tür rüyada vuku bulan ruhanî bir durum mu olduğu hususunda erken dönemden itibaren tartışmalar yapılmıştır (meselâ bk. Taberî, XV, 5; İbn Kesîr, V, 40-41). Biri uykuda diğeri uyanıkken olmak üzere iki miracdan bahsedildiği de olmuştur. Müfessirlerin çoğunluğu miracı Hz. Peygamber’in hem bedeni hem de ruhuyla uyanıkken yaşadığı bir olay olarak düşünmüşlerse de onun uykudayken veya uyanık olarak fakat sadece ruhen yaşanmış bir hadise olması da değerini ve önemini azaltmaz. Çünkü genel bir ilke olarak vahiy yollarından birinin de rüya olduğu kabul edilir. Nitekim bu sûrenin 60. âyetinde mirac olayı kastedilerek “sana gösterdiğimiz rüya…” şeklinde bir ifade yer almaktadır. Buradaki rüya kelimesinin uyanıkken görme anlamına gelebileceği gibi bundan uykuda görülen rüyanın kastedilmiş olabileceği de belirtilmektedir (meselâ bk. Taberî, XV, 110; İbn Âşûr, XV, 146). Ayrıca Hz. İbrahim de oğlu İsmail’i kurban etme emrini rüyasında almıştı (Sâffât 37/102). Ancak, mirac Hz. Peygamber’in tamamen mucizevî bir tecrübesi olduğundan onu illâ da aklın kalıpları içinde açıklamanın gerekli olmadığı muhakkaktır. Taberî’ye göre Allah, kulunun ruhunu değil, mutlak bir ifadeyle kulunu geceleyin götürdüğünü ifade buyurduğuna göre “Peygamber sadece ruhuyla miraca çıkmıştır” diyerek âyetin anlamını sınırlamaya hakkımız yoktur (XV, 26).

“1-2- İndiği sırada yıldıza andolsun ki bu arkadaşınız ne sapıtmış ne de eğri yola gitmiştir. 3- Kişisel arzularına göre de konuşmamaktadır. 4- O, kendisine indirilmiş vahiyden başka bir şey değildir. 5-7- Onu, çok güçlü, üstün niteliklerle donatılmış biri öğretti. O, ufkun en yüce noktasındayken asıl şekliyle göründü. 8- Sonra yaklaştıkça yaklaştı. 9- O kadar ki iki yay kadar hatta daha yakın oldu. 10- (Allah) kuluna ne vahyettiyse vahyetti. 11- Gözün gördüğünü kalp yalanlamadı. 12- Şimdi siz şüpheye düşüp gördükleri hakkında onunla tartışmaya mı kalkışıyorsunuz! 13-14- Andolsun ki onu bir başka iniş esnasında da Sidre-i Müntehâ’nın yanında gördü. 15- Ki onun yanında huzur içinde kalınacak cennet vardır. 16- O an Sidre’yi bürüyen bürümüştü. 17- Göz ne kaydı ne de hedefinden şaştı. 18- Hiç kuşkusuz o, Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü görmüştü” (Necm: 1-18).
18. âyetteki “Hiç kuşkusuz o,… görmüştü” anlamındaki cümlede öznenin Hz. Peygamber olduğu açıktır; fakat onun neyi gördüğünü şu mânalardan biriyle açıklamak mümkündür: a) Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü, b) Rabbinin en büyük âyetlerinden bir kısmını, c) Rabbinin en büyük âyetlerini gördü. Bunlardan ilk mânayı tercih eden müfessirlerden bazıları bunu Cebrâil’i görmesi şeklinde açıklamışlar, bazıları da Hz. Peygamber’in Rabbini görmüş olması ihtimali üzerinde durarak bu konuyu geniş biçimde tartışmışlardır. İbn Abbas’tan meşhur olarak nakledilen rivayette Peygamber’in Rabbini gözüyle gördüğü belirtilirken, kendisine bu konuda soru sorulan Hz. Âişe bu ihtimali reddetmiştir. İbn Mes’ud ve Ebû Hüreyre’den meşhur olarak nakledilen rivayet de bu yöndedir. İslâm âlimleri de bu rivayetleri Allah’ın zâtı, sıfatları ve görülmesine ilişkin âyet ve hadislerle birlikte değerlendirerek iki eğilimi de savunan açıklamalar yapmışlardır. Bazı âlimler de Peygamber’in Allah’ı gözüyle değil kalbiyle gördüğü, Allah’ın zâtının değil sıfatının tecelli ettiği gibi telifçi yorumlar ortaya koymuşlardır. Bu noktada unutulmaması gereken bir husus da, anlatılan oluş ve tecellilerin cennet gibi farklı bir âlemde, farklı varlık boyutunda, farklı şartlar içinde gerçekleştiğidir; cennette ise her müminin Rabbini göreceği bilinmektedir.
Büyük Tefsir alimi Elmalılı’nın, Necm suresinin tefsirinde miracla ilgili yorumları verirken ara ara kaydettiği ve önemli bulduğumuz kendi tercihiyle ilgili düşüncelerini şöyle toparlamak mümkündür: Resûlullah, Cebrâil’i Kur’an’ın her inen parçası esnasında, hangi sûrete girmişse öyle görüyordu. Gerçek sûretinde ise bir defa Miraç’tan önce gördü, o vakit Cebrâil Resûlullah’a inmişti. Bir kere de Miraç’tan inerken gördü, bunda Resûlullah Cebrâil’e doğru iniyordu ve Cebrâil Sidre-i Müntehâ’nın yanında onu karşılıyordu. Hz. Peygamber namaz konusunda birkaç defa inip çıkmış olduğundan 13. âyetteki “nezleten uhrâ” tamlamasını “son bir iniş” şeklinde düşünmek daha mânidar olur. Dolayısıyla ufukta istivâ etmeyi (doğrulmayı) Hz. Peygamber’in kendisine yapılan talim (öğretme) üzerine nübüvvet ilminde yükselip istikametini alması (en yüksek ufukta istivâ etmesi) şeklinde anlamak uygun olur. Cebrâil’in talimi üzerine Resûlullah en yüksek ufukta istivâ ile kalmamış, ondan sonra Allah Teâlâ’ya doğru yaklaşmıştır. Bu durumda 8. âyetteki yaklaşmanın Resûlullah hakkında olduğu, cezbe (çekme) mânası içeren “tedellâ” fiiliyle de onun cezbedilmesinin yani aşağıdan yukarı doğru çekilip çıkarılmasının kastedildiğini, dolayısıyla burada Mirac’a işaret bulunduğunu söyleyebiliriz. 9 ve 10. âyetlerden de şu mâna çıkmaktadır: Mirac’ta Allah’ın has kulu olan arkadaşınız Hz. Muhammed o istivâdan sonra Rabbine öyle yaklaştı ki, her vâsıta ortadan kalktı yani Mirac’da Cebrâil dahi vâsıta olmaksızın Allah Teâlâ kuluna her ne vahyetti ise vahyetti. 18. âyetten, Resûlullah’ın, Cenab-ı Allah’ın rububiyetini gösteren, mutlak egemenliği altındakilere ait hayretler uyandırıcı ve söz kalıpları içine sığmayacak nice delilleri veya en büyük delili gördüğü anlaşılmaktadır; şu halde bunun mahiyetini açıklamaya kalkmak bizim haddimiz değildir. Âyette “Rabbini gördü” denmeyip “Rabbinin âyetlerinden en büyüğünü gördü” buyurulduğuna göre bu ifadenin zâhirinden O’nun zâtını gördüğü anlamı çıkmaz. Bu konuyu açıklarken Râzî’nin kullandığı bir ifade bize başka bir mânayı düşündürdü: Rü’yet (görme) en büyük âyet olunca burada “kübrâ”yı (“en büyük”ü) rü’yet ile tefsir edebiliriz. Bunu da iki yönlü düşünmek mümkündür: a) Rabbinin âyetlerinden yani mucizelerinden en büyüğü olan rü’yet mucizesini gördü; âhirette ümmetinin göreceği gibi beni gördü demek olabilir. b) En büyük âyet olan rü’yetin hakikatini gördü demek olabilir. Çünkü En’âm 6/103 âyetinde geçtiği üzere “basar”ın (görmenin) künhünü ve dolayısıyla rü’yetin hakikatini Allah bilir. O halde rü’yetin hakikatini görmek, -bir kudsî hadiste yer alan “… artık onun kulağı, gözü ve kalbi ben olurum” ifadesiyle Enfâl 8/17 âyetinin mazmunu üzere- Allah Teâlâ’nın Resûlullah’ta tecelli eden en büyük yakınlık âyet ve delillerinden olmuş olur. Bu yoruma göre âyet-i kübrâ (en büyük delil) hakikat-i Muhammediyye demektir. Biz de [Elmalılı], sözün akışı makam-ı Muhammedî’nin açıklanmasıyla ilgili olduğundan, en büyük âyetin hakikat-i Muhammediyye olduğu kanaatini taşıdığımızı belirtmek istiyoruz. Çünkü maksat hangisi olursa olsun, âyetlerin en büyüğü veya âyetlerden en büyüğünün onda tecelli etmiş bulunduğunda şüphe yoktur (VII, 4570, 4574, 4576, 4577, 4579-4580, 4582-4583,4586, 4588-4589).
Mirac olayını en sağlam kaynaklara dayanarak anlatan Hamîdullah Hoca’nın dediği (geniş açıklamasını kitabından okumak gerekir) şudur: “Benim acizane görüşüme göre miracın açıklanıp anlatılması, Allah’ın kullandığı aynı şekil tavsif ve anlatımlarla yapılması gerekir. Kur’an ve hadislerle verilen açıklamalara inanmak ve bunlarda, ahiret aleminin ele alındığı ve insan hayal gücünün hissedebileceği ve fakat ifade edemeyeceği konulardan bahsedildiği daima hatırlarda tutulmalıdır. Mühim olan bir insanın Allah’a doğru yücelişi, yükselişidir… bunun nasıllığı ve nerede cereyan ettiği değildir. Bu mucize tamamen ruhî-manevî alanda cereyan etmiş bir olaydır ve bu olayın da tasavvufî mânada olmak üzere açıklanıp ortaya konması icab eder, asla coğrafi ve turistik bir seyahat olarak değil.” (s.133, par. 249). “Miracı maddeten ve fiilen bir yerden diğer bir yere gidiş, bir yolculuk olarak düşünmede ısrar eden evvelki ilim adamlarına hürmetimiz bakidir…” (s. 143, par.259).
Büyük mutasavvıf İmâm-ı Rabbânî miracı şöyle anlatıyor: “O’nun (s.a.) mirac gecesinde Rabbini görmesi, dünyada değil, âhirette vaki olmuştur. Çünkü O (s.a.), mirac gecesi mekan-zaman dairelerinin dışına çıkınca ve imkân âleminin darlığından kurtulunca ezel ve ebedi bir an olarak buldu, başlangıç ve sonu bir nokta olarak gördü…” (C. I, 283. mektup).
Süleyman Çelebi’nin eşsiz eseri Mevlid’inde okuyup dinlediğimiz mirac olayı, buraya kadar anlattıklarımızın, taklit edilemez güzellikte yapılmış bir özeti gibidir:
Bir fezâ oldu o demde rû-nümâ
Ne mekan var anda ne arz ü semâ (öyle bir âlem ki, orada yer, gök ve mekan yok)

Kim ne hâlîdir ne mâlî ol mahal (O yer ne dolu, ne de boş)
Akl u fikr emez o hali fehm ü hall… (Akıl bu hali anlayamaz ve çözemez)

Şeş cihetten ol münezzeh Zü’l-celal
Bî-kem ü keyf ana gösterdi cemal
(Altı yönden münezzeh celal sıfatlı Allah ona, nicelik ve nitelikten öte bir lutufla cemalini gösterdi).

Âşikâre gördü Rabbü’l-izzeti
Âhirette öyle görür ümmeti

Bî-hurûf ü lafz u savt ol Padişâh
Mustafâ’ya söyledi bî-iştibâh
(Harf ve ses olmaksızın Allah, Mustafâ’ya, şüphesiz olarak konuştu, söz söyledi).

Âhirette (cennette) Muhammed ümmeti de Allah’ı görecek, Allah miracda Peygamberi ile, bizim bilmediğimiz, madde ve maddi araçların arada olmadığı bir mahiyyete konuştu, işte bunun gibi yine bizim bildiğimiz ve anladığımız “görme”ye benzemeyen ve mahiyeti ondan farklı olan bir görme ile, dünyadan başka bir âlemde Rabbini de gördü. Allah ona bu kabiliyeti lütfettiği için bayılma filan da olmadı.
Mi’rac Hz. Peygamber’e büyük bir ihsan, eşsiz bir armağandır; ümmetinin de bundan büyük bir nasibi vardır. Mi’rac gecesi Hz. Peygamber’i, başta mirac olmak üzere genellikle mucizeleri, o gece armağan edilen namaz ibadetinin önemini, İsra sûresini ve orada geçen dini, ahlaki hükümleri anmak, anlatmak, temsil etmek elbette yararlıdır ve yapılmalıdır. Ancak gerek bunları ve gerekse başka meşru şeyleri yapmak “miraç gecesine mahsus” bir sünnet, Hz. Peygamber’in örnek olarak yaptığı bir ibadet değildir; böyle anlaşılırsa dine ekleme (bid’at) yapılmış olur.

MÜ’MİNİN MİRACI NAMAZ

Hz. Muhammed (a.s.) miraca varıp geriye dönmek istediğinde… …
Müminlerin Miracı Namaz
Hz. Muhammed (a.s.) miraca varıp geriye dönmek istediğinde: “Ey izzet sahibi Rabbim! Yolcu, vatanına dönmek istediğinde, eşine, ahbabına ve dostuna hediye olarak götüreceği bazı şeylere ihtiyaç hisseder” dedi. Bunun üzerine, Hz. Peygamber (a.s)’e: “Senin ümmetine verilecek hediye namazdır” denildi. Namaz, cismanî miraç ile ruhanî miracı birleştirir. Cismanî miraç, fiillerle; ruhanî miraç ise zikirlerle olur. Ey kul, bu namaz miracına başlamak istediğinde ilk önce temizlen. Çünkü bu makam, kudsî bir makamdır.

Binaenaleyh elbisen ve bedenin temiz olsun. Çünkü sen “Mukaddes Tuvâ vadi”[12] ndesin. (Yani Allah ile konuşacaksın) Yanında da hem melek hem şeytan var. O halde, hangisine arkadaş olacağına karar ver. Yanında hem din hem dünya var. O halde, hangisine arkadaş olacağına karar ver. Yanında hem akıl hem hevâ var. O halde, hangisine arkadaş olacağına karar ver: Hayra mı şerre mi; doğruluğa mı, yalana mı; hakka mı, batıla mı; akla mı, akılsızlığa mı; kanaate mi hırsa mı… Birbirine zıt huylar ve sıfatlar hususunda da söylenecek olan aynıdır. O halde bu iki taraftan hangisine arkadaş olacağına ve hangisine uyacağına karar ver. Çünkü arkadaşlık ileri dereceye vardığında, ayrılmak imkansızlaşır. Görmüyor musun, Hz. Ebû Bekr Hz. Muhammed (a.s.)’i arkadaş olarak seçti de, dünyada, kabirde, kıyamette ve cennette ondan ayrılmadı. Yine bir köpek Ashâb-ı Kehf’le arkadaş oldu da, hem dünyada, hem ahirette onlardan ayrılmadı. İşte bu sırdan ötürü Cenâb-ı Hakk, “Ey iman edenler, Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun”[13] buyurmuştur.

Sonra temizlendiğinde, her iki elini kaldır; bu iki elini kaldırman dünya ve ahiret âlemine veda etmene işarettir. Binaenaleyh, bu iki âlemden tamamıyla alâkanı kes, kalbini, ruhunu, sırrını, aklını, anlayışını, zikrini ve fikrini Allah’a yönelt de, sonra “Allahu Ekber!” de! Bununla, Allah her türlü varlıktan daha büyük, bilinen her şeyden daha yüce, en büyük ve en aziz, bundan da öteye O, bir şeyin, kendisiyle mukayese edilmekten veya O, en büyüktür denilmekten de büyüktür. Sonra “Allah’ım, seni tenzih eder, hamdinle tespih ederim ” de. Bu makamda, sana Celâlin azametinin nuru tecelli eder.

Eğer namazla bu miraca çıkmayı başardığında, bu makamda sana cennet kapılarından bir kapı olan, marifet kapısı açılır. Cennet kapılarından ikincisi zikir kapısıdır. Üçüncü kapı, şükür kapısıdır. Dördüncüsü, recâ (ümit) kapısıdır. Beşinci kapı, havf (korku) kapısıdır. Altıncı kapı, ubûbiyyet ve rubûbiyyet bilgisinden meydana gelen ihlâs kapısıdır. Yedinci kapı, dua ve niyaz kapısıdır. Nitekim Cenâb-ı Hakk, “Bana dua ediniz, size icabet edeyim”buyurmuştur. Sekizinci kapı, temiz ve güzel ruhlara uyma, onların nurlarıyla hidayete erme kapısıdır. İşte böyle bir yolla namazın inceliklerine vâkıf olursan, sana cennetin sekiz kapısı da açılır. İşte bu da, namazda meydana gelen miraca işarettir

Namazın Faydaları

Namaz kılmanın sayılamayacak kadar çok faydası vardır. Bunlardan bazıları şunlardır:

• Kulluk bilincini canlı tutmak,

•Tevhid, risalet ve âhiret inancını sürekli hatırlamak,

• Sürekli temizlik (gusül, abdest, elbise ve mekan temizliği),

• Emredilen yerlerin örtülmesi ve ahlâkî hayatın yerleşmesi,

• Toplu yaşama bilinci, sosyal hayat ve yardımlaşma,

• Kısa süreli de olsa Allah’ın huzuruna yükselme (miraç),

• Namazdan elde edilen vecd (manevi tat) ile insan hayatı değişir, (ahlâksızlık ve her türlü kötü işlerden bir müddet de olsa uzaklaşır.)

• Huşu eğitimi (kalp, vücut ve bedende huşu),

• Saygı ve tevazu eğitimi,

• Sabır eğitimi,

• Kur’ân, dua ve zikir eğitimi,

• Üç hareketin önemini kavrama: kıyam, rükû ve secde,

•Namazda Kur’ân okumakla dünya-âhiret birlikteliği sağlanır; namaz kılarken bir kişi ekonomi, toplum, ticaret, psikoloji ya da biyoloji ile igili âyetleri okur, uhrevi bir vecd içinde olduğu hâlde dünyevî sistemini de hatırlar, gözden geçirir,

• Müslümanlar namazda kıbleye dönerek tevhid Allah’ın birliğinin yanı sıra vahdeti (kendi oluşumlarındaki birlikteliği) de yaşarlar,

• Yeryüzündeki zaman farkı nedeniyle bir an da olsa dünya ezansız kalmaz, çünkü her saniye ezan okunmaktadır,

• Hayatın içinde genel ve özel ibadet vardır, namaz özel ibadeti temsil eder,

• Günlük 24 saat olan zaman diliminin bir bölümünü Allah’a feda edebilme şuuru,

• Bütün Müslümanlar renk, ırk ve soy gibi dünyevi fark ve makamlardan uzak olarak aynı şartlarda yaşamayı öğrenirler (vahdet eğitimi),

• Haftalık zorunlu toplantı cuma namazı ve senede iki defa sabah namazından sonra cemaatle kılınması gereken bayram namazlarının da ayrı bir güzelliği vardır,

• İbadetin merkezi mescitlerdir, oradan dalga dalga bütün yeryüzüne kulluk bilinci yayılır,

• Namaz (bedenî) ibadetlerin özüdür.

Sonra ‘Allahu Ekber’ (Allah en büyük!) deriz; bununla Allah’tan başka kulluk etmeye değer başka hiç kimsenin, hiçbir şeyin olmadığını dile getirir ve bunun apaçık bir gerçek olduğunu bir daha duyar ve bu gerçeğe bir daha tanıklık ederiz.

Sonra o her şeyden yüce olan Allah’a duyduğumuz saygıyı, bu yüceliğin önünde eğilerek gösterir, O’nun gücünü, celâl ve azametini övgüyle anarız. Ve O’nun önünde bir toz zerresinden, yokluktan, hiçlikten başka bir şey olmadığımızı, O’nunsa bizim yüceler yücesi yaratıcımız, ve Rabbimiz olduğunu duyarak alınlarımızın üzerine coşkuyla yerlere kapanırız.

Sonra alınlarımızı yerden kaldırır ve oturup, günahlarımızı bağışlaması, bizi rahmetiyle bağışlaması, doğru yola yöneltmesi, bizi sağlık ve rızkla nimetlendirmesi için dua ederiz, O’nun haberini bize ulaştıran Hz. Muhammed (a.s)’e, ondan önceki peygamberlere, bize, kendimize ve doğru yolu izleyen herkese Allah’ın selâm ve rahmetini dileriz. Bize bu dünyada da, öteki dünyada da iyilik ve güzellik ihsan etmesini niyaz ederiz Allah’tan.

Sonunda da, başımızı sağa ve sola çevirerek, nerede olursa olsun, doğru yolda olan herkese selâm vererek namazdan çıkarız. Peygamberimiz (a.s) böyle namaz kıldı, böyle dua etti ve kendisini izleyenlere de böyle yapmalarını öğretti, bu onların kendilerini isteyerek ve ta yürekten Allah’a teslim edebilmelerini -ki İslâm’ın anlamı da budur- ve onunla da, kendi kaderleriyle de barış içinde yaşayabilmelerini sağlamak içindir. Şüphesiz yaşlı adam anlatırken aynı sözcükleri kullanmadı, ama hatırlayabildiğim kadarıyla söylediklerinden çıkarılabilecek anlam buna yakındı. Yıllar sonra anladım ki bu yalın açıklamalarıyla, benim İslâm’ı bir din olarak seçmek yolunda herhangi bir eğilim duymadığım o günlerde bile, bir camide ya da işlek caddenin kenarında ne zaman çıplak ayaklarıyla halı ya da hasır bir seccade üzerinde ya da toprakta, ayakta dikilip, elleri birbirine kenetli, başı öne eğik bir adam görsem, alışılmadık bir alçak gönüllülük, tuhaf bir boyun eğme duygusu kıpırdanırdı içimde

Gelin Hep Beraber Ağlayalım..

Hakkını veremeden eda edilen namazlarımıza ağlayalım..

Hakkını veremeden eğilip kalkmalarımıza ve bunlara namaz deyişimize ağlayalım…

Aşıkla mâşuk misali ALLAH (c.c) ile kulun buluşma noktası olan secdelerimizin ve seccadelerimizin hakkını veremeyişimize ağlayalım..

Günde en az beş defa sunulan af piyangosunu kaçırdığımıza ağlayalım..

Her bir namazda bütün günahlarımızdan arınma fırsatını kaçırdığımıza ağlayalım..

Uykunun kollarında gaflet içinde geçen zamanımıza ağlayalım..

Gaflet ile geçirilen ve boşa giden günlerimize ağlayalım..

Her gün onca hadise karşısında ürpermeyen kalplerimize ağlayalım..

Dünyaları yutsa da doymayan nefislerimize teslim oluşumuza ağlayalım.

Kalbim temiz deyip her türlü melaneti işleyip kendimizi avutmamıza ağlayalım..

Üç kuruş sadaka ile cenneti satın almış gibi bir havaya girişimize ağlayalım..

Şeytanın bizi ALLAH (c.c), “Rahimdir affeder” diye diye kandırıp kulluk vazifelerimizi ihmal ettirme tuzağına düşürmesine ağlayalım..

GÜNÜN ŞİİRİ

MUHAMMED

İnsanlık güzeline

Ey “kalk ve korkut” emriyle tevhide çağıran
Sabır ve namazla Rabb’inden kuvvet alan

İyinin güzelin mayası oldun yeryüzü toprağında
Yasirler Bilaller doldu Mekke’de direniş saflarına

Doğdun cahiliyenin en kabarık anında
Seninle diriliş suyu yürüdü dünyanın damarlarına

Geldin şaraplar döküldü kadehler kırıldı
Yırtıldı lügatler değişti kelimelerin anlamı

Mümin gönüllere taptaze ümit oldun
Bir dünya batırıp yeni bir dünya doğurdun

Ey örtülere bürünen ayağa kaldırdın iyilikleri
Gün doğuyor çağır bütün sürgün kimlikleri

Daralan göğüsler seninle inşirah buldu
Zulümata gömülen dünya senin nurunla doldu

Vahyin tohumunu ektin kalplere
Maveradan gül muştuları sundun yüreklere

İnsanlık diriliş devriminde O’nu bekledi
Elinde tevhidin baltasıyla tüm putları devireli

Lailahe İllallah alevi sardı bedenini
Zulmü yere serip kaldırdın adaleti

Seninle anlam buldu ölüm ve yaşamak
Bütün dillerde sen, gaye seni anmak

Post başında oturup hep söz söylemedin
Sadece rahmet değil kılıç peygamberiydin

Ordunun en önünde zırhını giymiş komutandın
Bedir, Uhud, Hendek’ten önce Taif’te taşlanandın

Taşlanmak da bir sünnetti insanlara ağır geldi
Ne yazık ki anlatılmamıştı Kur’an’ın Muhammed’i

Yürüyen Kur’an değil sanki bir melektin
Öyle uçurdular ki seni buharlaşıp gitmiştin

Demiştin ki ‘Beni yüceltmeyin, ben de sizin gibi biriyim’
Taşların içinde sadece bir elmas gibiyim

Senin aşkın kalbimde alev alev yükselir
Hediye getirdiğin namaz ümmeti miraca yükseltir

Ey Rasul hicretin bir medeniyet doğurdu
Nice vahşiler seni tanıdıkça adil oldu

Senden habersiz gönüllerin zindandan farkı yok
Seni örnek almayanlarda edep yok ahlak yok

Ya Muhammed sensizlikten kırıldı bir ümmet
Kardeşler birbirine düştü kalbimiz mahzun, yok oldu merhamet

Gönlüm kırık, yaralı bir ceylan gibiyim
Sana hayran, sana âşık deli divaneyim

Veyl bize günlerimiz gafletle geçiyor
Ahlâkını ahlâk edinmeyen ümmetin dünyevileşiyor.
Bünyamin DOĞRUER

KARDEŞLERİMİZ ÜŞÜYOR…

KUYULU CAMİİ HER ALANDA OLDUĞU GİBİ YARDIM KAMPANYALARINDA DA BOŞ DURMADI VE PAKİSTAN’LI KARDEŞLERİMİZ İÇİN 5650 ADET  BATTANİYE 6 KAMYON KURU GIDA (BEBEK MAMASI, SÜT TOZU, GİYİM, HALI, ZÜCCACİYE VE YEMEL GIDA MADDELERİ) YARDIMI YAPTI.

GÜNÜN HİKAYESİ

ALLAH RIZASI

Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah’a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı Oduncu “sen kimsin?” diye sordu, o da “Ben şeytanım” diye cevap verdi Oduncu “Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim” diye söylenip üstüne çullandı Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı “Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif” dedi Şeytan, “Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıya mete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım” diye karşılık verdi Oduncu “Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?” diye çıkıştı Şeytan şu öneride bulundu:

– Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

– Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

– O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü O gece yattı Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu Buna çok memnun oldu Merakla ertesi günü bekledi Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

– Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun.